# 2005 mali yılı bütçe kan.tas. son gün tümü üzerinde

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti, Siirt)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim
- **Tarih:** 28 Aralık 2004
- **Gündem:** 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/recep-tayyip-erdogan-22-2004-12-28-2005-mali-yili-butce-kan-tas-son-gun-tumu-uzerinde

> Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti), 28 Aralık 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2005 MALİ YILI BÜTÇE KAN.TAS. SON GÜN TÜMÜ ÜZERİNDE); konuşma 4.928 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Siirt) - Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye Büyük Millet Meclisimizi saygıyla selamlıyorum; siz saygıdeğer milletvekillerimizi ve sizlerin şahsında, temsil ettiğiniz milletimizin bütün fertlerini sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Türkiye Cumhuriyetinin 2005 Malî Yılı Bütçe Kanunu Tasarısı ve 2003 Kesinhesap Kanunu Tasarısı üzerindeki görüşmelerde, Hükümetimin ve AK Partinin görüşlerini ifade etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.

Sözlerime başlarken, Güney Asya'da meydana gelen elim deprem faciasında hayatlarını kaybeden tüm dost ve kardeş ülkelere başsağlığı diliyorum. Bu acıyı iyi bilen bir milletin fertleri olarak diliyoruz ki, Allah, hiçbir ülkeye, bu tür acılar yaşatmasın.

2005 yılı bütçesini uzun mütalaalardan, yorucu çalışmalardan sonra tamamladınız ve bu aşamaya getirdiniz. Yüce Meclisimizin iradesini en iyi şekilde temsil etmek, ülkemizin önünü açmak için her biriniz önemli katkılarda bulundunuz; sağ olunuz, var olunuz. 2005 yılı bütçesi, şimdiden ülkemize hayırlı olsun. Allah mahcup etmesin ve kolaylıklar versin diyorum.

Bu arada, eleştirileriyle, uyarılarıyla bize yol gösteren bütün arkadaşlarıma, muhalefet partilerimizin saygıdeğer sözcülerine özellikle teşekkür ediyorum.

Yol ve ufuk gösterici eleştirilere, itiraz ve uyarılara özellikle teşekkür borcumuz var, çünkü iktidarıyla muhalefetiyle bizler bu milletin hizmetindeyiz.

Bu büyük ülkeye teşekkür borcumuzu, minnet borcumuzu ödemek için öncelikle medenî bir uzlaşma diline ve geleneğine ihtiyacımız var.

Diyalog, uzlaşma, mutabakat, müzakere kültürünü siyasetimizin temel üslubu haline getirmek, bunu kalıcı kılmak zorundayız.

Zira, bu eksiklik, Türkiyemize çok uzun yıllar kaybettirdi, telafisi mümkün olmayan yıllar kaybettirdi ve bu kayıpları ülkemize yaşatanların, işte, şu anda, ne durumda olduklarını hep birlikte biliyoruz.

Uzlaşma, tartışma, eleştiri, uyarı, mutabakat arayışı, müzakere alışkanlığı herkesin aynı şeyi düşünmesi değil, aynı doğruyu araması, aynı hedefe yönelmesi ile mümkündür.

3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra ülkemizin demokratik kültürüne kazandırdığımız bu seviyeli diyalog zemini, bu uzlaşma kültürü, bugünden gelecek nesillere iftiharla bırakacağımız en önemli kazanım olacaktır.

İnanıyorum ki, hepimiz, demokrasi kültürünü özenle koruyacağız. Bu özeni, bu dikkati Türk siyasetinin geleneği haline getireceğiz. Zira, uzlaşma, diyalog, birlikte düşünme milletimizi öteden beri millet kılan en temel değerlerimizden biridir.

Son iki yıla büyük başarılar sığdırdık; ancak, en büyük başarılarımızdan biri, bu dönemde kavganın yerini aklın, çatışmanın yerini diyaloğun almasıdır.

Millet iradesinin temsil edildiği Yüce Mecliste aklın ve sağduyunun hakimiyetini sağlayan sizlere özellikle teşekkür ediyorum. Bundan sonra da bu büyük başarıyı kalıcı hale getirmek en büyük arzumuz olacaktır.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; bu konuşmam, bütçe esaslı olmakla birlikte, hem büyük Türkiye fotoğrafının tamamını görebilmek -bu vesileyle, fotoğrafın bütününü birlikte paylaşabilmek için- hem de bize yöneltilen sorulara cevap mahiyetinde olmak üzere uzunca bir özet olacaktır. Dolayısıyla, hem Türkiye tasavvurumuzu hem dünya tasavvurumuzu hem siyaset üretme şeklimizi hem de AK Parti İktidarı olarak iş görme biçimimizi özetlemem gerektiğini düşünüyorum.

Sözlerime, demokrasi kültürü, hoşgörü, uzlaşma ve diyalog zemininin temsilcisi ve sembolü olan Türkiye Büyük Millet Meclisine teşekkürle başladım. Zira, bunun esas olduğunu, "başardık" dediğimiz başarılarımızın sırrının burada olduğunu düşünüyorum. Millet öncelikli siyasetimizle, biz, yani bu Yüce Meclis, iki yılda sadece anlamsız kavgalara son vermekle kalmadık, Türkiye'nin büyüme iradesini, Türkiye'nin aklını, kolektif aklını harekete geçirdik.

Türkiye, yıllardır söylenen, ama, sadece söylemekle kalınan sorun alanlarında devrim niteliğinde reformlar yaptı. Bir hukuk ve adalet ülkesi olmak için attığımız bütün adımlar, sadece burada değil, bütün dünyada yankılar uyandırdı, karşılığını da buldu. Bizim siyasetimizle birlikte, sadece eski siyaset, eski siyasî aktörler devredışı kalmadı, eski üsluplar da devredışı kaldı. Artık, halkın vicdanında yara açan talihsiz beyanlar, halkı kamplara bölen yanlış işler, küçük menfaatlar için yapılan büyük tahrikler siyasî birer metot olmaktan çıktı. İşte, biz, bunun için siyaset üretiyoruz, slogan üretmiyoruz. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Bunun için "ben yaptım oldu" demiyoruz, her işimizde kılı kırk yarıyoruz.

Bunun için "siyaset ya da yönetim millete yaslanmalı, milletin rızasını almalı, milletin rızasının hilafına adım atmamalı" diyoruz.

İşte, bu yüzden, demekle, söylemekle yetinmiyoruz, sözlerimizin arkasında duruyoruz.

