# Türk ticaret kanunu (s.s.96)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Osman Özçelik (Siirt)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 23. Birleşim
- **Tarih:** 27 Kasım 2008
- **Gündem:** TÜRK TİCARET KANUNU (S.S.96)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2008-11-27-turk-ticaret-kanunu-s-s-96

> Osman Özçelik, 27 Kasım 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 23. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK TİCARET KANUNU (S.S.96)); konuşma 1.325 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA OSMAN ÖZÇELİK (Siirt) – Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 251 sıra sayılı İskân Kanunu’nda yapılan değişiklikle ilgili yasa tasarısı üzerine Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Yasa tasarısı, bir maddelik bir tasarı. Bu -teknik amaçla düzenlenmiş bir yasa tasarısı- Bulgaristan’dan göç edip burada konut sahibi olmak isteyen kardeşlerimizin mağduriyetinin giderilmesine yönelik bir düzenlemedir. Umarım bu yasa tasarısıyla daha fazla mağdur olmamaları sağlanır. Daha iyisi olabilir miydi? Mutlaka olabilirdi. Ama bu şekilde de büyük ölçüde mağduriyetlerinin giderilmiş olabileceğini düşünüyoruz. O nedenle, bu teknik bir düzenlemedir, hayırlı uğurlu olsun diyoruz, destekliyoruz, bu maddeyi yerinde buluyoruz.

Burada mağduriyeti söz konusu olan Bulgaristan’dan göç eden kardeşlerimizin göçüne neden olan olaylara da biraz bakmanın gerekli olduğuna inanıyorum. O nedenle, biraz, burada mağduriyete uğramadan önce Bulgaristan’da nasıl bir mağduriyet yaşadıklarını dile getirmek istiyorum ve biraz da tarihi hatırlatmak amacıyla bazı konulara değinmek istiyorum.

Türkiye'nin kuzeybatı komşusu Bulgaristan’la ilişkileri, Bulgaristan topraklarının Osmanlı İmparatorluğu’na katılmasıyla başlayan ve yüzyıllara dayanan bir ilişkidir. Osmanlı, Bulgar topraklarındaki hakimiyetini güçlendirmek, Osmanlı adına yönetim kademelerinde görevlendirmek ve Bulgar halkı arasında İslamiyet’i yaymak amacıyla 15’inci yüzyıldan itibaren Anadolu’dan Bulgaristan’a Türk nüfusu yerleştirmeye başladı. 18 ve 19’uncu yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dönemine girmesi ve Avrupa’da sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan ulusçuluk akımları Bulgaristan milliyetçiliğini ve buna bağlı Bulgaristan’da “bağımsız Bulgaristan” düşüncesini geliştirdi. Ortodoks Hristiyanlığa sıkı sıkıya bağlı Bulgar halkından çok az bir kısmının İslamiyete geçmesi ve bir kısım Müslüman Türk’ün ise Hristiyanlığı benimsemesinin dışında bir entegrasyon sağlanamamıştı. Başlangıçta ayrıcalıklı bir azınlık durumundaki Türkler, Bulgar milliyetçiliğinin gelişmesi ve Osmanlının güç kaybı nedeniyle azınlık hakları gasbedilen, baskıya maruz kalan bir topluluk hâlini aldı. 1878 yılındaki Berlin Anlaşması’yla Bulgaristan önce özerkliğini ve 1908 yılında Bulgaristan Osmanlıdan bağımsızlığını kazandı. Bağımsızlıkla birlikte Bulgaristan’da gelişen milliyetçilik Türklere karşı güçlü bir tepkinin doğmasına neden olmuş, ayrımcılık, kötü muamele ve asimilasyon politikaları devam etmiş, 1986 yılında Todor Jivkof döneminde bu asimilasyon politikaları doruk noktasına çıkmıştı.

Ayrıcalıklı konumunu kaybeden ve baskılara maruz kalan Bulgaristan Türkleri kurtuluşu kitleler hâlinde Türkiye’ye göç etmekte aradılar. Türkiye'nin kendi dinsel azınlıklarını dışarıya sürme, Türk olmayan Müslüman halkları da asimilasyonla Türkleştirmeye dayalı millî devlet yaratma politikaları Bulgaristan ve diğer Balkan ülkelerinden gelen Türkleri kabule uygundu. Bulgaristan ise düşük nüfusu ve iş gücü gereksinimi nedeniyle dışarıya göç verme eğilimi göstermiyordu. Türkiye, 1947 yılında, devlet yardımı olmaksızın, serbest göçmen statüsüyle 5 bin, 6 bin civarında Türk göçmen kabul etmişti. Daha önceki yıllarla birlikte bu sayının 100 bin civarında olduğu söylenir.

