# 2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Pervin Buldan (Iğdır)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim
- **Tarih:** 20 Aralık 2008
- **Gündem:** 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/pervin-buldan-23-2008-12-20-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim

> Pervin Buldan, 20 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.388 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA PERVİN BULDAN (Iğdır) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Çevre ve Orman Bakanlığı, Orman Genel Müdürlüğü, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü, Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü ve Özel Çevre Koruma Kurumu bütçesi hakkında Demokratik Toplum Partisi Grubunun görüşlerini sunmak üzere huzurlarınızda bulunmaktayım. Divanı ve siz değerli Parlamento üyelerini saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilindiği gibi dünya bir krizler dönemine girdi. Gündemde en çok yer bulan, hükûmetleri seferber eden kriz ekonomik kriz olsa da yaşamsal varlığımızın bağlı olduğu ekolojik kriz de alarm çanlarını çoktan çalmaya başladı. Hemen hemen bütün bilimsel verilerin desteklediği üzere yerküre büyük bir hızla felakete doğru sürüklenmektedir. Ekonomik kriz nedeniyle etekleri tutuşan dünya liderleri, muazzam ekolojik tehlike karşısında hâlâ yeterli düzeye ulaşamayan zayıf çözümler ortaya koymaktadırlar.

Her ne kadar bu ekolojik krizden nüfus artışı ve insanların tamamı sorumlu olarak gösterilse de felaketin esas sorumluları saklanmaktadır. Dünyanın neredeyse yüzde 80’ini oluşturan yoksulların sera gazı salma olanaklarının ne kadar mümkün olacağı malumunuzdur. Geniş halk kitlelerinin bu dünyayı zehirleyen silah fabrikaları, çimento ve diğer kimyasal atıkları bulunan fabrikaları, termik santralleri, atom bombaları, nükleer santralleri yoktur. Toprağı siyanürle zehirleyen maden ocakları bulunmamaktadır. Dolayısıyla zehirleyicilerin sahibi olan büyük sermaye sahipleri ve kirli politikalara sahip siyasi iktidarlar bu felaketin esas sorumlularıdır. Doğa, dünyayı yönetenler tarafından acımasız bir şekilde sömürülmektedir ve sonuç olarak da ekolojik kriz günbegün daha da derinleşmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ülkemizde ise Hükûmet üyeleri söz birliği yapmış, krizlerin bizi teğet geçeceğini öne sürüyorlar. Başbakan ekonomik krizin bizi etkilemeyeceğini söylüyor, çevre ve ormanlarımızdan sorumlu Sayın Bakan da küresel ısınmanın bizi etkilemediğini beyan ediyor. Türkiye’de son yıllarda ileri düzeyde genişleyen yoksulluk, ekonomik krizin varlığını söze bırakmıyor. Diğer yandan, duymayan kalmadı, ülkemiz küresel ısınmanın birinci derecede etkisi alanındadır ve bu etkiyi sarsıcı bir şekilde yaşamaya başlamıştır. Peki, ya Sayın Çevre ve Orman Bakanımız bilmiyor mu ki Bangladeş’i seller yıkarken ülkemiz kuraklıktan kavrulmaktadır. Ağrı, Cilo, Süphan ve Kaçkar’da buzullar hızla eriyor. Muş’ta, Konya’da, Çukurova’da kuraklık sonucu en verimli ovalarımız çölleşmeye yüz tuttu. İstanbul, son on yılda verimli arazilerinin yarısından fazlasını yitirdi. Sulak alanlarımızın büyük bir bölümü yok oldu. Akşehir Gölü tamamen kurudu. Barajlarımızın doluluk oranı her yıl daha fazla düşüyor. İşte bütün bu felaketlere ülkemiz şimdiden maruz kalırken Sayın Çevre ve Orman Bakanı bunları bilmiyor mu? Kuşkusuz biliyordur fakat durumdan sorumluluk üstlenmek yerine halka başka masallar anlatılması tercih ediliyor. Zira, Türkiye'nin hâlâ ciddi bir çevre politikası bulunmamaktadır. Mevcut çevre politikaları cılız koruma anlayışı ile sınırlı kalmıştır. Ülkemizin çevre konusundaki politik hattını Avrupa Birliği uyum süreci belirlemesine rağmen, bugüne kadar yayımlanmış olan Avrupa Birliği ilerleme raporlarını bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, Türkiye'nin çevre konusunda ilerleme kaydetmediği görülmektedir. Türkiye, OECD ülkeleri arasında kentsel atık sıralamasında birinci. Türkiye kentleri hava kirliliği konusunda gelişmiş ülkeleri bile geride bırakıyor. Türkiye’de sanayi tesislerinin yüzde 98’inde, turizm tesislerinin yüzde 81’inde atık arıtma tesisi bulunmuyor. 3.227 belediyenin ise sadece 170’inde atık arıtma tesisi bulunuyor.

