# 2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (kültür turizm, devlet opera, devlet tiyatroları, gümrük, vakıflar, sosyal yardımlaşma) üçüncü tur

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Sebahat Tuncel (İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim
- **Tarih:** 6 Aralık 2007
- **Gündem:** 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (KÜLTÜR TURİZM, DEVLET OPERA, DEVLET TİYATROLARI, GÜMRÜK, VAKIFLAR, SOSYAL YARDIMLAŞMA) ÜÇÜNCÜ TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/sebahat-tuncel-23-2007-12-06-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-kultur-turizm-devlet

> Sebahat Tuncel, 6 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (KÜLTÜR TURİZM, DEVLET OPERA, DEVLET TİYATROLARI, GÜMRÜK, VAKIFLAR, SOSYAL YARDIMLAŞMA) ÜÇÜNCÜ TUR); konuşma 1.931 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA SEBAHAT TUNCEL (İstanbul) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi hakkında görüş belirtmek üzere Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bilindiği üzere, 9 Kasım 2005’te, Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde ölçüt oluşturacak olan Katılım Ortaklığı Belgesi Avrupa Komisyonu tarafından açıklanmıştır. Bu çerçevede, Türkiye’nin kısa vadede tamamlaması veya ciddi aşama kaydetmesi gereken başlıklardan bir tanesi de Avrupa Birliğinin Kültür 2000 Programı’na katılımının teşvik edilmesi olarak ifade edilmektedir. Yine aynı metinde Türkiye’nin UNESCO’nun Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesi ve onun tamamlayıcı mahiyetteki eylem planına uyum göstermesi gerektiği söylenmiştir. Diğer bir deyişle, bu metinler ülkemizin önümüzdeki yıllarda izleyeceği resmî politika çerçevesinde bağlayıcı nitelik kazanmış bulunmaktadır.

UNESCO Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesi’nde yer alan yaşamsal önemdeki bir maddeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Sözleşmenin “Yol Gösterici İlkeler” bölümünün 3’üncü maddesinde kültürel ifadelerin çeşitliliğini korumak ve desteklemek, azınlıklara ve yerli halklara mensup insanların kültürlerini de içerecek şekilde tüm kültürlere eşit değer verme ve saygı göstermenin benimsenmesini öngörmektedir. UNESCO Kültürel Çeşitlilik Evrensel Bildirgesi’ni uygulamak için eylem planında ise, hem ulusal hem de uluslararası düzeylerde kültürel çeşitliliğin korunmasını ve desteklenmesini mümkün kılacak ilke, standart ve pratiklerin, bunun yanı sıra da bilinç artırıcı imkânların ve iş birliği kalıplarının tanımlanmasında ilerleme sağlanması zorunluluğunu ifade etmektedir. Bunun yanı sıra, insanlığın dilsel mirasını koruma ve mümkün olan en yüksek sayıda ifade, yatırım ve yayılıma destek verme gereğine işaret etmektedir. Biz de, kültürel hakların, insan haklarının bütünleyici bir parçası olduğu anlayışından hareketle tüm kültürlerin kendini ifade edebilmesini ve kendi kültürlerini hayata geçirebilmesinin büyük önem taşıdığı kanısındayız. Farklılıkların bir arada yaşama arzusunu uyumlu bir etkileşim çerçevesinde gerçekleştirebilmek, kültürel çoğulculuk anlayışının olmazsa olmaz bileşenidir. Çağdaş dünyada devletlerin kendi toprakları üstünde kültürel çeşitliliği korumak ve geliştirmek için gerekli politikaları ve önlemleri alma sorumluluğunun altı önemle çizilmiştir.

Sayın Ertuğrul Günay, Kültür ve Turizm Bakanlığı 2008 mali yılı bütçesi sunumunda “Kültürel zenginliğimizin tanıtılmasını, çeşitliliklerimizin ulusal kültürümüzün bir parçası olduğuna yönelik anlayışın toplumsal düzeyde yaygınlaştırılmasını sağlamak hedefimiz olacaktır.” demiştir. Bu anlayış, yukarıda ifade edilen temel metinlerle uyumlu ve olumlu bir yaklaşımdır ancak önemli olan, bu yaklaşımın pratikte uygulanmasıdır. Bugüne kadar, AKP Hükûmeti, çok kültürlülük ve farklılıkları kabulü yaklaşımı bir retoriğin ötesine gitmemiştir.