Türkiye, Bulgaristan Türkleri arasında yoğun bir propagandayla -o günün koşullarında- onları Türkiye’ye göç etme konusunda teşvik ediyor, Bulgaristan bundan rahatsız oluyordu. Türkiye'nin baskıları karşısında Bulgaristan, 1950 yılında Türkiye’ye bir ültimatom vererek, üç ay içinde 250 bin göçmenin Türkiye’ye göç etmesi için baskı yaptı ve zorladı -Bulgaristan zorda olan Türkiye ekonomisini felç etmek ve bu yolla Türkiye’yi âdeta cezalandırmak istiyordu- bunun üzerine Türkiye kapılarını açtı. Bu kez, göçmenlere devlet desteği şartı konuldu ve iskânlı göçmen statüsü verildi. İskânlı göçmen statüsü göç etmek isteyenlerin sayısında bir artış sağladı. Artış o düzeye vardı ki Türkiye, bir süre sonra vize uygulamak ihtiyacını hissetti, daha sora sınırları tamamen kapatmak durumunda kaldı. 1950-1951 yılları arasındaki bu büyük göç dalgasında 154.393 kişinin Türkiye’ye kabul edildiği ve tümüne iş ve ev sağlandığı biliniyor.

Bulgaristan’dan Türkiye’ye ikinci göç dalgası 1978 yılında 130 bin kişiyle gerçekleşti. 1989’da ortaya çıkan üçüncü göç dalgası Türkiye'nin arzusundan çok Todor Jivkov’un sistematik ilk ırkçı, asimilasyoncu politikalarının uygulamaya konulması üzerine âdeta Türkiye açısından bir zorunluluk hâline geldi.

Jivkov döneminde bütün Türkler kendi adlarını değiştirerek istekli, gönüllüymüş gibi Bulgar adı almaya zorlandı. Kamusal alanda Türkçe konuşma yasaklandı. Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmak amacıyla Türkler Bulgar çoğunluğun yaşadığı bölgelere yerleşmeye zorlandı. Müslüman Türklerin ibadet özgürlüğü kısıtlandı. Türklerin yoğunlukta olduğu bölgelere yatırım yapılmamasıyla yaratılan işsizlik sonucu Türkler iç veya dış göçe zorlandılar. Devletin üst düzey yönetim kademelerinde Türklere ve Müslümanlara -Türkler dışındaki Müslümanlar da aynı baskılara maruz kaldılar- görev vermemek şeklinde baskılar karşısında Türklerin büyük bir bölümü kaderlerine rıza gösterirken, bir bölümü de Türkiye’ye sığınmak durumunda kaldılar. Kalanların bir bölümü ise, yasa dışı direniş örgütleri kurdular. Komünist sisteminin çöküşüyle bu yasa dışı örgütlenmeler “Hak ve Özgürlükler Hareketi” adı altında yasallaşarak seçimlere katıldılar.

Üçüncü göç dalgasıyla gelen göçmenlerin sayısı 160 bini bulmuştu. Ancak bu göç dalgasından kısa bir süre sonra Bulgaristan’da başlayan demokratikleşme sürecinin etkisi ve Türkiye’de umduğunu bulamamanın yarattığı hayal kırıklığıyla çok sayıda göçmenin, Türk göçmenin Bulgaristan’a geri döndüğünü biliyoruz.

Jivkov’un kısa süren ırkçı asimilasyoncu dönemi dışında Bulgaristan’da Türkçe kullanımı, ibadet özgürlüğü, Türkçe eğitim, Türkçe basın yayın, Türkçe kitap basımı gibi temel hak ve özgürlükler de yeterli olmasa bile ciddi kısıtlamaların olmadığını görüyoruz. Daha 1952 yılında Kırcaali’de, Razgrat’ta ve Sofya’da Türk pedagoji okulları kurulmuştu, Rusçuk’ta –ki Türkler “Ruse” diyorlar, Bulgarca “Ruse” deniyor- Türk kız ortaokulu ve Türk kız lisesi açılmış, Sofya Üniversitesinde Türkçe bölümde eğitim veriliyordu.

Bugün Bulgaristan’da Türk nüfusu 700 bin civarında yani Bulgaristan’daki tüm Türk nüfus, sadece Mardin ilimizin nüfusu kadar yaklaşık. Türk kökenli dört siyasi parti var Bulgaristan’da. Hak ve Özgürlükler Hareketi, Demokratik Gelişim Hareketi, Demokratik Adalet Partisi ve Türk Demokrat Partisi olmak üzere dört siyasi parti yasal faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bunlardan Hak ve Özgürlükler Hareketi, 2005 seçimleri sonucunda 34 milletvekiliyle parlamentoda hâlen temsil ediliyor.

Sosyalist Parti, İkinci Simeon Millî Hareketi –kralcı bir hareket bu- ve Hak ve Özgürlükler Hareketi üçlü koalisyonu şu anda işbaşında ve Hak ve Özgürlükler Hareketi önemli sorumluluklar almış durumda. Hak ve Özgürlükler Hareketi 1 başbakan yardımcısı, Doğal Afetler Bakanlığı, Çevre Bakanlığı ve Maliye Bakanlığıyla Parlamentoda, hükûmette temsil ediliyorlar.