Türkiye’de çevre sorunlarına yönelik bütünlüklü bir bakış açısının olmayışı çevre yönetim sisteminin olmadığını göstermektedir. Siyasi iktidarın çevre ile ilgili kaygıları bulunmamaktadır. Çevresel gereklilikler diğer sektör politikalarıyla entegre edilmemektedir. Çevresel altyapı yatırımlarına ayrılan kaynaklar ise oldukça sınırlıdır. Çevre politikalarının oluşum ve karar alma süreçlerine toplumun diğer kesimleri dâhil edilmemekte, çevresel veri ve bilgi edinme sistemleri yetersiz düzeydedir. Bütün bunlar, çevre ve doğal varlıkların tahribatına hız kazandırmaktadır.

Değerli milletvekilleri, küresel iklim değişiminin yanı sıra siyasi iktidardan kaynaklanan basiretsizlikler, ülkemizde çevresel yıkımın bir diğer nedenini oluşturmaktadır. Hükûmetin ülkemizin doğal ve tarihî varlıklarını koruma noktasında en ufak bir kaygısı yoktur. İzlenmekte olan yanlış enerji politikaları ülkemizi kirletmekte, tahrip etmekte, varlıklarımızı yok etmektedir. Türkiye bugün için dünyayı kirletme konusunda en hızlı ilerleyen ülke konumundadır. İklim Değişimi Ulusal Bildirimi’ne göre, sera gazı üretiminde lider olan ülkemizde, 1990 ile 2004 yılları arasında enerji sektöründen kaynaklı sera gazları emisyonları 132,1’den 227,4 karbondioksit eş değerine ulaştı. Çevre ve Orman Bakanlığı yayınlamış olduğu Çevre Durum Raporu’nda hâlen üç dört yıl öncesinin rakamlarıyla Türkiye’de elli sekiz adet çimento fabrikası olduğu ve toplam kapasitenin 43 milyon ton/yıl olduğu bildirilmektedir. Hâlbuki son iki yılda Çevre Bakanlığı tarafından onaylanan ÇED raporları ve hâlen ÇED süreci devam eden fabrikalarla mevcut kapasite yaklaşık 3 katına çıkartılmaktadır. Benzer bir durum termik santrallerde de söz konusudur. Çimento fabrikaları ve termik santrallerdeki bu artışa inanılmaz bir emisyon artışı Türkiye’yi de beklemektedir fakat Çevre Bakanlığı ve Hükûmetin pek çok resmî belgesinde bu durum görmezden gelinmekte, kamuoyu aldatılmaktadır. Santral çöplüğüne dönen ülkemizde bulunan mevcut termik santraller âdeta ölüm kusmaktadır. Çevre mevzuatınca metreküpte 100 miligram olması gereken toz, kül emisyonu bu santrallerde 100 miligramın katbekatından daha fazladır. Silopi’de bulunan termik santralin imar planları ile il özel idaresi tarafından iptal edilmesine rağmen şu anda bir kaçak yapı statüsünde olan işletme hâlen faaliyetlerine devam edebilmektedir. Bu santralden çıkan kimyasal atıklar doğrudan tarım arazilerine karışmaktadır. Silopi Termik Santrali nedeniyle bölgede kanser ve solunum hastalıkları başta olmak üzere birçok hastalıkta ve özürlü çocuk doğumu ve düşüklerde büyük artışlar baş göstermektedir. Santrallerin yaydığı zehir, bölgenin tek geçim kaynağı olan tarımdan sağlanan verimi yüzde 50 oranında düşürmüştür. Afşin Elbistan Termik Santrali, tam yirmi iki yıldır baca gazı arıtmasız çalışmaktadır. Bu santrallerin yarattığı radyoaktif kirlilik Çernobil’den tam 49 kat daha fazla, bölgede hasta oranı 5 katını geçmiş durumda. Tarımın bitmesi ve hastalıklarda meydana gelen artış insanları göçe zorlamaktadır. Yine, Çatalağzı Termik Santrali de baca arıtmasız çalışmakta, çıkan atıklar arıtılmadan doğrudan Karadeniz’e dökülmektedir ve daha birçok termik santral bu şekilde doğayı olduğu kadar halk sağlığını da bozmakta, Çevre ve Orman Bakanlığı bu olanlar karşısında sadece seyirci kalmaktadır.