Değerli Başkan, değerli milletvekilleri; biz, bütün başarılarımızı bu aziz milletin hanesine kaydediyoruz. Bize düşen şerefiye payı, bize düşen onur ise bu ülkeye hizmet etmek, bu ülke çocuklarının yüzünü güldürmektir. Bu şeref, bu onur bizlere yeter.

Bize düşen, her tür ayırımcılığı kaldırmaktır, adaleti halktan esirgememektir, ülkeyi baştan başa kalkındırmaktır, Türkiye'yi muasır medeniyet hedefine ulaştırmaktır. Bu hedef bizim milletimize olan ahdimizdir.

Altını çizerek ifade ediyorum, halkın yüreğindeki ukdeler tam olarak çözülünceye kadar çaba harcayacağız.

Demokrasi, hukuk, adalet ve kalkınma hedeflerimizden asla şaşmayacağız.

Yasama olarak, yürütme olarak demokrasi yolunda devasa adımlar attık, sessiz devrimler gerçekleştirdik, Türkiye'nin dünyayla köprülerini hep birlikte kurduk; ama, bunlarla yetinmiyoruz ve diyoruz ki, daha yapacak çok işimiz var.

Cumhuriyetimizin ve demokrasimizin beşiği olan bu Mecliste, sizler, bu ülkeye, bu topluma yeniden büyük itibar kazandırdınız. Yetmez; daha yapılacak çok iş var. Halkımızın henüz çözülmemiş sorunları var. Bunları da bu çatı altında çözeceğiz. Bu çatı, bu kurum, kurumlardan bir kurum, herhangi bir kurum değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin gücü ve itibarı, milletimizin gücü ve itibarıdır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Meclisin saygınlığı, siyasetin, hukukun, demokrasinin, milletin saygınlığıdır. Zira, bu Meclis, her şey bir yana, istiklalimizin, bağımsızlığımızın, egemenliğimizin en büyük sembolüdür.

3 Kasım 2002'ye kadar çözüm üretemeyen siyasetçilerin elinde, itibarı, güvenilirliği yara alan bu büyük çatıya itibarını iade ettiğiniz için, ülkem adına, halkım adına siz saygıdeğer milletvekillerine ne kadar teşekkür etsem azdır.

Bu Meclis ki, yürütme ve yargının da yol güzergâhını belirleyen millet iradesinin temsilcisi olarak toplumun bütün fertlerinin hak ve hukukunu korumak için, Anayasa dahil bütün metinleri hazırlayan, devlet- toplum bütünleşmesini sağlayan, milletin kalbinin attığı en üst iradeyi temsil eden bir Meclistir.

İşte, bu Meclis, bu en üst irade, çıkardığı yasalarla, gerçekleştirdiği ak devrimlerle hem siyasete hem ülkemize kaybetmek üzere olduğu itibarı yeniden kazandırdı; bunu sizler yaptınız.

Bu Meclis, demokrasi ve hukuk yolunda kararlı iradesini ortaya koymasaydı, 17 Aralık ya da önümüzdeki 3 Ekim 2005 olmayacaktı.

Yeri gelmişken belirteyim ki, 3 Kasım 2002, takvim yapraklarında günlerden bir gün olmadığı gibi, 3 Ekim 2005 tarihi de günlerden bir gün olmayacaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Hatırlarsanız, 2003 yılı bütçesini, ilk bütçemizi hazırladığımızda bize en çok sorulan sorulardan biri şuydu: Kaynak nerede? O zaman demiştik ki, kaynak, AK Partidir; kaynak, Türkiye'dir. (AK Parti sıralarından alkışlar) İşte kaynak, işte Türkiye.

İşte, sorun çözme melekelerini yitirmiş bir Türkiye'den, AK Parti İktidarının, beyaz reformlarına, ak, sessiz devrimlerine.

İşte, refahın önşartı demokrasidir, ak siyasettir iddiamızın bu ülkeye kazandırdıkları ortadadır.

Hatırlarsanız, 2004 yılı bütçemizi hazırlarken demiştik ki; adalet, millî bir meseledir. Hukuk devleti, millî bir meseledir. Sosyal barışın korunması, millî bir meseledir. Millet ile devletimizin aynı yöne bakması, en büyük millî bir meseledir. İşte, millî meselelerimize ne kadar sahip çıktığımızın, işte, sözlerimizin arkasında ne kadar durduğumuzun ispatı budur.

Şimdi, yeni bir başlangıç yapıyoruz, yeniden kolları sıvıyoruz. Önümüzde bütün meselelerimizi hal yoluna koymanın yanı sıra, Avrupa Birliği sürecini itinayla yönetmek gibi bir sorumluluğumuz var. İnanıyorum ki, siz saygıdeğer milletvekilleri, bugüne kadar olduğu gibi, hiçbir özveriden kaçınmayacaksınız.

Artık, tek hedefe kilitlenmiş, tek yürek olmuş, birlik ve beraberliğini âleme ilan etmiş, özgüven sorunu yaşamayan bir Türkiye istiyoruz.

Falanca meselesi, filanca meselesi olan, meselelerini konuşmayan, her zeminde mahcup edilmek istenen, zaafları istismar edilen, zaaf alanları üzerinde siyaset yapılan, millet bilinci yara alan, halkının aidiyet duygusu zedelenen bir ülke değil, bütün meselelerini sağlam bir iradeyle çözmeyi tek meselesi haline getiren, tek yürek haline gelmiş bir Türkiye; işte, bunu hedefliyoruz.

Allah'ın izniyle ve yardımıyla, bu birliğin, bu büyük gücün doğurduğu kuvveti daha çok harekete geçireceğiz.

Eğer, biz, kardeşlik hukukumuzu zedelemezsek, şımarmazsak, kibirlenmezsek, istikametimizi şaşırmazsak, önceliklerimizi, var oluş gayemizi unutmazsak; eğer, biz, yoksulu gözetirsek, alınteri dökersek, sosyal yaraları kapatırsak, gayret edersek başarmış olacağız. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Hiç ama hiç unutmayalım ki, esas başarımız da var oluş gayemize, zeminimize, Türkiye ve dünya tasavvurumuza bağlı kalmak, bu bağı güçlendirmek olacaktır. Bizim siyaset felsefemiz, siyaset zeminimiz, mefkuremiz budur; sonuna kadar, son nefese kadar sorumluluk. Bunun için küçük menfaatların esiri olmayacağız, büyük ideallerimizi küçük hesaplara feda etmeyeceğiz. Ülkenin gelecek perspektifini asla kaybetmeyeceğiz.

