# Türk patent enstitüsü kuruluş ve görevleri hakkında kanun( ss.272)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Osman Coşkunoğlu (CHP, Uşak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 15. Birleşim
- **Tarih:** 6 Kasım 2003
- **Gündem:** TÜRK PATENT ENSTİTÜSÜ KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN( SS.272)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/osman-coskunoglu-22-2003-11-06-turk-patent-enstitusu-kurulus-ve-gorevleri-hakkinda-kanun-ss-272

> Osman Coşkunoğlu (CHP), 6 Kasım 2003 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 15. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK PATENT ENSTİTÜSÜ KURULUŞ VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN( SS.272)); konuşma 1.373 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak) - Teşekkür ederim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türk Patent Enstitüsü Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek için huzurunuzdayım.

Patent ve Patent Enstitüsü teknik bir konu olmakla birlikte ülkemizi ve ülkemizin ekonomisini ve toplumsal yapısını, siyasî yapısını çok yakından ilgilendiren kavramlardır. Nitekim, belki de bu özelliği nedeniyle Türk Patent Enstitüsüyle ilgili bugün görüşmekte olduğumuz tasarı Plan ve Bütçe Komisyonuna geldiği gün saygın biz gazetemizde ciddi bir yazarımızın bir makalesi çıkmıştı. Makalenin başlığı "Sıra Patent Enstitüsünde" idi. Bazı kaygıları ifade eden, Patent Enstitüsünde yapılan değişiklikler sonucu ortaya çıkan bazı kaygıları ifade eden bir makale; fakat, komisyondaki tartışmalarımızda, Sayın Bakanın da gösterdiği anlayışla biz bu kaygıların bir kısmını ortadan kaldıracak değişiklikleri yaptık, bir kısmı kaldı; onlara değineceğim; fakat, önemli olan, sözünü ettiğim, bu makalenin son cümlesidir. Bu kaygıları belirttikten sonra şöyle bir cümle var ki, Türkiye Büyük Millet Meclisini çok yakından ilgilendiren bir cümle: "Bugün, Plan ve Bütçe Komisyonunda düzeltilir mi bunlar bilinmez. Bunun olabilmesi için, önce patentin ne demek olduğunu bilen komisyon üyelerine ihtiyaç var da..." diyor; yani, bir kuşku belirtiyor. Patentin anlamını komisyon üyeleri biliyor mu, milletvekilleri patentin anlamını biliyor mu; elbette biliyor; kelime anlamını, sözlük anlamını elbette biliyor. Sözlükte verilen tanımı, elbette, hepinizin bildiğine inanıyorum; fakat "patent" kavramının önemini ve anlamını -sözlük tanımı ayrı- onun toplumsal, ekonomik, hatta, siyasî platformlardaki önemini biliyor muyuz; bu konuya biraz değinmek istiyorum; çünkü, bu çıkaracağımız patentle ilgili bir kurumun yasası. Bu patent kavramının önemini anladıktan sonra, o öneme yardım edici bir enstitü yasası çıkarıp çıkarmadığımız üzerine konuşabiliriz.

Nedir patent; birtakım yenilikler - genellikle teknolojik - için alınan fikrî mülkiyet, bir nevi tapudur. Bir patente yol açan teknolojik yenilik -icat diyelim, yenilik diyelim- nasıl ortaya çıkar? Biri bunu talep ettiği için mi ortaya çıkar, biri bunu sunduğu için mi ortaya çıkar? Arzla mı çıkar, taleple mi? Bunların ikisi de önemlidir. Fakat, bilim tarihçileri göstermiştir ki, sunumun önemi daha fazladır, arzın önemi daha fazladır. Bir patente yol açan teknolojik yeniliği arz eden ortamın, sunan ortamın, geliştiren ortamın, icatlar için, yenilikler için daha önemli olduğunu bilim tarihi üzerine çalışanlar göstermiştir. Bunun bir somut örneğini, bence çok ilginç olan bir somut örneğini, hatta, iki somut örneğini tarihten vereceğim.

Sanayi devrimi İngiltere'de ortaya çıktı. Neden; bilim İngiltere'de daha ileri olduğu için mi; aslında değil. İlginç bir şekilde, sanayi devriminin ortaya çıktığı sırada bilim Fransa'da daha ileriydi. Yine, bu konuda farklı görüşler var; fakat, ilk defa, Magna Carta deklarasyonuyla toplumu demokratikleştirmeye götüren ülke 13 üncü Yüzyılda İngiltere'ydi. Magna Carta'dan sonra, patent yasasını -çok ilginçtir- dünyada ilk çıkaran -1624 yılında- ülke de İngiltere'dir. Bakın, Fransa 1791'de, İngiltere'den yüzyetmiş yıl sonra ancak çıkarıyor patent yasasını; İngiltere 1624'te, sanayi devriminden önce. Bunun anlamı nedir; bunun anlamı, -Magna Carta ile daha sonra patent yasasıyla- o devirdeki iktidarın, monarşinin keyfî olarak onun bunun fikrî mülkiyetine veya diğer mülkiyetine veya diğer haklarına el uzatma hakkını almaktır monarşiden. Siyasî iktidardan, onun bunun fikrî mülkiyetine, onun bunun hakkına el uzatma hakkını elinden alan bir dizi maddedir Magna Carta. Daha sonra, patent yasası 17 nci Yüzyılda bunu pekiştirmiştir, monarşinin elinden bu gücü almıştır.

