# 2006 merkezi bütçe kan.tas.(meb,yök,ösym,kredi ve yurtlar gen.müd.,üniversiteler)15 inci tur

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Oya Araslı (CHP, Ankara)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim
- **Tarih:** 23 Aralık 2005
- **Gündem:** 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(MEB,YÖK,ÖSYM,KREDİ VE YURTLAR GEN.MÜD.,ÜNİVERSİTELER)15 İNCİ TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/oya-arasli-22-2005-12-23-2006-merkezi-butce-kan-tas-meb-yok-osym-kredi-ve-yurtlar-gen-mud-uni

> Oya Araslı (CHP), 23 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 MERKEZİ BÜTÇE KAN.TAS.(MEB,YÖK,ÖSYM,KREDİ VE YURTLAR GEN.MÜD.,ÜNİVERSİTELER)15 İNCİ TUR); konuşma 1.314 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA OYA ARASLI (Ankara) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2006 yılı Millî Eğitim Bakanlığı bütçesiyle ilgili olarak, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini ifade etmek üzere söz almış bulunuyorum ve sizleri saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; eğitim ve öğretim, geleceğimizi ve kişiliğimizi yaratan temel unsurlardandır. Bu nedenle, çağdaş demokrasilerde, eğitim ve öğretim hakkı, kişinin önde gelen hak ve özgürlükleri arasında güvenceye alınmıştır. Eğitim ve öğretim görevini yerine getiriş biçimleri de, devletlerin, sosyal devlet olup olmadığını belirleyen en önemli ölçütler arasında yer almaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti de, bir sosyal devlet olarak, eğitimi ve öğretimi bir görev görmelidir ve bu görevi, başta laiklik, çağdaşlık ve Atatürk ilkeleri olmak üzere, Anayasanın belirttiği esaslar çerçevesinde yerine getirmelidir. Ancak, Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarının 2005 yılındaki politika ve uygulamalarına bakıldığında, bu esasların uzağına düştüğü görülmektedir. Bu olumsuz durumun, ilk ve ortaöğretim düzeyindeki örneklerini ve ayrıntılarını, biraz sonra, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun sözcüsü olan değerli arkadaşlarım dile getirecektir. Ben ise, durumu, yükseköğretim düzeyinde ortaya koymaya çalışacağım.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yükseköğretim kurumları, eğitim-öğretim sistemleri içinde özel bir yere ve öneme sahiptir; çünkü, bu kurumlar, bilimsel bilgiyi üretmek, bilimsel bilgiyi üretecek elemanları yetiştirmek, üretilen bilgiyi toplumla paylaşmak, araştırma, yayın, uygulama yapmak gibi nitelikli birtakım kamu hizmetleri yerine getirirler. Bu hizmetleri, gereğince yerine getirebilmeleri de, birtakım unsurların varlığına bağlıdır. Bunların başında, yeterli miktarda ödenek, yeterli düzeyde öğretim elemanı, özerkli, özgür bir yapı gelmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu önemli işlevleri Türkiye'de yerine getiren yükseköğretim kurumlarının ve üst kuruluş olan YÖK'ün, 2005 yılını çok sancılı ve pek çok sorunla mücadele etmek zorunda kalarak geçirdiği hepimizin bildiği bir gerçektir. 2006 yılında durumun farklı olacağına ilişkin bize ümit verecek herhangi bir işareti de göremediğimizi söylemek durumundayım.

Yükseköğretim kurumlarımızın yaşamış olduğu olumsuzlukların başında, eğitim harcamalarının bütçeden eğitime ve eğitim içerisinde de yükseköğretime ayrılan payın çok az oluşu gelmektedir. 2005 yılında toplam eğitim harcamalarının gayri safî yurtiçi hâsıla içindeki payı, yüzde 4,18 olarak gözükmüştür; ama, unutmayalım ki, bu yüksek oran, biraz da, daha önce millî eğitim bütçesi içinde yer almayan birtakım harcamaların, bu harcamalara karşılık gösterilen payların, millî eğitim bütçesi içerisinde gösterilmesiyle oluşmuştur. Bunların başında, Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürlüğüne Maliye Bakanlığı bütçesinden yapılan transferler gelmektedir. Bu transferler, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi içerisinde yer almıştır.

Yükseköğretime ayrılan pay ise, gayri safî millî hâsıla içerisinde eğitime ayrılan payın yüzde 1,9'u civarındadır. Bu rakamlar, ülkemizin gelişmişlik durumunun iç açıcı bir düzeyde olmadığını da ortaya koymaktadır. Çünkü, eğitime ayrılan,eğitim harcamalarına bütçeden ayrılan pay, çağımızda, ülkelerin gelişmişlik düzeyi hakkında da bir ölçü olarak işlev yerine getirmektedir.

