# 2005 mali yılı bütçe kan.tas. (gider,gelir,denge ) maddeler

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Oğuz Oyan (CHP, İzmir)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim
- **Tarih:** 27 Aralık 2004
- **Gündem:** 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. (GİDER,GELİR,DENGE ) MADDELER
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2004-12-27-2005-mali-yili-butce-kan-tas-gider-gelir-denge-maddeler-2

> Oğuz Oyan (CHP), 27 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. (GİDER,GELİR,DENGE ) MADDELER); konuşma 1.730 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bütçe yasa tasarısının son maddesini görüşüyoruz. 2005 yılında geçerli olacak yeni bir bütçe tasarısıyla karşı karşıyayız.

Biz, bu bütçe tasarısının, 1990 sonrasında IMF programlarının uygulandığı dönemlerdeki bütçelerin bir benzeri olduğunu; yani, antisosyal özlü, topluma bir şey vermeyen, bir borç ödeme bütçesi olduğunu söylüyoruz; bunu aslında sizler de söylüyordunuz; muhalefet sıralarındayken, daha üç yıl önce, bunlar, sizin de söylediğiniz şeylerdi. Şimdi, iktidara geldiniz, benzer bütçeleri karşımıza getiriyorsunuz ve muhtemelen, IMF'yle yaptığınız üç yıllık yeni anlaşma dolayısıyla, bir üç yıl daha benzer bütçelerle haşır neşir olacağız.

Değerli arkadaşlarım, bakınız, Türkiye'de, millî gelire oranla yüzde 6,5 faizdışı fazla veriliyor; bu, beş yıldır veriliyor, bir üç yıl daha verilmesi isteniyor; bu, çok yüksek bir orandır. Arjantin, Brezilya örneklerinde bu oranlar yüzde 3, yüzde 4 dolaylarında. Türkiye, yüzde 6,5'i bir üç yıl daha taahhüt ediyor; üstelik de, son on yıldır, onbir yıldır sürekli olarak bütçesi faizdışı fazla vermeye zorlanmışken. Bakınız, size rakamlar vereyim: 1994-1995 yılları, ikisinin ortalaması yüzde 3,5 dolayında birinci yıl fazla verdi, yani, faizdışı fazla verdi; izleyen iki yılda 1996-1997 yıllarında yüzde 1'dir ortalaması. Daha sonra, 1998-1999; yani, IMF gözetimi altında, yakın izleme anlaşmasının olduğu 1998 yılı ve 1999 yılında yüzde 3,2 dolayında bir faizdışı fazla verildi. Daha sonra, 1999 yılı sonunda IMF'ye verilen birinci niyet mektubundan itibaren, 2000, 2001, 2002, 2003, 2004 ve 2005 yılını da katıyorum -konsolide bütçe için sadece söylüyorum bunları- bu yılların ortalaması olarak yüzde 5,6 dolayında bir faizdışı fazla. Bildiğiniz gibi, faizdışı fazla yüzde 6,5 derken tüm kamu kesimi kapsanıyor; dolayısıyla, bütçe bunun en büyük bölümünü oluşturmakla birlikte, tamamını oluşturmuyor, bunun dışında kamu kesiminden de, KİT'ler ve diğer alanlardan da fazla verildiği için toplamın yüzde 6,5'e ulaşması hedefleniyor. Sadece bütçeden verilen faizdışı fazla, yüzde 5,5'i aşmakta; sizin 2005 yılı hedefiniz de zaten 5,62 dolayındadır.

Şimdi, bunun bu geçtiğimiz dönemde, 9 Aralık 1999'dan itibaren 18 tane niyet mektubu verilerek -bunların bir kısmını da sizler verdiniz- bugünlere geldik. Şimdi, önümüzdeki üç yıl içinde 11 tane daha IMF'ye niyet mektubu yazacaksınız ve benzer bütçeleri karşımıza getireceksiniz.

Değerli arkadaşlarım, peki, niye biz bu faizdışı fazlaları veriyoruz; niçin bu birincil fazlaları bütçelerde veriyoruz. Yani, bütçelerimiz faizler çıktığında, faizler hariç tutulduğunda açık değil, fazla veriyor; niçin böyle bir şeye zorluyoruz bütçeleri? Bunu zorlarken ne yapıyoruz; her türlü sosyal harcamayı kısarak yapıyoruz. Yatırımları kısıyoruz, tarıma vereceğimiz ödenekleri kısıyoruz, her türlü sosyal harcamayı kısıyoruz, eğitimi, sağlığı vesaireyi kısıyoruz. Hatta, kısmanın ötesinde, diyoruz ki "bunlar piyasaya verilsin; yani, eğitim, sağlık özelleşsin."