Her alanda olduğu gibi, kültür politikalarında da genel yaklaşım ve uygulama arasındaki mesafe azaldığı ölçüde içselleştirilmiş bir prensipten bahsetmek mümkün olabilir. Örneğin, 2007 yılı içerisinde Araştırma ve Eğitim Müdürlüğü bünyesinde Kütahya, Sakarya ve Karaman illeri ile Makedonya’da Yörük kültürü hakkında halk kültürü alan araştırmaları yürütüldüğü belirtilmektedir. Bu alanda yürütülen çalışmalar şüphesiz ki anlamlıdır. Ancak, ülkemizde başta Kürt kültürü olmak üzere bir çok farklı kültür varlık göstermektedir. Bakanlığımızın bütün bu kültürlere dair araştırma yapma ve bunu toplumun hizmetine sunma sorumluluğu bulunmaktadır.

Farklı kimlik ve kültürlerin araştırılması ve ülkemizin ortak değerleri haline getirilmesi bir kültür politikası olarak benimsenmelidir. Bu bağlamda, Kürt kültürünün geliştirilmesi toplumsal barış açısından da oldukça önemlidir. Kürt kültürüne yönelik çalışmalar yürüten sivil toplum kuruluşları, yayınevleri, enstitüler, müzik yapım firmaları ve medya organlarına yönelik teşvik edici projelerin başlatılması son derece olumlu bir adım olacaktır. Kürtçe edebiyat, müzik, sinema, folklor alanlarında kültürel çeşitliliğin gerektirdiği biçimde faaliyet yürüten sanatçılara destek verilmesi ihtiyacı da ortadadır. Yine, diğer kültürlerin yanı sıra geleneksel Kürt halk kültürüne ilişkin de araştırmaların yapılması, Kürt halk şarkılarının, şiir, masal, mâni ve tekerleme gibi sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerinin derlenip sistematik bir biçimde saklanması konusunda bütçe ayrılarak devlet olanaklarıyla çalışma yapılması ortak kültürel mirasımızı geliştirme ve paylaşma fırsatını sunacaktır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; kültürel mirasımızın önemli bir ayağını da geçmişimize ışık tutan tarihî zenginliklerimiz oluşturmaktadır. Ancak, bu tarihî zenginliklerimiz, gelecek nesillere taşımak yerine, bakımsızlık ve yanlış kalkınma projelerine kurban edilmektedir. Bu yaklaşım, ülkemizin kültür tarihinin yeniden yazılmasını sağlayabilecek zenginlikte birçok verinin kaybedilmesine neden olmakta, bunun sonucunda, ortak geçmişimizin bir parçası olan kültürel mirasımız yıkıma uğratılmaktadır. Ülkemizde inşaatları devam eden, işletmeye açılmış olan, projelendirme çalışmaları süren veya yapılmaları planlanan bütün barajlar ile hidroelektrik santrallerin planlama ve inşa aşamasında kültürel ve doğal varlıklar gözetilmeden hareket edilmesi, bu durumun ortaya çıkmasında önemli bir etkendir.

Bu bağlamda, Hasankeyf dahil 215 tarihî yerleşim birimini yutacak olan Ilısu Baraj ve Hidroelektrik Santralı Projesi’nde değişiklik yapılması zorunludur. Zira, Hasankeyf ve çevresinde bulunan tarihî eserler, son yıllarda gerek insan gerekse doğa koşullarının yarattığı tahribatlar nedeniyle dirençsiz durumdadır. Bu şartlar altında eserleri taşımaya kalkmanın ağrı hasar yaratacağı ortadadır. Tarihî eserlerin taşınması, ancak başka hiçbir çare olmadığı takdirde başvurulan, çok maliyetli ve teknik olarak çok zor bir koruma tipidir ki bizim başka çarelerimiz olduğunu düşünüyoruz. Dünyada başarılan taşıma projelerinde binalar genelde taştan veya Mısır’daki Abu Simbel Tapınağı örneğinde olduğu gibi kayadan oyulmuş, yani kuvvetli malzemeden yapılmıştır. Hasankeyf’te ise, birkaç taş minare ve taş yapı dışarıda tutulursa, binaların çoğu tuğla tarzı gözenekli malzemeden yapılmıştır. Şehrin bu özelliği nedeniyle, su altında kaldığı takdirde, yapıları oluşturan karbonat kırıntıları ve çimento kolayca çözülecek ve suların altında bir çamur yığını olacaktır.