Diğer yandan, ülkemizin yer altı zenginlikleri yabancı şirketlere peşkeş çekilirken bu çalışmalar sırasında çevreye verilen zararlara tamamen göz yumulmaktadır. Ülkemizde Çevre ve Orman Bakanlığının verdiği bilgiye göre, tam 82 tane yabancı maden arama şirketi bulunmaktadır. Türkiye, 780 bin kilometrekarelik bir alana sahipken altın şirketlerine verilen ruhsat alanı 455 bin kilometrekareyi kapsamaktadır. Altın çıkarılırken kullanılan siyanür liçinin doğaya verdiği zararları göz önüne alacak olursak ülke topraklarının yarısından fazlasının yabancı şirketler tarafından zehirlendiğini söyleyebiliriz.

Bergama’da, Kazdağları’nda, Munzur’da, Uşak Eşme’de içme suları zehirleniyor, ormanlar kesiliyor, hava zehirleniyor, yörede yaşayan insanlar kimyasal atıkların etkisine maruz bırakılıyor. Sadece 3 gram altın elde edebilmek için bir ton kaya, siyanürle kirletilmiş kum hâline getirilmektedir. Ülkemizin akciğerleri sayılan Kazdağları’nda altın faaliyetlerine devam edilmesi durumunda 1 trilyon ton toprak işlenecek ve 440 bin ton siyanür kullanılacak. Bunun sonucunda yaklaşık 13 milyon ağaç etkilenecek, temiz su kaynakları kirletilecek, bölge doğa zenginliğini yitirecektir.

Çevre ve Orman Bakanlığının bu faaliyetler karşısındaki tutumu vahimdir. Eşme’deki madenin faaliyetleri zararlı görülüp Danıştay tarafından durdurulmasına rağmen Çevre ve Orman Bakanlığının Uşak Valililiğine gönderdiği yazılı talimatla madenin açılması istenmiştir.

Değerli milletvekilleri, AKP Hükûmeti aynı yağmayı Hasankeyf’te, Allianoi’de yapmak istemektedir. Yatırım yapıyorum iddialarıyla bu ülkenin tarihi sulara gömülmek isteniyor. Yatırım bir ülkeyi ileriye taşımak için yapılır. Tarihsel, doğal varlıklarımızı yok ederek bu ülkeyi kalkındıramazsınız. Sayın Başbakan bu kirli yatırımları ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine yükseltmek amacıyla yaptığını iddia ediyor. Sayın Başbakanın sahip olduğu medeniyet anlayışı, Mehmet Akif Ersoy’un ifade ettiği gibi, tek dişi kalmış canavardan başka bir şey değildir.

Çevre ve Orman Bakanı Sayın Veysel Eroğlu ise Hasankeyf’te baraj yapımını bölücülerin istemediğini öne sürmektedir. Sizin politikanız bellidir Sayın Bakan. Ne zaman kirli işlere kalkışsanız, hesabını veremeyeceğinizi bildiğiniz yanlışlarınızı söyleyenleri bölücülükle suçlarsınız. İnsanlığın yüce değerleri size o kadar uzak ki bu değerlere sahip çıkanları bölücü addedip milliyetçiliğin nimetleriyle kendinize yol açmayı umuyorsunuz. Size ve Hükûmetinize göre insan haklarını savunanlar bölücü, barış isteyenler bölücü, halkın haklarını savunanlar bölücü, memur bölücü, esnaf bölücü, çiftçi bölücü.