Değerli arkadaşlarım, bunu söyledikten sonra, şu noktada konunun biraz dışına çıkayım: Sık sık Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesinden söz ediliyor. Evet, Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçim sisteminin aksaklıklarına karşın büyük ölçüde toplumu yansıtıyor; fakat, Türkiye Büyük Millet Meclisi adı altında iktidarın, iktidara mensup milletvekillerinin, hatta, sadece o milletvekillerinin, farkında bile olmadan parmak kaldırarak çıkardığı yasalar bir tahakküm değil midir? Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisini bir gruba, hatta Bakanlar Kuruluna, hatta zaman zaman Başbakana vermek demek değil midir? Böyle bir ortamda, demokrasiden ve haklara el uzatmayan bir yönetim anlayışından söz etmek mümkün değil. Türkiye'de, hâlâ demokrasi sıkıntısını çekiyoruz; çoğunluğu elde eden "ben çoğunluğum, istediğim hakka el uzatabilirim" anlayışını sürdürdüğü sürece, maalesef, bu, demokrasiyi benimsememiş anlamına gelir.

Patent yasasını ilk çıkaran ülkenin İngiltere, ondan yüzyetmiş yıl sonra Fransa olmuş olması ve sanayi devriminin İngiltere'de olması; bunlar rastlantı değildir.

Yine tarihe bakarsak; çok ilginç, yeni yayımlanmış bir yayında, Osmanlı İmparatorluğunun, denizlerdeki üstünlüğünü 16 ncı Yüzyılda, karadaki üstünlüğünü de 17 nci Yüzyılda Avrupa'ya kaptırdığını görürüz. Bu yeni çıkan araştırma, denizdeki üstünlüğünü yelken teknolojisindeki geri kalmışlığına bağlıyor. 17 nci Yüzyılda Osmanlı top teknolojisi Avrupa'nın gerisine düşmüştür. O devrin tarihçilerince yayımlanan belgelerden çok ilginç iki kısım okuyacağım. Birisi şunu söylüyor: "Osmanlıların, Hint Okyanusunun Portekizlilere karşı savunulmasındaki başarısızlıklarının gerçek nedeni, zamanla aşınmış olan deniz savaşı tekniklerinde gizliydi. Gemilerinde bulunan topları hep kendi eski yöntemleriyle kullanırken, yelkenlilerden de yararlanıyorlardı; ama, temelde insan enerjisine bağımlı kalmayı sürdürmüşlerdi, yelken teknolojisini es geçmişti maalesef. Hâlâ insan gücüne, yani bugünkü sanayi politikalarımızdaki hâlâ ucuz işgücüne başvurduğumuz gibi neredeyse."

Yine, bir kumandanın, Osmanlı Ordusunu 1 Ağustos 1665'te Sankt Gotthard çarpışmasında dağıtan Avusturyalı komutanın yazdıklarından okuyorum: "Çok sayıdaki Türk topları, vurdukları noktada etkili olmalarına karşın, kullanımda atak değil, yeniden yüklenmesi ve onarımıysa zaman alıyor. Bizim toplarımız daha kullanışlı ve bizim Türklerden daha üstün oluşumuzun sırrı burada." Yani, bu Avusturyalı komutan, kendi ordusunun kahramanlığından, iman gücünden değil; teknolojik gücünden ve teknolojideki üstünlüğünden söz ediyor.

Bu anlayışı genç cumhuriyetimizin ilk yıllarında gördük. Batı'nın tekniğini yakalamaya çalışan çabaları o zamanlar gördük, ibretle yine tarihte okuyoruz. Olağanüstü çabaların içerisinden bir tanesini söyleyeceğim: 1930'lu, 1940'lı yıllarda uçak yapımına girişecek olan bir kadro geliştirip, uçak parçalarını denemek için o dönemin en ileri teknolojisindeki rüzgâr tünelini Ankara'da inşa etmişti genç cumhuriyetimiz. Bugünkü duruma bakalım; teknolojik yenilik yapma kapasitesinde -patentleri ortaya çıkaran bu kapasitedir- Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonunun (TİSK) açıkladığı, yaptırdığı ve kısmen OECD'den aldığı bir rapora göre Türkiye 40 ıncı sırada, verilen patent sayısında da 42 nci sırada. Şimdi, neden bu kadar geriyiz? Bugün açıklandı; Birleşmiş Milletler tarafından, teknoloji ve bilişim alanında yapılan bir araştırmada Türkiye 173 ülke arasında 49 uncu sırada yer alıyor, bu da bugün açıklanan bir rapor. Neden bu böyle, neyimiz eksik: Nitelikli mühendislere bakıyoruz, Türkiye, 18 inci sırada; bilgiye dayalı işlere bakıyoruz, bilgi teknolojileri alanında yetişmiş personele bakıyoruz, Türkiye, 17 nci sırada; ama, kişi başına ar-geye bakıyoruz, Türkiye 39 uncu sırada. Bunu, bütçenin konuşulduğu şu günlerde dikkatle not etmemiz ve bu Türk patent yasasını tasarısını değerlendirirken tekrar değerlendirirken gözönünde tutmamız gerekir.