Devlet millet kaynaştırmasını pekiştirmek en büyük önceliğimiz olacaktır. Devlet millet birlikteliğinin ne kadar büyük bir servet ve sermaye olduğunu, ne kadar büyük bir hazine olduğunu AK Parti İktidarının iki yılı herkese gösterdi.

Halka güvendik ve halkımız da bize güvendi. Bu kadar yalın, açık ve basit bir formülle siyaset üretiyoruz. Halka rağmen siyaset izlemiyoruz. Attığımız her adımda toplumsal mutabakatı esas alıyoruz. Ülke fotoğrafının tamamına bakıyoruz. Dünyadaki bütün adımları, hareketleri dikkatle izliyoruz.

Bu bakışın, buna göre ülkeyi yönetmenin sonucunu, sadece iki yıllık sonucunu sizlere açıklıyorum: Evet, artık, Türkiye küresel bir güç olma yolundadır. (AK Parti sıralarından alkışlar) Çünkü, artık, Türkiye, dünyayla eşit şartlarda konuşuyor. Ekonomiye bakın, dışpolitikaya bakın, toplumsal dokunun sağlamlaşmasına bakın, toplumun değişen gündemine bakın, umutların yeşermesine bakın; göreceksiniz ki, bütün alanlarda bu siyaset, artık, yansıma alanını buluyor. Ekonomik hayattaki her adım, her hareket, siyasî istikrara ve güven ortamına bağlıdır; bunu unutmayalım.

Devalüasyonlu günleri hatırlayın, dalgalanan dövizleri hatırlayın, moratoryum endişelerini hatırlayın, Türkiye'nin iç ve dışborçlarının bir günde katlandığı günleri hatırlayın!.. "Hatırlayın" dedim ama, isterseniz hatırlamayın, biz o günleri unutalım, geride bırakalım. (AK Parti sıralarından alkışlar) Zira, az kaldı...

O günlerde ne oluyordu; siyaset ne kadar yamalıydı, kurumlar ne kadar yaralıydı, yolsuzluk ne kadar sıradan hale gelmişti!.. Her gün yeni bir skandal patlak veriyordu, siyaset her gün itibar kaybediyordu. Her gün umutlar azalıyor, eriyordu.

İşte, Türkiye'ye defalarca kalp sektesi yaşatan o ekonomik krizler, siyasî krizlerin sonucuydu; bugünkü ekonomik başarı da, bugünkü siyasî güven ortamının eseridir.

Kaldı ki, bu siyasî istikrar ortamına göre bu ekonomik başarımızı da yeterli görmüyoruz; bugünleri de geride bırakacağız.

Evet, AK Parti İktidarında Türkiye'nin kalbi saat gibi işliyor; ne dolar ne döviz dalgalanıyor ne de siyaset çalkalanıyor; çünkü, AK Parti İktidarında ritim bozuklukları, siyasî kan uyuşmazlıkları yok. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Halktan gelen taleplere en duyarlı parti, en duyarlı kadrolar işbaşındadır.

3 Kasımdan bu yana ekonomide aldığımız mesafe, demokraside, hukuk devleti yolunda aldığımız mesafeye paraleldir. Daha çok mesafe almak, daha çok menzile yaklaşmak zorundayız.

Değerli Başkan, değerli arkadaşlarım; artık, güven ortamındayız; artık, toplumun hiçbir kesimi diğerlerini samimiyet testinden geçirmiyor. Bunun altını çiziyorum. Toplumun bütün kesimlerinde muazzam bir sinerji doğuyor. Millet olarak nelere muktedir olduğumuz, hangi hedeflere yöneldiğimiz konuşuluyor. Unutmayalım ki, biz, millet olma sürecimizi bin yıl önce tamamladık; binlerce yıllık devlet geleneğimiz var.

Biz, şu senin millî hassasiyetin, şu da benim millî hassasiyetim diye bir şeyi asla kabul etmiyoruz. Bu ülke, bu millet, bu vatan, bu toprak, bu bayrak, bu özgürlük, bu istiklal bizim, hepimizin. Bu, böyle bilinmelidir. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Hepimiz yürekten hissediyoruz bu aidiyeti; daha çok hissedecek, daha çok seveceğiz ülkemizi. Vatandaşlık bilincine halel getiren bütün mayınlı alanları temizleyeceğiz. Bu, böyle biline. Bu süreçte Türkiye'nin iddialarını gerçekleştirmek durumundayız.

Özellikle önümüzdeki dönemde kamu yönetimi anlayışımızı yeniden yapılandırmaya mecburuz; verimli olmaya, üretime mecburuz.

Medeniyet iddiamız boş bir iddia olamaz. Bu aziz milletin tarihinde yeni bir dönem başlıyor. Buradan, aydınlarımıza, bilim adamlarımıza, bu ülkenin ufkunu açmaya katkı sağlayacak herkese sesleniyorum: Önümüzdeki süreci, lütfen, derinlemesine analiz edelim.

Dikkat buyurun, Avrupa Birliği müktesebatı, bin yıllık medeniyetimizin, müktesebatımızın unsurlarından biri olacaktır. Bu yeni döneme tam bir hazırlık içerisinde olmalıyız; siyasetçimizle, sivil toplum örgütlerimizle, üniversitelerimizle, sanayimizle, işçimizle, işverenimizle, üreticimizle, ihracatçımızla, sanatçımızla, medyamızla, diplomatımızla, güvenlik görevlimizle her alanda hazırlıklı olmalıyız. Bu süreci beraber yöneteceğiz.

Özgürlükler, insan hakları, hukukun üstünlüğü, demokrasinin en geniş manada kavranması, hepimizin elimizi taşın altına koymamıza bağlıdır. Bunlar lütuf değildir, bunlar haktır. Bunu lütfen böyle bilelim.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye, farklı kültürlerin asırlardır bir arada yaşadığı zengin bir geçmişe, tarihî tecrübeye ve büyük bir birikime sahiptir. Bu topraklar üzerinde tarihe damgasını vuran nice medeniyetler yükselmiştir; o medeniyetlerden geriye bugünlerimize ışık tutan nice iz kalmıştır. Bu zengin geçmişi ve üç kıtayı birbirine bağlayan stratejik konumuyla ülkemiz, bugün dünyanın en önemli merkezlerinden biri olarak görülmekte, gösterilmektedir. Bugün dünya genelinde yaşanmakta olan gelişmeler, Türkiye'nin bölgesel ağırlığının giderek artmakta olduğuna işaret etmektedir.

