# 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (BAYINDIRLIK VE İSKâN BAKANLIĞI, TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, MİLLî EĞİTİM BAKANLIĞI, YÜKSEK ÖĞRETİM KURULU, YÜKSEK ÖĞRENİM KREDİ VE YURTLAR KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEŞTİRME MERKEZİ BAŞKANLIĞI VE 85 ÜNİVERSİTE) DOKUZUNCU TUR

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Şerafettin Halis (Tunceli)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim
- **Tarih:** 9 Aralık 2007
- **Gündem:** 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (BAYINDIRLIK VE İSKâN BAKANLIĞI, TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, MİLLî EĞİTİM BAKANLIĞI, YÜKSEK ÖĞRETİM KURULU, YÜKSEK ÖĞRENİM KREDİ VE YURTLAR KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEŞTİRME MERKEZİ BAŞKANLIĞI VE 85 ÜNİVERSİTE) DOKUZUNCU TUR
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2007-12-09-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-bayindirlik-ve-iskan

> Şerafettin Halis, 9 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (BAYINDIRLIK VE İSKâN BAKANLIĞI, TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, MİLLî EĞİTİM BAKANLIĞI, YÜKSEK ÖĞRETİM KURULU, YÜKSEK ÖĞRENİM KREDİ VE YURTLAR KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEŞTİRME MERKEZİ BAŞKANLIĞI VE 85 ÜNİVERSİTE) DOKUZUNCU TUR); konuşma 1.996 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Millî Eğitim Bakanlığı ve üniversitelerin bütçeleriyle ilgili, Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım.

Tabii, biraz önce bölgeler arası dengesizliği anlatan arkadaşımızın, sanki bir ayrımcılık noktasında bir şeyler söylüyormuş gibi algılanmasını, özellikle bu konuda da, başta iktidar partisi olmak üzere ve özellikle de Divan Başkanlığı yapmakta olan kişinin, bir parti kimliğiyle, partili kimliğiyle oradaki duruşu da doğrusu bir Başkanlığa yakışmayacak bir durumdur. Bunu da kınadığımı bildirmek istiyorum. (DPT sıralarından alkışlar)

Alışılagelmiş bir huydur, bütün iktidarlar kendi bütçeleriyle övünürler. Ancak, masa başlarında hormon yedirilmiş sayılarla övünenlere, biz, hayatın gerçek kesitlerinden hepinizin bildiği birkaç örnek sunmak istiyoruz. Pazar kalktıktan sonra pazar yeri çöplüğünden yarı çürük meyve ve sebzeleri ayıklayarak mutfaklarına götürme çabası içinde olan kadınları, küçük yaşta çalıştırılan çocukları hiç görmediler mi? Günden güne artan hırsızlık ve kapkaççılık, özellikle de günden güne artan dilencileri görmüyorlar mı bu insanlar? Daha iki bin beş yüz yıl önce Sokrates aynen şöyle diyor: “Bir şehrin sokaklarında dilenciler varsa bilin ki, orada açlık, yoksulluk, sefalet ve de adaletsizlik vardır.” Bilmem bu konuda söylenecek başka söz var mı?

Bir ülkenin kalkınıp güçlenmesi konusunda eğitimin yeri ve önemi üzerinde hiç kimsenin farklı düşünmediği inancındaydım, ancak 2008 yılı için öngörülen bütçeden eğitime ayrılan payın gayrisafi millî hasılanın yüzde 3,2’sine tekabül ettiğini öğrenince, doğrusu bu inancımı kaybettim. Kaldı ki, bütçenin yüzde 67’si sadece personel giderlerine ayrılmıştır. Son on yılda öğrenci sayısı yarı yarıya artmışken, bütçede eğitime ayrılan pay neredeyse yerinde saymaktadır hatta daha da aşağılara çekilmek istenmektedir.

Değerli milletvekilleri, insanına değer veren ülkelerde genel bütçeden en büyük paylar sağlık ve eğitim alanına ayrılırken bizdeki sağlık politikaları “hastane rehinesi” kavramını siyasal literatüre sokacak kadar acıdır. Yani, parası olmayanın hastanelere gitme hakkının da olmayacağının açık ifadesidir.