Patent yasası tasarısını, konuşmamın başında da söylediğim gibi, genellikle olumlu buluyoruz; hükümetin, bayağı gecikmiş bu yasa tasarısını getirmiş olmasından memnunuz; fakat -yasanın dışına çıkan konular- bu yasayı çıkarmakla işin hallolmayacağını, Türkiye'nin teknolojik altyapısını ve teknoloji üretme kapasitesini, bu Türk Patent Enstitüsünün başaramayacağını görüyoruz. Türkiye'nin teknoloji kapasitesini, biraz önce tartışmasını yaptığımız ve bütçesi kısılan, başkanı olmayan ve diğer birçok sıkıntılara maruz bırakılan TÜBİTAK gibi kuruluşlar yaratmaktadır ve yaratacaktır.

Bu yasa tasarısında, birkaç noktayı, hâlâ, kaygı verici buluyoruz. Bunlardan bir tanesi, 1 inci maddede belirtildiği gibi, Türk Patent Enstitüsünün, Sanayi ve Ticaret Bakanlığına bağlı bir kuruluş olması. Bu, idarî özerkliği zedeleyici bir yapıdır; Sanayi ve Ticaret Bakanlığıyla ilişkili olmalıdır. Yakınlarda, yine bu hükümet döneminde, "BOREN" dediğimiz Bor Araştırma Enstitüsünü kurduk, onun yasasını çıkardık. Örneğin, o yasada, enstitü için "Enerji ve Tabiî Kaynaklar Bakanlığına bağlı" terimi değil "ilişkili" terimi kullanılmıştı. Burada, bu "bağlı" kelimesinin, hâlâ, kalmış olması, idarî özerklik bakımından zedeleyicidir; ki, bu konuda, Dünya Bankası ve uluslararası kuruluşlar da, duyarlılıklarını, defalarca Türk hükümetine ve diğer yetkililere bildirmişlerdir.

Diğer bir konu; 5 inci maddede, şimdiye kadar beş yıl olan başkan ve yöneticinin görev süresi üç yıla indirilmek. Değerli arkadaşlarım, tesadüfen, bu yönetimin, bu yıl, üç yılı doluyor. Şimdi, burada, doğrudan bir suçlama yapmayacak kadar Bakan beyi tanıyoruz, biliyoruz; herhangi bir imalı suçlama da yapmak istemiyorum; fakat, eğer, devlet yapısına, devlet ciddiyetine -TÜBİTAK için de geçerli- yakışır bir anlayışla gelirsek... Bilmiyorum, eğer, belli kuruluşların yönetimlerinden belli bir yakınma varsa, bunları değiştirmek için yasalarla oynamak doğru değildir. İktidara geliyorsunuz, beğenmiyorsunuz; yöneticiler o sene iki yıllık olmuş olsaydı, iki yılda bir değişir diye yasa geçirecektik; bu, devlet ciddiyetine yakışmıyor. Bu, bürokrasi ile hükümet arasındaki ilişkiler, çok başka şekillerde, çok daha uygar ve demokratik bir şekilde düzenlenebilir diye düşünüyorum.

Son olarak da, kadro ihdası... Kadro ihdası için norm kadro çalışmaları, arzu edildiği şekilde yapılmıştır, Millî Prodüktivite Merkezinin yardımıyla yapılmıştır. Norm kadro çalışmasında, ifade edilen, arzu edilen, beklenen kadro ihdasının çok altında kadro verilmiştir. Bu da, yasa tasarısında gördüğümüz, kaygı duyduğumuz önemli noktalardan bir diğeridir.

Bunları ifade ettikten sonra, tekrar, böyle bir tasarının gelmiş olmasından memnunluk duyduğumu belirtiyor; Türk Patent Enstitüsünün, idarî özerkliğiyle -hükümetler tarafından müdahale edilmeden- ve güçlü kadrolarıyla Türkiye'ye katkıda bulunacak, Türk teknolojisine, ekonomisine, toplumsal yaşamına katkıda bulunacak bir yapıya kavuşturulması dileğiyle, bu yasanın hayırlı olmasını diler, hepinize saygılar sunarım. (Alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Osman Coşkunoğlu (CHP, Uşak). “Türk patent enstitüsü kuruluş ve görevleri hakkında kanun( ss.272)”. TBMM Genel Kurulu, 15. Birleşim tutanağı, 6 Kasım 2003. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-coskunoglu-22-2003-11-06-turk-patent-enstitusu-kurulus-ve-gorevleri-hakkinda-kanun-ss-272 (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