Bütün bu kısmaları niçin yapıyoruz; borçları ödemek için. Borçları ödemek için başımızda da bir bekçi duruyor, IMF bu; bu borçların nasıl ödendiğine bakıyor.

Peki, bu, bir şeye yarıyor mu; yani, bakın, biz 1994'ten bu yana, 2005 dahil, onbir yıl, hatta oniki yılın bütçelerini söylüyorum, bütün bu faizdışı fazlaları verdik de ne oldu; yani, bizim borç yükümüzde azalma mı var; tam tersine, IMF'nin 2000 yılı programından sonra müthiş bir patlama oldu. IMF'nin kendi programı 2001 yılında krize yol açmış bir program oldu ve bizim borç yükü tırmandı.

Yani, hâlâ biz, borç rasyoları itibariyle kriz öncesi döneme dönmüş değiliz, 1999'a dönmüş değiliz. Yani, IMF 1999'da bu ekonomiyi eline aldığında, bugün ulaştığımız, 2005 yılında ulaşacağımız noktadan daha iyi bir durumdaydık. Yani, önce, daha da kötü bir duruma getirdi, şimdi bizi yönetebilmek açısından daha iyi bir modeli, tam denetimi altına alarak, bir yeni modeli uygulamaya çalışıyor.

Türkiye'de borçlar, içborç itibariyle baktığımız zaman, millî gelire oranla azalmıyor, Türkiye'de azalır gözüken dışborçlar, değerli arkadaşlar. Dışborçların millî gelire oranla azalmasının nedeni de, Türk Lirasının dolara kıyasla değer kazanmış olmasıdır. Eğer, bu saadet sona erer, Türk Lirası-dolar paritesi Türk Lirasının aşırı değerli konumundan kurtulursa, orada da büyük bir patlama olacak; ama, şimdilik, bu değer kaybı dolayısıyla, bizim toplam kamu borç yükünün millî gelire oranında bir azalma gözüküyor; ama, bu, içborçlarda gözükmüyor.

Soruyu sormak lazım; bu kadar çok faizdışı fazla veriyoruz; yani, daha az tüketmesi için toplumun boynuna, boğazına cendereyi geçiriyoruz, kamu hizmetlerini daha az sunuyoruz, vergileri daha fazla alıyoruz; peki, bunun sonucunda bir refah var mı, bir ferahlık var mı; hayır. Dolayısıyla, bu nafile çaba, üç yıl sonra, bu kürsüde, buralarda tekrar konuştuğumuzda acaba neye yol açacak; belki, siz de o zaman nedamete erersiniz; onu bilemem.

Değerli arkadaşlar, bütçenin ekonomik işlevi bozulmuştur, bütçe yatırım yapamayan bir bütçedir. Bu yılki artışa rağmen, yatırımların reel düzeyi, 1999 düzeyinin altındadır; gerek kamu gerek özel yatırımlar itibariyle altındadır. Dolayısıyla, biz, hâlâ, kaybettiğimizi; yani, 1999'u, 2000 öncesini bulamamış bir ekonomiyiz.

Böyle bir ekonomide ekonomik işlevi bozan, altyapı yatırımları yapamayan bir bütçeyle karşı karşıyayız. Bu, aslında, Türkiye'deki girişimci kesimin, Türkiye'deki sermayenin de kendisini yeniden üretmesi açısından çok ciddî sıkıntılara yol açmaktadır. Bunlara, sadece bölünmüş yol yapmakla çözüm bulamazsınız. Bütün diğer yatırımları ayıklayarak, bir gösteriş yatırımı olarak sadece ona eğilerek sorunlara çözüm bulamazsınız. Kamu yatırımlarının azalmasının doğrudan bir etkisi, aynı zamanda, istihdam azalışları üzerinde ortaya çıkar; bunu önleyemezsiniz.

Bütçelerin sosyal işlevleri bozulmuştur ve bozulmaya devam etmektedir. Bakınız, bütçeler, iki aşamada gelir dağılımını düzeltici ya da bozucu işlev görürler. Vergi öncesinde ve kamu harcaması öncesinde, gelir, emek-sermaye arasında bir şekilde dağılır; bir ücret pazarlığıdır, vesairedir. Siz bunun üzerine vergiyle gittiğiniz zaman, bunu düzeltici bir işlev yapmalısınız. Bunun yolu, artan oranlı vergi sistemiyledir; yani, Anayasada da belirtildiği gibi, malî gücüne göre vergi ödemektir. Bunu yapabilirseniz, vergi almakla, gelir dağılımı üzerinde olumlu bir etki yaratmış olursunuz, vergilerin böyle bir etkisi olur. Oysa, sizin vergi sisteminiz yüzde 73 oranında tüketim vergilerine dayandığı için, dolaylı vergilere dayandığı için, vergiyi alırken gelir dağılımını daha da bozucu bir işlev yaratıyorsunuz.