Hükümet olarak, tarihin bu döneminde, bölgemize ve insanlığa karşı sorumluluklarımızın artmakta olduğunun bilinci içerisindeyiz. Bu bilinçle hareket ederek, ülkemizin millî menfaatlarına, tarihî sorumluluklarına ve sahip olduğu engin birikime uygun yeni bir diplomatik perspektif geliştirmek konusunda hassasiyet gösterdik. Türkiye'nin büyüklüğüne, milletimizin sahip olduğu büyük birikime yakışan ve tarihî sorumluluklarımıza sahip çıkan bir aktif barış stratejisi geliştirdik; adımlarımızı bu doğrultuda attık. Çatışma kültürünün kana ve acıya boğduğu bir dünyada, barışı ve esenliği savunmak adına, Türkiye'nin tarihten bugüne kadar taşıdığı engin birikimiyle oynayacağı önemli roller olduğuna inandık.

Bugün yaptığımız her dış seyahatte, katıldığımız her uluslararası toplantıda, her diplomatik zeminde sevinerek müşahede ediyoruz ki, Türkiye'nin yıldızı parlamaktadır.

Tezlerimizi iyi anlattığımızda, dersimize iyi çalıştığımızda, samimî ve kararlı bir duruş gösterdiğimizde, birçok meselede mesafeler alabildiğimizi de görme imkânına kavuştuk.

Türkiye'nin yeni bir anlayışla, yeni bir enerjiyle hayata geçirdiği bu yeni barış diplomasisi, kısa zamanda dünya kamuoyunun da dikkatini çekti ve takdir gördü.

İki yıl içerisinde yaptığım dıştemaslar sırasında, Türkiye'nin dış itibarının günden güne nasıl yükselmekte olduğunu, etki gücümüzün nasıl artış gösterdiğini bizzat müşahede ettim.

Bugün, Türkiye, bulunduğu hemen her uluslararası zeminde, kendi menfaatlarını en gür şekilde savunan, problemlerinin üstüne cesaretle gidebilen ve inisiyatif alabilen bir diplomatik duruşa sahiptir. Bu duruşu göremeyenler, dünya medyasını daha yakından izlemelidirler.

Değerli milletvekilleri, 17 Aralıkta Brüksel'de alınan kararla, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda yeni bir dönemin kapıları açılmış oldu. Türkiye, kırkbir yıllık Avrupa Birliği hedefine ulaşma konusunda bir altın fırsat yakalamış durumdadır.

Bu karar, sadece Türkiye için değil, farklı kültür ve değer yapılarını bir araya getirme idealine zemin hazırlaması bakımından Avrupa Birliği için de çok değerli bir fırsattır.

17 Aralık zirvesinden çıkan bu kararla, günümüzde dünyayı toza dumana bulayan çatışma kültürünün geriletilmesi ve dünyaya yeni bir barış umudu aşılanması yolunda önemli bir adım atılmıştır.

Hükümet olarak, farklı kimlikler, kültürler ve inançlar arasındaki gerilimin tırmanmakta olduğu bir dünyada, Avrupa Birliği zemininde gerçekleşen bu buluşmayı son derece önemli görüyoruz. Farklı kültür ve inançlardan gelen insanların evrensel değerler çerçevesinde bir arada yaşama, birbirini tanıma ve birbiriyle zenginleşme yolunda edineceği bu büyük tecrübeye değer veriyor, dünyanın geleceği adına umut bağlıyoruz; çünkü, biz, özdeğerlerimizi, insanlık adına benzer tecrübeleri bizzat yaşayarak zenginleşmiş, olgunlaşmış, aydınlanmış bir geçmişten bu gücü alıyoruz.

Üç kadim dinin mensuplarının asırlar boyunca dostça, kardeşçe paylaştığı bir tarihten ilham alıyoruz.

Doğu ile Batı'yı birbirine bağlayan, üç kıta arasında köprü olan, farklı inanç ve kültürleri bir bütünün ayrılmaz parçaları haline getiren bu medeniyet mirası, inanıyorum ki, savaşla kavrulan bir dünyaya da serinlikler taşıyacaktır.

İnsanlığın geleceği adına kurduğumuz bu barış ve dostluk hayalinin Avrupa Birliği zemininde mâkes bulacağına, bu zengin medeniyet perspektifinin insanlığa yeni açılımlar kazandıracağına inanıyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 17 Aralıkta Brüksel'de gerçekleştirilen Avrupa Birliği Hükümet ve Devlet Başkanları Zirvesinden çıkan sonuç, Türkiye'nin kırkbir yıllık üyelik hedefine ulaşması yolunda görünür bir vizyon ortaya koymuştur.

Bu zirveden sağladığımız en önemli kazanım, üyelik müzakerelerine başlanılması için net bir tarih alınması, ikinci bir karara ihtiyaç duyulmaması ve hedefin tam üyelik olarak açıkça tespit edilmiş olmasıdır.

Aranızda bizzat şahit olan arkadaşlarım var; Brüksel'de oldukça çetin geçen yoğun görüşmelerimiz oldu. Bu görüşmeler sonrasında karşılıklı gayretlerle bir uzlaşma zeminine ulaştık.

Avrupa Birliğinin yeni katılımlarla genişleyen yapısı, gerek Birliğin iç dengelerini, gerekse karar alma mekanizmalarını oldukça karmaşık bir hale getirmiş bulunuyor.

Öte yandan, adaylık yolundaki bir ülke olarak Türkiye, gerek nüfusu, gerek ekonomik ve coğrafî büyüklüğü, gerekse kültürel değerleri bakımından Avrupa Birliğine sonradan üye olacak ülkeler arasında en fazla dikkat gerektirenidir.

Bütün bu sebeplerle, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki görüşmelerde uzlaşma noktasının bulunması benzer süreçlere göre daha fazla zaman gerektirebiliyor.

Ancak, Brüksel Zirvesinde de görüldüğü üzere, makul ve gerçekçi yaklaşımlarla, samimî çabalarla tarafları memnun edecek çözümlere ulaşılabiliyor. Mesele, siyasetin bir netice alma sanatı olduğunu unutmamaktır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Ulaştığımız nokta böyle bir noktadır ve bu gerçeği görmemekte ısrar edenlerin iddiaları asılsız ve mesnetsizdir. Bu kararlarla Türkiye'nin menfaatlarına gölge düşürüldüğü iddiası kesinlikle gerçekle bağdaşmamaktadır.