2007 yılında Bulgaristan’ın Avrupa Birliğine girmesiyle, Avrupa Birliğine 14 üye göndermesi gereken Bulgaristan’da yapılan seçimlerde, Hak ve Özgürlükler Hareketi 4 milletvekilliği kazanmış Avrupa Parlamentosu için, bunlardan 2 tanesi Türk.

Bulgaristan, yaptığı seçimlerde, Türkiye’ye göç etmiş olan Türklere de, Türkiye’ye göçmen olarak gelen Türklere de oy kullanma hakkı tanıyor.

Devletimizin Bulgaristan göçmeni Türklerin Türk partilerine oy vermeleri konusunda yaptıkları teşvik ve propaganda, Bulgaristan yetkililerince demokratik bir süreç olarak algılanıyor, yorumlanıyor ve herhangi bir rahatsızlık ifadesinde bulunmuyorlar.

Bulgaristan’da Türk siyasi partileri, Türkleri temsil ettikleri veya adlarında “Türk” sözcüğü bulunduğu veya demokratik bir siyasi yarış içinde olmaları ne toplumu ne de Başbakanı germiyor, germe gerekçesi yapılmıyor, partilere kapatılma davası açılmıyor. Irkçı Jivkov’dan bu yana kimseye “Beğeniyorsan kal, beğenmiyorsan çek git.” denmiyor Bulgaristan’da.

Bugün Bulgaristan’da Türkçe eğitim serbest. Dini liderleri olan Baş Müftüyü seçme hakları var. Bulgaristan millî radyosu Türkçe yayın yapıyor. Türkçe sekiz gazete yayınlanıyor. Slav diline çevrilen tüm Türkçe isimler geri alınıyor ve Türkçesi kullanılıyor şu anda.

Şumnu’da -Şumen’de- Yüksek Pedagoji Enstitüsü, Kırcaali’de ilk ve ortaokul öğretmen enstitüleri Türkçe eğitim verecek öğretmenler yetiştiriyor. Bütün bunlara karşın Bulgaristan bölünme korkusu yaşamıyor. Tam aksine her geçen gün ülke bütünlüğü, karşılıklı sevgi ve saygı ve güven bağları güçleniyor Bulgaristan’da. Ülke ekonomisi gelişiyor, Bulgaristan Avrupa Birliği içinde saygın bir yer alıyor.

Türkiye Bulgaristan’dan gelen göçmenleri, hatta Afganistan’dan gelen göçmenleri koruma altına alıyor. Ev ve iş sağlayarak birinci sınıf vatandaşlık için ne gerekiyorsa yapıyor ve şu anda Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapmaya çalıştığımız gibi göçmenlerin mağduriyetini giderecek yasal düzenlemeler yapıyoruz. Bu yapılanlar son derece doğru ve demokratik bir ülkenin kendi vatandaşlarına sağlamak zorunda olduğu insanca yaşama hakkının güvence altına alınmasına yönelik yerinde önlemlerdir yapmaya çalıştığımız.

Peki, kendi öz yurttaşlarımıza karşı da aynı duyarlılığı gösteriyor, aynı sorumlulukla davranıyor muyuz? Bunu vicdanlarımıza bir soralım, bakalım “Evet” yanıtını alabilecek miyiz? Kendi öz yurttaşlarımıza nasıl davrandığımızı, hangi sanal korkular içinde ne tür dramlara neden olduğumuzu, neler kaybettiğimizi burada tek tek anlatmaya zamanımız yok. Bir örnek her şeyi açıklamaya yetiyor sanıyorum,

Seçilmiş bir insan olarak seçmenlerimin ve kimi dostlarımın Kurban Bayramı’nı kutlamak üzere bir tebrik kartı hazırlamak istedim. Karta “Kurban Bayramı’nızı kutlar, çalışmalarınızda başarılar dilerim.” cümlesine ek olarak kendi ana dilimde ve seçmenlerimin büyük çoğunluğunun diliyle, aynı anlama gelen (Hatip tarafından, bilinmeyen bir dille, birtakım kelimeler ifade edildi) “Bayramınızı kutluyorum, işlerinizde başarılar diliyorum.” yazdım. Türkiye Büyük Millet Meclisi Basımevi bu kartın basılamayacağını bildirdi. Bunun üzerine kartı özel bir matbaada bastırdım, kartlardan bir bölümünü siz milletvekili arkadaşlarıma, diğer bir bölümünü de seçmenlerime gönderdim. Meclisteki posta kutularına dağıtılabilmesi için Meclis Sekreterliğinden izin istedim, ne yazık ki, yasak olduğu gerekçesiyle buna da izin verilmedi. Bayram kutlaması bile yapamıyorum kendi dilimde. “Kızım sana anlatıyorum, gelinim sen anla” kabilindendir bu anlattıklarım.

Yasa tasarısının hayırlı olması dileğiyle saygılar sunuyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Osman Özçelik (Siirt). “Türk ticaret kanunu (s.s.96)”. TBMM Genel Kurulu, 23. Birleşim tutanağı, 27 Kasım 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-ozcelik-23-2008-11-27-turk-ticaret-kanunu-s-s-96 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