Yine bu çerçevede değerlendirilebilecek olan Munzur Projesi, Mercan Vadisi ile Munzur Vadisi’ni, içinde barındırdığı bitki türleri ve hayvan çeşitleriyle birlikte Munzur Millî Parkı’nı da yok edecek, bölgede toplumsal yaşamın altyapısını ortadan kaldıracaktır.

Fırtına Vadisi’ni yıkıma uğratacak olan ve yapımına başlanmış bulunan inşaat, 2001 yılında Bakanlar Kurulunca termal, kültür ve turizm koruma ve geliştirme alanı olarak ilan edilen Aliyona’yı sular altında bırakacak olan baraj, tarihsel ve kültürel mirasımızı ciddi ölçüde tehdit eden gelişmeler arasındadır. Bu nedenle, bu alanlarda yapılması planlanan barajların ülkemizin kültürel dokusunu ve toplumsal yaşamını ne kadar değiştirdiği ve tarihimizi sular altında bırakacağı ortadadır.

Buna ilaveten, Mardin’de bulunan ve yerleşim merkezinin ortasında kalmış Dara antik kenti gibi birçok tarihî yapı da hak ettiği ilgiyi görememektedir. Bu yapıların korunması için gereken çevre düzenlemesinin yapılması ve turizme açılması ülke ekonomisine katkı sunacaktır.

Evrensel düzeyde önem taşıyan birçok kültürel ve doğal varlığımızın geri dönüşümü olmayacak biçimde yok oluşunu durdurmak için acil bir eylem planı oluşturulmalı, ilgili devlet kuruluşları ve Kültür Bakanlığımız, sivil toplum örgütleri ve bilim insanlarının oluşturduğu doğa ve kültür varlıklarını gözeten alternatif bayındırlık projelerini dikkate almalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, bugün Türkiye’de 29’u özel tiyatro, 27’si devlet tiyatrosu, 41’i resmî kurum tiyatrosu olmak üzere toplam 97 tiyatro bulunmakta ve bunların toplam koltuk sayısı 38 bin 253 olarak ifade edilmektedir. Opera sahnesi ise sadece 5 tanedir ve İstanbul’daki tek sahne Atatürk Kültür Merkezinde bulunmaktadır. İstanbul’a baktığımızda ise, 4 devlet tiyatrosu, 12 özel tiyatro, 17 resmî kurum tiyatrosu ve opera ile toplam 34 sahne ve 14 bin 420 koltuk bulunmaktadır. Üstelik bu toplam sayılar bölgesel dağılım göz önünde tutulmadan hesaplanmaktadır. Doğu ve güneydoğuya gidildikçe tiyatroların hem sayısı hem de kalitesinin düştüğü, bu konuda acilen standart ve gelişkin bir yapılanmanın ortaya çıkması için çalışmalar yapılması gerektiği şarttır.

Devlet tiyatrolarımız ise süregelen müdahaleler ve siyasi erk -bürokrasi çatışması nedeniyle yönetsel bir karmaşa içindedir. Unutulmamalıdır ki bütün kültür alanlarının kontrolünü elinde bulunduran bir yapıyı korumak yerine, bu alanların özerkleşmesini sağlamak, bunun için gerekli araçları oluşturmak, devletin kültür politikasının ana bileşeni olmak durumundadır. Bu anlamda, devletin bu alanda faaliyet gösteren tüm kurumlarına eşit uzaklıkta durarak, vereceği mali destekle kültürel üretimin gerçekleşmesini sağlaması gerekmektedir. Oysa, bugün, kimi özel tiyatrolara verilen ödeneklerde hangi ölçütlerin esas alındığı belli değildir.