Burada şu önemli konuyu dikkatlerinize sunmak istiyorum: Bu önemli zirveden bizim beklentilerimizin aksine bir sonuç çıksaydı ve biz Brüksel'den tarih almadan dönseydik ne olurdu sorusunu herkesin kendine sorması ve hakkaniyeti elden bırakmadan muhasebesini yapması gerekir.

Böylesine önemli bir konuda siyaset bütünlüğünü arızaya uğratma gayretlerinin nasıl bir gerekçesi olabilir; bunu da kamuoyunun takdirlerine bırakıyorum.

Bu tarihî kararlar en şeffaf haliyle ortadayken, bazı gözlerin gerçekleri görmekte bu kadar zorlanması sadece görme zafiyetiyle açıklanabilir ki, maalesef Türk siyaseti geçmişi itibariyle bu manzaraya çok alışıktır.

Dileriz, Türkiye'nin bir uçtan bir uca yenilenmeye hazırlandığı bu dönemde, Türkiye'nin hızına yetişemeyenler de zihniyetlerini yenileme imkânını bulurlar.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 17 Aralık kararlarına ilişkin olarak uğradığımız en haksız eleştiri Kıbrıs'la ilgilidir. Hükümet olarak Kıbrıs'ı bir millî mesele olarak gördüğümüzü ve Türk tarafının menfaatlarına gölge düşürecek herhangi bir girişime göz yummayacağımızı defalarca ifade ettik.

17 Aralık sonrasında gerek bizim açıklamalarımızda gerekse resmî bildiride, gümrük birliğini 10 yeni üye ülkeye teşmil etme kararının hiçbir şekilde Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanıdığımız anlamına gelmediği ifadesi açık olarak yer almıştır.

Ancak, bu ülkede, maalesef, sağır sultanın duyduğunu dahi duyamayan, anlayamayanlar var hâlâ. Herkesin bir an önce kavraması gereken bir gerçek var; çözümsüzlük politikalarında ısrar ederek, pasif kalarak, savunma psikolojisiyle hareket ederek, Ada'daki Türk menfaatlarını daha fazla koruyamayız.

Türkiye bu konuda inisiyatif kullanarak, cesaretli adımlar atmak ve hep bir adım önde olmak durumundadır. 2004 yılı içerisinde Kıbrıs konusunda ardı ardına attığımız adımlar ve bu adımların diplomatik kazanımları ortadadır.

Bakınız, burada, çok açık, net olarak bir gerçeği, ben, tekrar huzurlarınıza getirmek istiyorum; o da, ağırlıklı olarak, 24 Nisan referandumundan sonra Sayın Annan'ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine yapmış olduğu açıklamadır.

Bu raporunda Sayın Annan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak, şimdiye kadar hiç görülmemiş şekilde, Kıbrıs Türklerinin durumunu tüm dünyaya duyurmaktadır; Kıbrıs Türklerine baskı uygulamak veya onları dünyadan tecrit etmek için hiçbir gerekçe kalmadığını kayda geçirmektedir. Kıbrıs Türk tarafının kalkınmasını engelleyen ve onları dünyadan tecrit eden uygulamalara son verilmesini istemekte ve bu çerçevede, uluslararası camiaya ve Güvenlik Konseyine kuvvetli bir çağrıda bulunmaktadır. Kıbrıs'ta kalıcı bir çözümün, siyasî eşitlik ve ortaklık temeline dayalı olması gerektiğini vurgulamakta, çözüm planının başarısızlığa uğramasının sorumluluğunu, Kıbrıs Rum tarafına yüklemektedir.

Rumların, sadece Annan Planını değil, esasen, çözümü reddettiklerini de kayda geçirmekte, Rum tarafının tutumunu sorgulamakta ve bunun, ciddî bir değerlendirme gerektirdiğini vurgulamaktadır. Bununla da kalmayan Genel Sekreter, Rum tarafının müzakerelerdeki ve sonrasındaki tutumunu kuvvetli şekilde eleştirmekte, Rum liderliğinin müzakere öncesindeki vaatleriyle çelişen davranışlarda bulunduğuna dikkat çekmektedir.

Son olarak, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türk tarafının ise, müzakereler öncesinde, sırasında ve sonrasındaki yapıcı tutumunu açık ifadelerle kayda geçirerek, bu tutumu takdirle karşıladığını beyan etmektedir. İşte, bu, diplomatik bir değerlendirmenin, raporun, bugüne kadar olmadığı şekliyle, tam tersiyle, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin kayıtlarına girmesidir.

Değerli arkadaşlar, eğer, olay, Lahey'de buradan düşünüldüğü gibi devam etseydi, belki, bugün bu noktalara da gelmeyebilirdik.

Bir diğer nokta da şu: Burada şahsımla alakalı olarak Sayın Baykal bir ifadede bulundular. Öyle zannediyorum ki, ya gazete haberi kendilerini yanıltmış oldu veyahut da burada yanlış bir kaynaktan bu haberi aldılar. Bir defa, benim kullandığım ifade o değil; ifadenin aslını ben kendilerine burada açıklayayım: "Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği, Kıbrıs'taki güney ve kuzey gerilimine feda edilemez." Benim ifadem budur. (CHP sıralarından "Haber doğru" sesleri)

ALİ TOPUZ (İstanbul) - Ee, doğru!..

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) - İkincisi, Türkiye'nin...

Çatışma başka bir olaydır, gerilim başka bir olaydır. Lütfen, bunları aynı yere oturtmayın; bu bir. İkincisi... (CHP sıralarından "Oo" sesleri)

Değerli arkadaşlar, ben, size, söylediğimi açıklıyorum, sözün sahibi benim, kayıtları, her şeyi bende mevcut.

ALİ RIZA BODUR (İzmir) - Biz de doğru anlamışız.

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) - Ben sözün sahibi olarak anlatıyorum, kabul edersiniz veya etmezsiniz. Bu Yüce Parlamentoda bu kibarlık, bu güzellik, öyle zannediyorum ki, bizleri neticeye götürmede çok daha faydalı olacaktır.

"Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ve Kuzey Kıbrıs Türklerinin var oluş davası, statükoya feda edilemez" dedim ve değerli arkadaşlar, böylece hem Türkiye'nin Avrupa Birliği perspektifini koruduk hem de çözüm politikasıyla Kıbrıs Türklerinin, bütün bu olaylarda her zaman bir adım önde olması tezini her yerde dile getirdik.

Tabiî, burada, bir gerçeği vurgulamakta yine hassasiyet göstermem gerekiyor: Kıbrıs'la ilgili duyarlılık konusunda, eğer biz, 24 Nisan öncesi muhalefetin takındığı tavrı takınmış olsaydık, bugün dünyada herkes bizim aleyhimizde bir tavrın içerisinde olacaktı; ama, şimdi kimse, kalkıp da Kıbrıs'taki bu tavır nedeniyle bize "siz gene işi yokuşa sürdünüz" diyemiyor. Tam aksine "burada işi Güney Rum tarafı yokuşa sürdü" diyorlar. Olayın büyüklüğü o kadar ki, bakınız, yıllar yılı devlet olamayan, yıllar yılı sadece Türkiye tarafından devlet olarak tanınan bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti var ve yine iftiharla söylüyorum ki, hamd olsun, bizim dönemimizde İslam Konferansı Örgütüne, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bir Müslüman cemaat olarak değil, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti olarak katılmıştır... Kuzey Kıbrıs Türk Devleti olarak katılmıştır. (AK Parti sıralarından alkışlar)

CANAN ARITMAN (İzmir) - Önemli değil...

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) - Diplomasiyi biraz öğrenirseniz bunun ne derece önemli olduğunu anlarsınız. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Türkiye, bugün, bütün dünya tarafından bu meselede çözüme yakın olan taraf olarak görülmekte ve sempatisini sürdürmektedir.

Bu yeni dönemde de dayatmalara asla rıza göstermeden, millî menfaatlarımızdan asla taviz vermeden, Ada'ya kalıcı barışı getirecek çözüm arayışımızı aktif biçimde sürdüreceğiz.

Hükümet olarak Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin iyi niyet misyonu doğrultusunda gösterdiği çabaları destekliyoruz.

Önümüzdeki dönemde, yine Birleşmiş Milletler çatısı altında Ada'daki iki tarafın eşit statüde olacağı ortaklık temelini esas alan çözüm arayışlarına etkin olarak katılacağız. Bu konuda Avrupa Birliğinin de çözüm sürecine, hakkaniyeti gözeterek katkıda bulunmasını bekliyoruz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bildiğiniz üzere Amerika Birleşik Devletleriyle tarihsel derinliğe sahip ve ortaklık temeline dayanan çokboyutlu ilişkilerimiz sürmektedir. 2004 yılının ilk yarısı Irak krizi dolayısıyla ortaya çıkan bazı gerginliklerin aşıldığı ve ikili ilişkilerde dinamizmin yeniden yakalandığı bir dönem olmuştur. Bu dönemde iki ülke siyasî ve askerî temsilcileri arasında çeşitli temaslar gerçekleştirilmiş, problem yaşanan konular karşılıklı olarak masaya yatırılmış ve açıklığa kavuşturulmuştur. Buna ilave olarak ocak ayında Amerika Birleşik Devletlerine yaptığım resmî ziyaret, ardından Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Sayın Bush'un NATO İstanbul Zirvesi öncesi Ankara'yı ikili çerçevede ziyaretleriyle iki ülke ilişkileri açısından önemli ilerlemeler sağlanmıştır.

Biz, Amerika Birleşik Devletleriyle ilişkilerimizin arzu edilen seviyeyi kazanması ve ileriye dönük işbirliğinin karşılıklı anlayış ve saygı temelinde devam etmesi yolundaki irademizi her vesileyle ifade ediyoruz. Müttefik iki ülke arasında sürdürülen ilişkiler, tabiatı gereği karşılıklı hassasiyetleri dikkate alan bir çizgide ilerlemektedir.

Amerika Birleşik Devletleri önderliğindeki koalisyon güçlerince gerçekleştirilen harekâtı izleyen dönem içinde Irak'ta zaman zaman bazı menfur hadiseler cereyan etmiştir. Müttefikimiz olan bir ülkeden, milletimizi derinden etkileyen böyle hadiselerde azamî hassasiyet içinde olmasını beklemek en tabiî hakkımızdır. Bu hassasiyetlerimizi çeşitli zeminlerde Amerika Birleşik Devletleri yönetimine de ilettik, iletiyoruz. İnanıyorum ki, bu hassasiyetlerimiz dikkate alınacak ve Türkiye'nin, bölgede barışın sağlanması noktasındaki önemi ve değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Irak'ta durumun bir an önce normale döndürülmesi, Irak'ın, siyasî, ekonomik ve sosyal alanlarda süratle yeniden yapılandırılması ve insanlığın vicdanını yaralayan görüntülerin artık son bulması en büyük temennimizdir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçtiğimiz iki yılda attığımız adımlarla, Türkiye, uluslararası siyaseti tribünden izleyen değil, sahada yerini alarak oyuna katılan bir kimliğe ve etkinliğe kavuşmuştur.

Ülke olarak, dünyadaki bu itibarlı konumumuzu açıkça ortaya koyan çok önemli diplomatik zeminlerde ağırlıklı rol oynadık. İşte, geçen yılın önemli dış gelişmelerinden biri, G-8 Zirvesine "demokratik ortak" sıfatıyla katılmamız olmuştur.

Yine, bununla kalmadık; 2004 yılı içinde, İstanbul'da, iki önemli uluslararası toplantıya evsahipliği yaptık; birisi, 57 ülkenin dışişleri bakanlarının katılımıyla gerçekleştirilen İslam Konferansı Örgütünün 31 inci Dönem Dışişleri Bakanları Toplantısıydı. Ortadoğu ve çevresindeki gelişmelerin hız kazandığı, Filistin, Irak gibi bölgesel sorunların alevlendiği bir dönemde yapılan bu zirve, dünya kamuoyu tarafından büyük bir ilgi ve dikkatle takip edildi.

Bu arada, yine bildiğiniz gibi, ülkemiz açısından gurur verici gelişmelerden ilki, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği görevine, Türkiye'nin adayının, bu dönemde seçilmiş olmasıdır. Bunlar durup dururken olmadı. Bunlar, çok ciddî bir lobi faaliyetiyle gerçekleşmiş, alınmış olan neticelerdir.

İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreterliği makamı, Türkiye'nin önerisiyle, ilk kez demokratik şekilde yapılan bir seçimin ardından, üye ülkelerin oylarıyla sahibini buldu. Bu görev, uluslararası kuruluşlar nezdinde, Türkiye'nin en üst seviyede temsilini sağlayan bir görevdir.

Daha önceki İslam Konferansı Örgütü toplantılarında, az önce söylediğim gibi, Kıbrıs'ın konumu farklıydı, bugün farklı, inanıyorum ki, yarın çok daha farklı olacak.

Haziran ayı sonunda İstanbul'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de, 2004 yılına damgasını vuran bir başka önemli olaydı. Dünya ölçeğindeki ve bölgesel düzeydeki gelişmelerin değerlendirildiği bu toplantı, dünyada barışın sağlanmasına yönelik fikirlerin öne çıktığı tarihî bir zirve olmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; izlediğimiz bu çok yönlü aktif diplomasinin bir gereği olarak, başta çevre ülkeler olmak üzere, dünyanın dört bir yanına ziyaretler yaptık. Şahsım olarak 40 ülke; toplam 74 ziyaret gerçekleştirdim. Medya bunun hesabını çıkarmış, 320 000 kilometreyi buluyor.

Bu da, herhalde, ülkemize hizmet yolunda aldığımız mesafenin ne kadar önemli olduğunun bir ispatıdır. Yani, bununla ilgili olarak, gerek dünyanın tüm siyasî liderleriyle ülkemizin tanıtımı noktasında, müşterek adımlar atabilme noktasında çok ciddî mesafelerin alınması noktasında önemli bir adımdı.

Türkiye'yi dünyaya açmak, Türkiye'nin siyasî ve ekonomik hedeflerini geliştirmek, milletimiz adına, dünya ülkelerine barış ve dostluk mesajları taşımak için çok önemliydi.

Hükümet olarak, bütün dünya ülkeleriyle, dostluk ve barış esasına dayanan iyi ilişkiler geliştirmenin azamî gayreti içerisindeyiz.

Dışpolitika anlayışımız, düşman edinmeye değil, dost kazanmaya yöneliktir ve bütün yakın çevremizde de, daha dış halkalar içerisinde bu anlayışa dayalı olarak çalışmalarımızı sürdürdük.

Komşuluk, dostluk ve kardeşlik bağlarıyla bağlı olduğumuz bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz ayrı bir önem ve ağırlık kazandı bu dönemde ve hızla da bu çalışmalarımızı devam ettiriyoruz.

Her zeminde dile getirdiğimiz gibi, Ortadoğu'da kanayan yaraların kapanması, acıların dindirilmesi için barış fikrini en gür şekilde seslendirmeyi görevimiz sayıyoruz. Hemen, ocağın ilk haftasında, Başbakan Vekilimiz, Dışişleri Bakanımız, Filistin ve İsrail'e ilk ziyaretini bu noktada yapıyor ve atacağımız adımlar, inşallah, barışın buradaki ilk tohumları olur. Aynı coğrafyayı paylaşan ülkelerin dostça ve kardeşçe yaşayacakları bir ortak geleceğe doğru adım atmalarını samimiyetle diliyoruz; çünkü, çatışma kültürünün yerini iyi niyet çerçevesinde geliştirilen sosyal, ekonomik ve kültürel ilişkilerin alması, barış yolunda en önemli kazanımları beraberinde getirecektir diyoruz.

Son olarak güney komşumuz Suriye'ye yaptığım geziyle birlikte, gerçekten çok çok anlamlı bir seyahati, çok çok anlamlı bir görüşmeler manzumesini orada yaşadık ve Sayın Cumhurbaşkanıyla, Sayın Başbakanla, diğer bakanlarla yaptığımız ikili görüşmelerle attığımız adımlar, inanıyorum ki, geleceğin Türkiye-Suriye ilişkilerinde hayırla yâd edilecek bir adım olacaktır.

Benzer bir yaklaşım, yine aralık ayı başında, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Sayın Putin'in ülkemizi ziyaretidir. Rusya-Türkiye ilişkileri de, ortak bir kararlılıkla yeni bir vizyona kavuşmaktadır; önümüzdeki ay yapacağımız iadei ziyaretle de, inşallah, bu, çok daha farklı bir hale dönüşecek ve aramızdaki münasebetleri, ekonomik noktada, siyasî noktada, inanıyorum ki, çok daha önemle ele alacak ve atılmış, atılmakta olan adımları gözden geçirme fırsatımız olacaktır.

Bu konulardaki yoğun çabamız, güven zemininde artarak devam edecek ve inanıyorum ki, Türkiye, kısa zamanda dünya platformunda büyüklüğüne yakışır bir role kavuşacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Hükümetimiz, insan haklarının korunması ve demokrasimizin çağdaş standartlara kavuşturulması konusunda büyük bir hassasiyet göstermiştir. Bu hassasiyetin gereği olarak, Türkiye'yi bir demokrasi ve özgürlükler ülkesi haline getirme hedefimizi hayata geçirmek adına da önemli adımlar attık. Gerçekleştirilen bu reformlarla, başta düşünce ve ifade özgürlüğü, dernek kurma ve örgütlenme hakkı, dinî özgürlükler, işkence ve kötü muameleyle mücadele, ölüm cezasının kaldırılması gibi konularda çok önemli adımlar atılmıştır.

Yine, bu dönemde, yargının işleyişi, sivil otoritenin güçlendirilmesi, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların geliştirilmesi, yolsuzlukla mücadele alanlarında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir.

Mayıs 2004'te yapılan kapsamlı anayasa değişikliğinin ardından eylül ayında yeni Türk Ceza Kanununun kabulüyle demokrasi tarihimizde yeni bir sayfa açılmıştır.

Bütün bu adımlar, hem ülkemizi çağdaş bir yapıya kavuşturmamız hem de Avrupa Birliğine tam üye olmak için atmamız gereken adımlardı. Bu adımlara desteğini esirgemeyen Anamuhalefet Partisini, tekrar, huzurlarınızda şükranla anıyorum. (AK Parti sıralarından alkışlar)

Demokrasi ve özgürlükler konusunda Türkiye'yi dünyanın örnek ülkelerinden biri haline getirmek, insanımızın hayat kalitesini yükseltmek, Hükümet olarak, şüphesiz ki en öncelikli hedeflerimizdendir.