Bütün bunlara baktığımız zaman, 2006'nın eğitime ayrılan kaynaklar, özellikle, üniversitelere ayrılan kaynaklar bakımından, pek iç açıcı olmadığını ortaya koymaktadır. Giderek artan öğrenci sayısı, nüfustaki artış hızı gözönünde tutulduğunda bu rakamların yetersizliği iyice gözle görünür hale gelmektedir; çünkü, toplam payı bir de öğrenci başına yapılacak harcamalar bakımından değerlendirdiğimiz zaman, dünya standartlarının gerisinde ve ulaşmayı istediğimiz düzeyin çok uzağında olduğumuz ortaya çıkmaktadır.

Üniversitelerimizin ve yükseköğretimimizin yaşamış olduğu bir başka sorun da kadro yetersizliğidir. Üniversitelerin, yükseköğretim kurumlarının kendilerinden beklenen görevleri yerine getirmeleri için yeterli düzeyde ve sayıda kadroya sahip olmaları gerekir; ama, maalesef, bu konuda yükseköğretim kurumlarımızın büyük bir güçlükle karşı karşıya olduğu görülmektedir; kadrolar yetersizdir. Bir yandan yeni üniversiteler açılmaya çalışılmaktadır, bir yandan yeni ve eski, açılmış olan üniversitelerin kadro ihtiyaçları hâlâ karşılanmamaktadır.

Örnek mi istiyorsunuz; Malatya İnönü Üniversitesi bir kadro yetersizliğiyle karşı karşıyadır. Kadro kanunu hazırlanmıştır bir teklif olarak; ama, hâlâ Genel Kurula indirilememektedir.

Osman Gazi Üniversitesi aynı sorunu yaşamaktadır.

Türkiye'deki mevcut üniversitelerin hepsi, az veya çok ölçüde, kadro sorunundan nasibini almaktadır.

Üniversiteye hem kadro verilmemektedir hem de üniversite yeteri sayıda bilim adamı yetiştirmemekle suçlanmaktadır. Sizlere sormak istiyorum: Kadronun bulunmadığı bir yerde yeteri sayıda bilim adamı, bilim insanı, bilim kadını nasıl yetiştirilebilir? Hem kadro vermeyeceksin hem de üniversiteyi bilim insanı yetiştirmemekle suçlayacaksın... Bunun adı insafsızlık değil de nedir değerli arkadaşlarım, siz söyleyiniz?!

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; üniversitenin kendisinden beklenen görevi yerine getirebilmesi için özgür ve özerk bir ortam gereklidir demiştik; ama, kim, 2005 yılında, üniversitenin, özerklik konusunda birtakım müdahalelerle karşı karşıya kalmamış olduğunu, birtakım sorunlar yaşamamış bulunduğunu söyleyebilir?!

Dilerseniz, Yüzüncü Yıl Üniversitesiyle olayı gözden geçirmeye başlayalım. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Sayın Yücel Aşkın hakkında bir ceza soruşturması başlamıştır. Bu soruşturma kapsamında, tutukluluğu, savcılık tarafından talep edilmiş ve mahkemece karara bağlanmıştır. Tutukluluk kararının üzerinden ancak iki ay geçtikten sonra Sayın Aşkın'ın yargılanmasına başlanmıştır. Bu süre içerisinde sağlığı bozulmuştur. Kendisiyle aynı soruşturma kapsamında, aynı kaderi paylaşan Üniversite Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı intihar etmek durumunda kalmıştır. Bölgeye ziyarete giden siyasetçiler, gazeteciler ve YÖK üyeleri, Yücel Aşkın'ın, bu süreçte, kişiliği ve temsil ettiği makamla bağdaşmayacak ölçüde kötü ve onur kırıcı muamelelere maruz bırakıldığı görüşünde birleşmişler ve bu konuda açıklamalar yapmışlardır. Yücel Aşkın'ın tutukluluğu hâlâ devam etmektedir.

Çağdaş ceza hukukunda ve hukuk devleti anlayışında, tutukluluk istisnaî bir durumdur. Ancak makul ve sınırlı bir süre için söz konusu olabilir; çünkü, kişinin, üzerine atık suçu işlediği kesinleşinceye kadar masumluğu asıldır. Bu kuralın bir istisnası olarak tutukluluk kararı verilecekse, bunun bir zorunluluk haline dayanması ve çok ciddî kamu yararına yönelik birtakım nedenlerin bulunması gerekir. Aksi takdirde, tutukluluk kararı verilmesi veya tutukluluğun devam ettirilmesi kişi özgürlüğünün bir ihlalidir. Bunu ben söylemiyorum. Bunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kararlarında söylüyor ve Türkiye bir hukuk devleti olduğu için, bu ilkeler ülkemizde de geçerli.

Ben, bunları ortaya koyduktan sonra, kişinin suçu işlediğine ilişkin kuvvetli şüphe halinin dahi başlıbaşına tutukluluğu uzatmak için bir neden olmayacağını ortaya koyduktan sonra, Yücel Aşkın'ın tutukluluğunun iki ay sürmüş olmasının ve yargılama başladıktan sonra da sürüyor olmasının bu ilkelerle ne kadar bağdaşır olduğunu sizlerin takdirine bırakmak istiyorum.