ÇEVRE VE ORMAN BAKANI VEYSEL EROĞLU (Afyonkarahisar) – Öyle bir şey demiyoruz. Öyle bir şey yok.

PERVİN BULDAN (Devamla) – Ve en sonunda ülkesinin taşına toprağına, tarihine sahip çıkanları da bölücü olarak addettiniz Sayın Bakan. İsterseniz size hatırlatalım: Siz çevre ve ormandan sorumlu Bakansınız. Sizin göreviniz ise ülkemizin doğal varlıklarını korumak. Siz sadece bunun için varsınız, talancılığa kılıf uydurmak için değil. Hasankeyf için Başbakanın söylediklerini tekrar etmek sizi iyi bir Bakan yapmaz.

Başbakan kendince en iyi çevreci lafı Hakkâri’de yaptı, Şemdinli’de bombalanan dükkânlara su götürdüğünü söyledi. Ülkemin bu acılı bölgesinde sivil halkımızın dükkânlarına devlet görevlilerince bomba atılıyor, canları, malları yağmalanıyor, bu katiller hiçbir cezaya çarptırılmıyor, Sayın Tayyip Erdoğan oraya gidip bu halkın gözünün içine baka baka “Size hizmet ettim, bombalanmış dükkânlarınıza su götürdüm.” diyor. Şemdinli devlet görevlilerince bombalanırken “Sonuna kadar gideceğiz.” diyen Başbakan dosyayı rafa kaldırdı, katilleri mükâfatlandırdı. Şimdi Hasankeyf konusunda Çevre Bakanı “Başbakan söz vermiş, Hasankeyf’e bir şey olmayacak.” diyor. Böyle söze kim güvenir? Başbakanın verdiği sözleri ne kadar tuttuğu ortada, sizin ne kadar koruyucu olduğunuz da bellidir. Sayenizde ormanlarımız da talan edilmekte, ülkemizin her yıl ciğerleri yanmaktadır. Ormanlar için yangın ve işgal anlamına gelen 2/B’lerle ilgili yasal hazırlıkları siz yaptınız. Antalya’nın en gür ormanlarına sahip Belek’te beş bin ağaç kesildi ve siz sadece seyrettiniz.

Türkiye’de orman yangınları 2006 yılına göre 2 kat arttı ki bu orana Doğu ve Güneydoğu Bölgemizde güvenlik gerekçesiyle yakılan ormanlar dâhil değildir. Bu sene de aynı şekilde yine. Operasyon bölgesinde çıkan orman yangınları bölgede yıllardır yaşanmaktadır. Tabii, Çevre ve Orman Bakanı Sayın Eroğlu bu yangınların olmadığını ifade etmektedir. Orman yangınlarına müdahale ve yanan ağaçların yerine ağaçlandırma yapılması noktasında ülkemiz bizzat Çevre Bakanının kendisi tarafından bölünmektedir, ülkenin doğusu kendi kaderine terk edilmektedir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; AKP Hükûmeti enerji ihtiyacı gerekçelerini öne sürerek Türkiye’yi çok tehlikeli bir nükleer maceraya sürüklemektedir. Nükleer enerji pahalı ve risklidir. Ülkede her gün gün yüzüne çıkmış onlarca tehlikeli atık varilleri çözüme kavuşturulamamışken nükleer atıkların ne yapılacağı çok önemli sorundur. Kaldı ki nükleer enerji nükleer silahlanmanın arifesidir. Oysa bir başka seçenek mümkündür. Türkiye, yaşanılabilir bir dünya ve ülke için gerekli olan alternatif enerji kaynaklarına sahiptir.