Bu hassasiyetimizin bir sonucu olarak, Türkiye, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinin 1966 yılından beri sürdürdüğü işkence denetimi listesinden, bu yıl, nihayet çıkarılmıştır. Uluslararası zeminlerde ülkemizin sık sık karşısına çıkarılan bu ayıbın temizlenmiş olmasından özellikle mutluluk duyuyoruz. Bu yasal düzenlemelerden sonra, yeni bir düşünce suçu mahkûmiyeti de gerçekleşmemiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; şimdi de, AK Partinin ekonomi siyasetini, iş görme pratiğini özetlemek istiyorum. Burada, çok önemli bir gerçeğin altını çizmek istiyorum. Bazıları, hâlâ, güçlü bir ekonomi olmadan, güçlü bir demokrasi olmayacağını iddia ediyorlar; yani, önce millî gelirini artır, sonra demokrasiyi geliştir diyorlar. Bu iddia, külliyen yalandır, yanlıştır. Biz demokrasiyi, hukuku, kalkınmanın olmazsa olmaz dayanağı, şartı olarak görüyoruz. Bu yüzden demokrasiyi önemsiyor, Avrupa Birliği sürecindeki reformlarımızı önemsiyoruz. Başarımız da buradadır. Ekonomik kalkınma demokrasinin eseridir. Demokrasi geliştikçe ekonomi gelişecektir.

Türkiye ekonomisi AK Parti döneminde büyük bir atılım gerçekleştirmiş, yalnızca 2000 ve 2001 krizlerinin etkilerini silmekle kalmamış, on yılların kronik sorunlarına da neşter vurmuştur. AK Parti, ekonomik sorunlara özgün, yerli, akılcı, sürdürülebilir ve kalıcı çözümler getirmiştir.

İki yıl gibi kısa bir süre zarfında parti programımızda, hükümet programımızda ve Acil Eylem Planımızda belirlenen hedeflere çok büyük oranda ulaştık; tamamladık diyemiyorum, hatta hedefleri de kısmen aştık.

Hükümetimizin ekonomi politikaları, geçmiş hükümet dönemlerinde olduğu gibi, asla günü kurtarmaya yönelik olmamıştır. Türkiye'nin kaynaklarını Türkiye'ye kazandırıyoruz. Ekonomide temel anlayışımız, işsizliğin, yoksulluğun, gelir dağılımındaki adaletsizliğin çözümüne odaklanmıştır. Yalnızca grafiklerden, göstergelerden, tablolardan ibaret bir ekonomik gelişmenin eksik olacağı anlayışıyla hareket edilmiş, ekonomideki iyileşmenin toplumun tüm kesimlerine eşit şekilde ulaşabilmesi asıl amaç olarak benimsenmiştir.

Burada, makroekonomik göstergelerdeki iyileşmenin sokağa yansıması için azamî çaba gösterilmiştir, bu konuda da çok önemli mesafeler kat edilmiştir.

İddiaların aksine bizim dönemimizde yoksullaşma, kesimler arasındaki gelir adaletsizliği artmamış, aksine yeterli olmasa da nispî iyileşmeler yaşanmıştır.

Bakınız, toplumun en alt gelir düzeyini oluşturan yüzde 20'lik kesim 2002 yılında gayri safî millî hâsılanın yüzde 5,3'ünü alırken, 2003'te bu oran yüzde 6'ya çıkmıştır. Şimdi, bunların altını çiziyorum. Buna karşılık, en üst gelir düzeyindeki yüzde 20'lik kesimin payı 2002 yılında 50,1 iken, 2003 yılında bu rakam 48,3'e gerilemiştir. Görüldüğü gibi, gelir dağılımındaki eşitsizlik makası da artık daralma yoluna girmiştir.

Türkiye ekonomisinin kronik sorunu olan yüksek ve belirsiz enflasyon, otuzdört yıl boyunca, Türkiye'de, âdeta birkaç neslin kâbusu olmuşken, bu sorun, kalıcı olarak çözüme kavuşturulmuştur.

Tabiî, burada, 1999'daki IMF uygulamalarının bir neticesi olarak bu gösterilirken, öbür taraftan da, IMF'yle ilgili anlaşmaların yanlış olduğu anlayışına ulaşmak, inanıyorum ki, konuşma içerisinde de bir çelişkiyi ortaya çıkarıyor.

Türkiye'de bir ara yüzde 130 oranlarına kadar ulaşan enflasyon, iktidarı devraldığımız andan itibaren istikrarlı ve kalıcı bir düşüş trendine girmiştir. Enflasyon oranlarında, aylık bazlarda negatif oranlar ve yıllık bazda tek haneli seviyeler Hükümetimiz döneminde gerçekleşmiştir. 2004 yılı içinde yüzde 12 gibi iddialı bir hedef belirlemiştik ve şu anda görünen o ki - artık bundan sonra fevkalade bir hal zaten olamaz- inşallah, yüzde 10'la falan bitireceğiz.

Geçmişte yıllık yüzde 30, yüzde 50, hatta bazı dönemlerde yüzde 100'ün üzerinde artış gösteren ürünler, bugün çok küçük oranlarda artmaktadır.

Burada, iki yıldır ısrarla üzerinde durduğumuz bir konuyu yeniden belirtmekte fayda görüyorum. Enflasyonun düşmesi fiyatların düşmesi değil, fiyat artış hızının düşmesidir. "Enflasyon düştü; ama, dana eti şu kadar arttı, peynirin fiyatı bu kadar arttı, şeker fiyatı şu kadar arttı, şuradan şuraya geldi, benzin şu idi, şu oldu" diyenler, lütfen, ellerini, şöyle, vicdanlarına bir koyuversinler. Ellerini vicdanlarına bir koyuversinler. (AK Parti sıralarından alkışlar)

ALİ RIZA BODUR (İzmir) - Yanlış mı canım?!

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) - Doğru, doğru!

ALİ RIZA BODUR (İzmir) - Çarşıya pazara çıkmıyorsunuz galiba.

BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN (Devamla) - Doğru, doğru!

---

**Kaynak gösterme:** Recep Tayyip Erdoğan (AK Parti, Siirt). “2005 mali yılı bütçe kan.tas. son gün tümü üzerinde”. TBMM Genel Kurulu, 43. Birleşim tutanağı, 28 Aralık 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/recep-tayyip-erdogan-22-2004-12-28-2005-mali-yili-butce-kan-tas-son-gun-tumu-uzerinde (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