Yine, tiyatrolarımızda, sanatçılar, teknik ve idari personel olarak çalışanlar arasındaki ücret yelpazesi çok açılmış durumdadır. Kültür Bakanlığının, müzeler ve saraylardan, tiyatro ve operalardan elde ettiği önemli bir gelir olduğu hâlde, bu gelirler personele yansıtılmamaktadır.

2008 mali yılı bütçesinde Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğüne ayrılan ödenek, 2007 yılına göre sadece 1,88 oranında artırılmaktadır. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğü bütçesinde ise 2,13’lük bir azalma öngörülmektedir. Kültür ve Turizm Bakanlığının genel bütçeden aldığı payın yüzde 0,92 olduğu da düşünüldüğünde, ayrılan miktarın, çağdaş, kültürel, sanatsal üretimin gereksinimlerini karşılamada yetersiz olduğu görülmektedir.

Hatırlanacağı gibi, 22’nci Dönem Meclisinde, Atatürk Kültür Merkezinin de içinde bulunduğu ve Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, Afife Jale Tiyatrosu, Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nın da dâhil edildiği geniş bir alanı kongre vadisine dönüştürmek ve ticarete açmak amacıyla, AKP Hükûmeti tarafından girişimler başlatılmıştı. Ancak, bu girişimler, Atatürk Kültür Merkezinin kültürel değeri olan yapı olması hükmüne takılmış, bunun üzerine, yapı, İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti olması projesine dâhil edilip, sorumluluk proje uygulayıcılarına verilmiştir.

Yıkım gerekçesi olarak, binanın elektrik, mekanik ve yangın sisteminin eski ve sorunlu olması, statik yapısının yıpranmış olması, fonksiyonu açısından ise yetersiz kapasitede olması gösterilmektedir.

Burada açıkça görülmesi gereken nokta ise başkadır. Yakın bir tarihte büyük bir deprem geçirmiş ve deprem tehdidi altındaki bir ülkede, kamunun kullanımına açık bir binanın çürük ve bakımsız olduğu söylenerek, kamuoyu yıkım gerekçelerine ikna edilmeye çalışılmaktadır.

Bilindiği üzere, Atatürk Kültür Merkezi, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından, 6 Ocak 1999 tarihli, 10521 sayılı Kararla korunması gerekli kültür ve tabiat varlığı olarak tescil edilmiştir. Ancak, Kültür Bakanlığı, bugün, İstanbul 2 Numaralı İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna başvurarak tescil kararının iptalini istemektedir. Neden iptal kararı istenmektedir? Elbette ki tescilli bir bina yerine aslına uygun olarak yenisinin yapılması koşuluyla yıkılabilir. Ancak, tescilin iptal edilmesi demek, orada istediği gibi tasarrufta bulunması yani istenilen herhangi bir yapının yapılması sonucunu doğurur ki, zaten gözden kaçırılmak istenen nokta da budur. Tiyatro ve opera sahnesinin yetersiz sayısına ilişkin sözünü ettiğimiz istatistikler de göz önünde bulundurulduğunda, İstanbul’un ve ülkemizin, bırakın yıkımı yeni yapılara ihtiyacı vardır.

Atatürk Kültür Merkezi’nin içinde yer aldığı Taksim Meydanı ve binayı çevreleyen Taksim Anıtı, Taksim Su Maksemi gibi yapılarla beraber koruma altına alınmıştır.

Bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda tarihsel süreçte yaşanmış olan tüm uygarlıklar için meydanlar halkın toplandığı, bir araya geldiği yerler olarak önemli yer tutmaktadır. Atatürk Kültür Merkezi ve içinde yer aldığı Taksim Meydanı da toplumsal, siyasal tarihimizin önemli uğraklarına tanıklık etmiştir. Kentsel mekâna yapılacak bu tür müdahaleler, toplumumuzu geçmişinden kopararak, kültürel, sanatsal ve toplum hafızamızı yok edecektir. Bu türden bir girişimin ülkemizde Kültür Bakanlığı eliyle uygulanmak istenmesi de ayrıca ironik bir durum arz etmektedir.