Enerji Bakanlığının hazırlatmış olduğu rüzgâr atlası Türkiye'nin rüzgâr enerjisi kapasitesinin tahmin edilenden 5 kat fazla olduğunu göstermiştir. Türkiye, 31.500 megavatlık jeotermal potansiyeli ile dünyanın 7’nci, Avrupa’nın ise 1’inci ülkesi konumunda. Yıllık güneşlenme süresi iki bin altı yüz kırk saat olan Türkiye, potansiyelinin yüzde 5’ini bile kullanamıyor. Oysa ülkemiz 80 milyon ton petrole eşdeğer güneş enerjisi potansiyeline sahip. Bu nedenle temiz enerji kaynaklarına yapılacak yatırımlar hem ülke ekonomisine hem insanlarımıza ve hem de çevre sağlığına büyük katkılar sunacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bildiğiniz gibi su yaşamsal bir öneme sahiptir ve vazgeçilmezdir. Üretilmesi ya da yerine bir başka şeyin konulması olanaksızdır. Bu nedenle yeryüzündeki her canlı su üzerinde vazgeçilemez, devredilemez eşit bir doğal hakka sahiptir. İşte bu nedenle de suyun kamusal bir önemi vardır. Bugün su üzerine özelleştirme çabalarının yoğunlaşması insanların yaşam haklarının onlara satılması anlamına gelmektedir. Su konusunda ülkemizde bulunan basiretsiz su yönetimi su sıkıntılarına kaynaklık etmekle beraber suda özelleştirme yoluna doğru gidildiğine de işaret etmektedir. Ülkenin bütün varlıklarını satmakta sınır tanımayan AKP Hükûmeti akarsularımızı dahi satışa çıkarmayı planlamaktadır. Bu noktada Beşinci Dünya Su Forumunun İstanbul’da yapılması oldukça anlamlıdır.

Devletin görev ve sorumluluklarının önemli bir bölümünden vazgeçmek istemesi, bu görev alanlarını özel sermayeye açması, elli üç yıllık bir kurum olan ve ülkemize çok önemli katkılar sağlayan DSİ’yi de etkilemiştir. Su yönetiminde yılların birikimine sahip olan Devlet Su İşlerinin tasfiyesine start verilmiştir.

AKP İktidarı döneminde DSİ bölge müdürlerinin yüzde 120’si, daire başkanlarının yüzde 100’ü, şube müdürlerinin yüzde 87’si, mühendis olarak görev yapan 270 personelin büyük bir çoğunluğu sürgün edilmiştir, yönetici konumunda görev yapan personelin yüzde 74’ü değiştirilmiştir. DSİ genel teşkilatında genel idare hizmetleri ve teknik hizmetler sınıfından olmak üzere toplam 2.260 personel emekli edilmiştir. Görevlerinden alınan, yerleri değiştirilen ve emekliye zorlanan personel sayısı ise 3.171’dir. Anlayacağımız, AKP İktidarı DSİ’de politik bir kadrolaşmaya giderek DSİ’nin beynini almıştır.

Devlet yatırım bütçesinin yaklaşık dörtte 1’ini kullanarak hizmet veren DSİ, yapılan yasa ve anayasa değişiklikleriyle genel bütçeye dâhil edilmiş, temel görevlerinden uzaklaştırılmıştır. Önceki yıllardan kalan projelerin tamamlanması için DSİ Genel Müdürlüğüne yedi yıllık bir süre tanınarak bu alandaki özelleştirmenin alanı açılmıştır. AKP İktidarı döneminde DSİ tarafından sadece 513 megavat HES potansiyeli yaratılmış, bu da zaten önceki dönem hükûmetlerinin projeleriyle mümkün olmuştur.

Diğer yandan, şehir sularının DSİ’den alınarak yerel yönetimlere verilmesi, su yönetimini baltalamıştır. Başta büyük kentlerimiz olmak üzere suyun dağıtımında ve daha da önemlisi halka sağlıklı su eriştirilmesi noktasında ciddi sıkıntılar ortaya koymuştur. Ülkemizin başkentinde dahi vahim bir su sorununun yaşanması, ülkemizin su politikasının ne düzeyde olduğunu gözler önüne sermektedir. Ankara’da çeşmelerden âdeta zehir akmaktadır. Ankara Büyükşehir Belediyesi Ankara suyunu birinci kaliteden ikinci kaliteye düşürmüş, sodyum, sülfat ve klorür değerlerini sınır değerlerine çekmiştir. Onlarca köy ve kentin kanalizasyon ve yüzlerce fabrikanın endüstriyel atıklarını taşıyan Kızılırmak suyu ile ilgili yayınlanan raporlarda Ankara’ya ulaştıktan sonra suda ya mikrobik durumlar tespit edilmiş ya da aktif klor miktarı sınır değerinin üzerinde bulunmuştur. Gökçek’in bu konuda kendisine düşen bir sorumluluk bulunmadığını söylemesi, açıklamadan halka gizlice arsenikli su içirmesi ise tam bir aymazlık örneğidir.