İkincisi; bütçeler, harcama yaparken gelir dağılımını düzeltmeye çalışırlar. Harcamalar, daha çok, sosyal açıdan bu harcamalara daha fazla ihtiyacı olanlara, istihdam artırıcı harcamalar yönünde veya her türlü sosyal yardım, sağlık, eğitim gibi uzun vadede sonuçlar alınabilecek birtakım harcamalar olabilir, tarım harcamaları, tarım desteklemeleri üzerinden olabilir. Bütün bunlar ortada yokken, siz, sadece gelirleri alırken değil, vergiyi alırken değil, aynı zamanda harcamaları yaparken de gelir dağılımını bir kere daha bozuyorsunuz. Gelirin yeniden bölüşümüne, yeniden dağıtımına bu kadar olumsuz etki yapan bir iktidarın, çıkıp da, bir sosyal bütçeden bahsetmesi imkânı var mıdır?!

Değerli arkadaşlarım, bir de, unutmamamız gereken bir şey var. Türkiye'de emek verimliliği yükselmektedir. Sizin iktidarınız döneminde, son iki yılda, emek verimliliği yüzde 14 oranında artmıştır; iyi bir şey; ama, bununla paralel olması gereken bir başka şey de, artan emek verimliliğine karşılık reel ücret artışlarıdır. Ama, ne gezer! Sanayi işçisinin reel ücretlerinde yüzde 7,2'lik bir azalış var, ortalamada reel ücretlerde yüzde 1,4'lük azalış var; yani, hem daha verimli çalışacaksınız hem de daha az ücrete razı olacaksınız. Bu, adalet mi, bu, adalet ve kalkınma mı? Bu soruyu size soruyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türkiye, düşük ücret politikasını, sanayileşmenin ve ihracat politikasının merkezine koymuştur. Türkiye'de sanayicinin, ihracatçının oynayabileceği hiçbir şey kalmamış, sadece ücretlerle oynayabiliyor. Ne kur politikası ne başka bir şey destek, sadece ücretlerle oynuyor. Sadece ücretleri aşağı çekerek rekabet edebilir misiniz? Çin'le rekabet edemezsiniz. Oradaki tarihî olarak oluşmuş reel ücret düzeyleri ile sizin düzeyleriniz arasında hâlâ bir fark kalır; orayla rekabet edemezsiniz. Dolayısıyla, Türkiye'nin çıkışı ücretleri düşürmekte değil, Türkiye'nin çıkışı, daha vasıflı, daha nitelikli emek kullanmakta; ama, daha yüksek ücretle emek kullanmakta; Türkiye'nin çıkışı, burada; tabiî, kayıtdışını da önlemede.

Bakınız, asgarî ücret üzerine, özellikle bu iktidar döneminde, çok büyük spekülasyonlar yapılıyor. Şu an asgarî ücret, 1999 yılı düzeyinin reel olarak yüzde 5,5 altında.

Sayın Bakana ve tabiî, aracılığıyla Sayın Başbakana soruyorum; bu mudur adalet?! Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı; yani, gıda harcamalarının alt sınırı -en düşük olanını veriyorum; Türk-İş'in rakamlarını vereyim, başkaları biraz daha yüksek- 496 000 000 lira. 4 kişilik bir aile. O ailenin 4 ferdinin de çalıştığını düşünelim; 4 kere 303, çarpın, 1 200 000 000 eder.

Değerli arkadaşlarım, 1 200 000 000, asgarî geçinme düzeyi olan 1 500 000 000'un altında; çünkü, gıda harcamaları 500 000 000; ama, Türkiye'de, gıdadışı harcamalarla beraber, 4 kişilik bir ailenin geçinme gideri asgarî 1 500 000 000. Bir ailenin 4 ferdi asgarî ücretle çalışsa dahi alabildikleri 1 200 000 000; bu mu adalet?!