Yine, Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu, 2009’da yapılacak IMF’nin guvernörler toplantısı için yapılması planlanan kongre merkezi nedeniyle perde açamamaktadır. İstanbul’da Taksim Sahnesi Devlet Tiyatrosunun elinden alınmış ve sahnenin tarihe karışması pahasına buranın alışveriş merkezi yapılmasına göz yumulmuştur.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; değinmek istediğim bir diğer nokta İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti yapılanmasıyla ilgilidir. Şimdi, bu çerçevede İstanbul’un “Tarihî Yarımada” olarak bilinen bölgesinde çeşitli çalışmaların yürütülmekte olduğunu biliyoruz. “Tarihî Yarımada”da yer alan mahalleler 1958’den beri UNESCO’nun dünya mirası listesindedir. Haziran 2006 tarihli UNESCO Miras Komitesi raporunda “Süleymaniye Mahallesi’nde yapılacak çalışmalar uyduruk bir Osmanlı stilinde yapılacak yeni binalar değil, eski konutların yeniden yaşama döndürülmesi ekseninde olmalıdır.” denilmektedir. Ancak, hâlihazırda kentte böyle bir çalışma olmadığı gibi, UNESCO’nun İstanbul İzleme Komitesi üyeleri, belediyenin çelik konstrüksiyonla villa yapma niyetinden duydukları kaygıyı belirtmektedir.

Dolayısıyla, Süleymaniye projesinin salt dekoratif, biraz Osmanlı Dönemine benzetilmeye çalışılan, ancak tarihine ve bölge sakinlerine yabancılaşmış, rant kaygısının belirleyici olduğu bir çalışmaya dönüşme olasılığı çok güçlüdür.

Yine aynı biçimde, Sulukule’de yürütülen projenin de bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını dikkate alarak hayata geçirildiğini söylemek mümkün değildir. Roman kültürünün yaşadığı ve yaşatılması gereken bir mahallenin, parasal değerden başka hiçbir özelliği olmayan bir lüks konut sitesine dönüştürülmesi kabul edilemez. Böyle bir projenin ne restorasyonla ne de kültürel ve demokratik değerlerimizi sahiplenmeyi niyet edinen anlayışla herhangi bir ilgisi olabilir. Yapılması gereken, tarihsel ve kültürel mirası, yerel dokuya zarar vermeden koruma altına alabilmektir.

Bilindiği gibi, UNESCO Dünya Mirası Komitesi, “Tarihî Yarımada” hakkındaki son incelemeyi şubat ayında yaparak, hazırladığı raporu Komitenin Temmuz 2008 tarihli karar toplantısında sunacaktır. Yapılan çalışmalarla ilgili olumsuz rapor hazırlandığı takdirde ne yazık ki, 2010 yılında kültürel varlıkları koruyamaz duruma gelmiş bir kültür başkenti olacağız demektir.

Ülkemizin kalkınmasında turizmin önemi herkes tarafından kabul görmektedir. Son yıllarda turizm alanında önemli açılımlar yapılsa da tarihî ve kültürel zenginliklerimizi tanıtma ve bu alanları turizme açma konusundaki kâr hırsı, kültürel zenginliklerimizin ve mirasımızın küçük çıkarlara heba edilmesine göz yummaktadır. Golf turizmi örneğinde olduğu gibi, golf alanları açmak için ormanlarımız kesilmektedir. Dışa bağımlı turizm anlayışı iç turizmin güdük kalmasına neden olmaktadır. İnsanlarımız bizzat kendi ülkesinin doğa ve kültürünü yeterince tanıma, değerlendirme fırsatı bulamamaktadır.

Turizm politikalarının kıyı turizmi anlayışından kurtularak tüm bölgemizi kapsayacak şekilde düzenlenmesi zorunludur.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Sebahat Tuncel (İstanbul). “2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (kültür turizm, devlet opera, devlet tiyatroları, gümrük, vakıflar, sosyal yardımlaşma) üçüncü tur”. TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim tutanağı, 6 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sebahat-tuncel-23-2007-12-06-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-kultur-turizm-devlet (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