Değerli milletvekilleri, son verilere göre Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı yıllık 1.500 metreküptür. Dünya su tüketiminin zaten gerisinde olan ülkemizde nüfus artışıyla beraber 2030 yılında bu miktar bin metreküpe düşecektir, tabii mevcut kaynaklarımız tam olarak korunabilirse. Fakat ülkemizde şebeke suyuna verilen 6 milyar ton suyun 3 milyar tonunun musluklara varmadan sızıntılarda kaybolduğunu düşünecek olursak durum pek de iç açıcı görünmemektedir.

Suyun Mersin’de yüzde 65, Ankara’da yüzde 58, İstanbul’da yüzde 35 ve İzmir’de ise yüzde 44’ü kayboluyor. Yıllık 501 milyar metreküp düşen yağışların 274 metreküpü buharlaşıyor. Oysa içme suyu şebekesindeki kaybın sadece yüzde 20 azaltılması hâlinde bile 1,8 milyar ton su halkın kullanımına sunulabilir. Sadece kaçak su kullanımı ve sızıntıların engellenmesi ile İstanbul ve Ankara’nın iki yıllık su ihtiyacı karşılanabilir. İşte tüm bu nedenlerle, su yönetimi konusunda hiçbir politikası olmayan AKP Hükûmetini, ivedilikle bir yönetim birimi oluşturmaya ve halkın yararı gözetilerek su politikaları oluşturulması ve gerekli önlemlerin alınması noktasında göreve çağırıyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; savaş en büyük ekolojik yıkımdır. Savaş sadece meydana gelen ölüm ve yaralanmalarla değil, meydana getirdiği yıkıcı hasarlarla da çevresel yıkıma neden olur. Birleşmiş Milletlere göre bugün yaşanan hava kirliliği, toprak kirliliği, yer altı ve yer üstü su kaynakları kirliliği, tehlikeli atıklar gibi çevre sorunlarının yüzde 34’ü savaşlar ve savaş hazırlıklarından kaynaklanmaktadır.

Ülkemizde otuz yıldır yaşanmakta olan savaş ortamı da toplumsal ve ekolojik yıkıma neden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir. Her operasyonda, her çatışmada binlerce can yitirdik. Nükleer yakıtla çalışan savaş uçaklarının her uçuşunda havaya yüz binlerce yıl yok olmayacak kimyasal atık bırakılmaktadır. Bir F-16 savaş uçağının bir saatlik uçuşunda, ortalama bir araba kullanıcısının iki yıllık yakıtı harcanarak hava muazzam bir şekilde kirletilmektedir. Dağa, taşa bırakılan her bomba havayı ve toprağı zehirlemektedir. Ülkemizde sürekli düzenlenen operasyonlarda uçaklardan atılan her bomba patladığında 3 bin ile 5 bin derece arasında bir sıcaklık yaratılıyor ki bu bölgedeki canlılarla beraber toprağın alt katmanlarının da kavrulmasına neden oluyor ve bu toprağın işlenebilmesi için bombalandıktan sonra en az bin beş yüz ile yedi bin dört yüz yıl arası bir sürenin geçmesi gerekiyor.

Operasyonlar sırasında kullanılan modern silahlar aynı zamanda tahrip güçleri kadar içerdiği kimyasallarla da öldürücüdür. Hâlâ temizlenmeyen binlerce kara mayını her yıl onlarca çocuğumuzun canını almakta, sakatlanmalara neden olmaktadır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Pervin Buldan (Iğdır). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 20 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/pervin-buldan-23-2008-12-20-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