Sayın Bakan, size soruyorum; bu mu adalet?! Cevap hakkınız var, buyurun, konuşursunuz, siz bakansınız; ama, cevap vermek değil, çözüm bulmak önemli; çözüm! Cevaplar, kuru cevaplar karın doyurmuyor Sayın Bakan, çözüm bulacaksınız, çözüm!

MALİYE BAKANI KEMAL UNAKITAN (İstanbul) - Tamam... Tamam...

OĞUZ OYAN (Devamla) - Simit ile asgarî ücreti karşılaştırıyordu Sayın Başbakan, hadi şimdi karşılaştırsın bakalım, görelim. (CHP sıralarından alkışlar)

Değerli arkadaşlarım, bir enflasyon tutturmuş gidiyorsunuz. Enflasyonun düşmesi iyi bir şey; ama, ondan daha iyi bir şey var; ne biliyor musunuz; hayat pahalılığının azalması. Enflasyonun düşmesi hayat pahalılığının düşmesi anlamına gelmez. Şöyle bir örnek vereyim: Enflasyon yüzde 10; ama sizin gelirinizdeki artış yüzde 0; yani, hiç artmadı; enflasyon yüzde 10 olmaya devam ediyor. Siz kaybediyor musunuz, kazanıyor musunuz; kaybediyorsunuz; yani, sizin geliriniz yüzde 0 artmış ya da yüzde 5 artmış; ama, enflasyon yüzde 10 artmışsa, siz reel olarak kaybedenler tarafındasınız. Dolayısıyla, enflasyonun düşmesinden daha önemli olan, hayat pahalılığının düşmesi; yani, hayatın ucuzlamasıdır.

YEKTA HAYDAROĞLU (Van) - Hocam, yanlış söylüyorsunuz.

OĞUZ OYAN (Devamla) - Hayır, her şeyin rakamı var.

Bakın, şimdi size rakamlar vereyim. Sizin devraldığınız dönemi; yani, 2002 ile 2004 sonunu karşılaştıralım. Biraz önce söylediğim, o 496 000 000 liraya çıktı dediğim mutfak harcamalarındaki artış sizin döneminizde yüzde 44'tür. Peki, memur maaşlarındaki ortalama artış kaçtır; yüzde 26'dır. Yani, yüzde 44'ü görmeseniz "fena değil, yüzde 26 artmış" diyeceksiniz; ama, sizin yüzde 44 hayat pahalılığı, yani mutfak gideri artışınız var. Bu durumda, memur yoksullaşmış mıdır, feraha mı kavuşmuştur, cevabı siz verin.

HASAN FEHMİ KİNAY (Kütahya) - Hangi verilerden yararlanıyorsunuz?

OĞUZ OYAN (Devamla) - Bunlar Devlet İstatistik Enstitüsünün verileri.

Ortalama, sanayi işçisinin ücret artışı, iki yılda -sizin döneminizde- yüzde 34; ama, mutfak giderlerindeki artış yüzde 44. Peki, ne olmuştur, burada ortalama, sanayi işçisi feraha mı kavuşmuştur, cevabı siz verin.

Türkiye'de, sizin döneminizde, son iki yılda, çalışabilir nüfusun sayısı 1 796 000 kişi arttı; 1 800 000 kişi arttı. Peki, bu dönemde istihdamdaki toplam artış ne; sadece 46 000 kişi. Yani, bir taraftan 1 800 000 çalışabilir nüfus artışı var, buna karşılık sizin istihdamdaki artışınız 46 000.

Şimdi, bu yeni üç yıllık katılım öncesi ekonomik programda çok daha iddialısınız; yani "yılda toplam 1 650 000 kişiye yeni iş sahası" diyorsunuz. Peki, ben soruyorum; yani, iki yılda 46 000 artırarak mı bu işler olacak; herhalde, bunun bir cevabının bulunması lazım. Türkiye'de işsiz sayısı, geniş anlamda baktığımızda, 4 000 000-4 500 000 dolayındadır. Buna karşı ne gibi önlemlerinizin olduğunu, biz, buradan duymak istiyoruz; sadece biz, önümüzdeki üç yılda, yılda şu kadar istihdam yapacağız demek yetmiyor değerli arkadaşlarım.

Bakın, size bir başka yoksullaşma göstergesi vereyim; gelir dağılımı çarpıklığından, gelirin kendisinden çok daha önemli. İnsanların gelirini belirleyen, onların satın alma güçleridir, tüketim güçleridir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “2005 mali yılı bütçe kan.tas. (gider,gelir,denge ) maddeler”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 27 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-22-2004-12-27-2005-mali-yili-butce-kan-tas-gider-gelir-denge-maddeler-2 (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