Bu sözleri yargıyı etkilemek amacıyla söylemiyorum; yargı organlarına direktif vermek gibi bir amacım yok; bunu yapmaya, ben dahil, hiç kimsenin yetkisi olmadığını biliyorum; ama, Yücel Aşkın'ın yaşamış olduğu sorunlardan ıstırap duyan yurttaşlarımla birlikte, bir fotoğrafı, Sayın Adalet Bakanının, Millî Eğitim Bakanının ve Başbakanın dikkatlerine sunmak istiyorum. Bunu, hukukun işlerlik kazanması ve vatandaşlarımızın üzüntülerini giderecek değerlendirmelerin yapılması bakımından değerli görüyorum. Ayrıca, Yücel Aşkın'ın bunları niye yaşamak zorunda bırakıldığının da vatandaşlarımızın zihninde çöreklenen bir soru olduğunu buradan açıklamak istiyorum. Acaba iktidarla aynı dünya görüşünü paylaşmadığı için mi, acaba iktidarla aynı dünya görüşünü paylaşmayanlara gözdağı vermek için mi, yoksa, gerçekten bir suçu işlediği için mi? Bu soru zihinlerde dolaşmaktadır.

Değerli milletvekilleri, Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarı, üniversitenin özerk yapısına da çeşitli müdahalelerde bulunarak, sorunlar yaratmıştır. YÖK'ün varlığından ve yetkilerinden rahatsızdır. Kuşkusuz, YÖK, 1982 sonrasında, kuruluşu, yetkileri, çeşitli açılardan, tüm siyasî partiler tarafından eleştirilmiş ve yeniden yapılandırılması önerilmiş olan bir kuruluştur; ama, bu önerilerde, hep daha demokratik, daha çağdaş bir yapıya ulaşılması hedeflenilmiştir. Ne yazık ki, Adalet ve Kalkınma Partisinin hedefi bu değildir. YÖK'te yeniden yapılanma, üniversitede yeniden yapılanma derken, amacı ve hedefi, duruşu duruşuna uygun bir üniversite yaratmaktır. Bunu nereden mi çıkarıyorum; bunu yapılan çeşitli yasal düzenlemelerden çıkarıyorum; akademik personelin atanmasını Başbakanın iznine bağlayan düzenlemelerden çıkarıyorum. Bunlar Danıştayca iptal edilmiştir, bunlar Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir; ama, bir zihniyeti ortaya koymaktadır; Başbakana bağımlı, siyasîleşmiş bir üniversite yapısı ortaya koymak.

Değerli arkadaşlarım, Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarının öğrenci affı girişimleri de üniversite özerkliğine bir müdahaledir; çünkü, üniversitenin yetkili organlarının vermiş olduğu kararlar yasama yoluyla ortadan kaldırılmaktadır. Yasama yürütmeye müdahale etmekte, âdeta, bir fonksiyon gaspı görünümünde işlemler yapmaktadır.

Bu afların eğitim açısından da bir yararı yoktur; çünkü, çalışmayan öğrenciye, çalışan öğrencinin aleyhine birtakım imkânlar getirmektedir. Çalışmayı değil, çalışmamayı ödüllendirmektedir. Kuşkusuz, bu tür girişimler, yapan siyasî partiye oy kazandırmaktadır; ama, kimin oy kazanma kaygısıyla eğitim sistemini yozlaştırmaya hakkı vardır?! Bu sorunun yanıtını düşünmeye, sizleri, özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu üyelerini davet ediyorum.

Değerli milletvekilleri, Adalet ve Kalkınma Partisi İktidarı, meslek okullarından üniversiteye geçişle ilgili olarak, katsayıları yasayla düzenlemeye kalkışmak, bunu başaramayınca, sorunu bir yönetmelikle, Açıköğretim Yönetmeliğiyle çözmek yoluna giderek de, üniversiteye, üniversitenin öğrenci kabul standartlarına ve dolayısıyla, özerkliğine bir müdahalede bulunmuştur ve aynı zamanda, eğitim sistemimizin yozlaşmasının da kapısını açmıştır. Eğer, tüm meslek okulu mezunlarını -ki, burada hedeflerinin imam-hatip okulu mezunları olduğunu hepimiz biliyoruz, İktidar Partisi de sorunu çözümledim diye bunu bu şekilde yansıtıyor- üniversiteye taşımanın, üniversite kapısı önüne yığmanın, hiçbir anlamı yoktur; çünkü, eğitim, çağdaş eğitim sistemleri, genel lise ve meslekî ve teknik lise ayırımı üzerine kuruludur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Oya Araslı (CHP, Ankara). “2006 merkezi bütçe kan.tas.(meb,yök,ösym,kredi ve yurtlar gen.müd.,üniversiteler)15 inci tur”. TBMM Genel Kurulu, 40. Birleşim tutanağı, 23 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oya-arasli-22-2005-12-23-2006-merkezi-butce-kan-tas-meb-yok-osym-kredi-ve-yurtlar-gen-mud-uni (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