Eğitimin durumuna gelince, Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik’in 2007 mali yılı bütçesi görüşmelerindeki kendi sorumluluk alanlarıyla ilgili konuşmalarından yapmış olduğum alıntılardan yola çıkarak bir bakalım. Sayın Bakan diyor ki: “Eskiden, ben, milletvekili olarak, Ankara’da oturan birisi olarak bir aydan önce çocuklarıma kitap temin edemiyordum. Şimdi, düşünün, Van’ın bir köyünde, bir ilçesinde oturan bir adamı düşünün.” Van’ı örnek vermesi isabettir. Doğrudur Sayın Bakan, memleketiniz olduğu için Van’ı örnek vermeniz özellikle önemlidir. O, sizin dediğiniz kitaplar yine tamamlanamıyor. O, hangi ihale koşullarıyla nasıl basıldığını çok bilmediğim kitapların, yine, hangi koşullarda dağıtımının nasıl ihale edildiğini de bilmiyorum. Ancak, o kitaplardan bir kısmı göstermelik olarak okulların açılışının ilk haftasında okullara gelir, geri kalanını ara ki bulasın. Ancak, nisanın sonlarına doğru bir yerlerde, bakarsınız, herhangi bir okulun deposunda bir kısmını daha bulmak belli uğraşlardan sonra mümkün olur. Yani, kitaplar, eleştirdiğiniz o dönemlerdeki gibi yine tam olarak ve zamanında okullara gitmiyor. Üstelik, ücretsiz dağıtmakla övündüğünüz 15-20 YTL’lik kitapların karşılığında velilerden zorla alınan en az 50 YTL’lik bağışları da ya da harçları, haraçları da görmek istemiyorsunuz. Hani eğitim parasızdı!

Ve bakın “Okullarda yakıt meselesi” diyor Sayın Bakan. Okullarda, zaman zaman dairelerde, insanın kendi evinde bile yakıt bitebilir. İyi de, anladık, yoksulun evinde yakıt bitebilir. Ancak, siz iktidarsınız. Üstelik, 1920’lerin, 1930’ların Türkiye’sinde de değiliz. “2007 bütçesinde 15 trilyon YTL koyduk. Artık kokar yakıtlı okullar olmayacak.” diyorsunuz, yanıltıyorsunuz. Hâlâ, sabahları koltuk altlarında odun ve tezeklerle okullara giden çocukların yaratmış olduğu manzaranın altmış yıl önceki manzara olduğunu, 21’inci yüzyıla yakışmadığını da hatırlatmak isterim.

Okulları bilgisayarlarla donatmakla övünen Sayın Bakan “e-kayıt dönemi başlattık, seksen bir ilde yaygınlaştıracağız. Bu hizmet yedi gün yirmi dört saate yayılmıştır.” diyor. Diyelim ki doğrudur. Ancak, bölgede ve Türkiye’nin büyük bir kısmında istikrarlı, kesintisiz elektrik var mı ki bu bilgisayarlar hizmet versin?

Geçen yıl sorulan “Elektriği, suyu kesilen okul sayısı kaç tanedir?” sorusuna iktidarınız hâlâ cevap veremiyor. Elektriği, tuvaleti, suyu, sabunu, öğretmenin kalacağı lojmanı olmayan okullar varken, bilgisayarlarla övünmenin akılcı bir yanı var mı? Bir zamanlar ısrarla “F klavye”nin yerine yerleştirilen ve piyasada yeni nesillerin kullandığı “Q klavye”nin yerine yeniden okullara “F klavyeli” bilgisayarların gönderilmesini de hâlâ anlamış değiliz.

“Millî Eğitim Bakanlığı bu süreçte 253 bin istihdam sağlamıştır.” diyor ve kadrolu, sözleşmeli, usta öğretici, vekil ve ücretliden bahsediyorsunuz Sayın Bakan. Peki, aynı zamanda aynı işi yapan bu insanlar neden böyle ayrı ayrı beş statüde? Neden kadrolu öğretmenler dışındakiler güvencesiz bir istihdam içinde tutulmaktadır? Bir an önce bu çalışanların kadrolu olup, yani güvenceye kavuşturulmaları gerekmez mi?

“Şartlı nakil transferiyle çocuklarımıza, onların annelerine okul masrafları için yatırılan paralar 250 trilyon tutarındadır.” diyorsunuz. Doğru olabilir, ancak o parayı dağıtırken bile çağdaş bir yöntem bulamıyorsunuz. Karda, kışta, yağmurda banka önlerinde biriken, gün boyu süren kuyruklarda o kadınların hâli acı ve üzüntü vericidir, onur kırıcıdır, bundan haberiniz var mı? Bilmenizi istiyorum.

Yine “Ek ders ücretlerini 10 YTL olarak talep etmişsem suç mu işledim?” diyor Sayın Bakan. Evet, şimdi, tutup, yarım milyon öğretmene “Ek dersleriniz 10 YTL olacak.” diyeceksiniz, söz vereceksiniz, öğretmenler aylarca heyecanla bekleyecekler, sonra da 10 YTL yerine 5 YTL vereceksiniz ve diyeceksiniz ki: “Ben istedim, Maliye Bakanı vermedi.” Yapmayın! Bir şeyin sözünü verip, yerine getirmemenin adı “suç” olmasa bile, toplumun çok hoş karşılamayacağı bir durum olduğunu herkesten iyi siz bilirsiniz.

“Biz öğretmenliğe kariyer sistemini getirdik.” diyor Sayın Bakan. Eğitimde kariyer sistemini, doğal olarak, eğitimci olmayanlar bilmeyebilirler. Açıklayalım: 5204 sayılı Yasa’yla öğretmenlik mesleği, öğretmenlik, uzmanlık, baş öğretmenlik diye üç basamağa ayrılıyor. Öğretmen toplamının yüzde 10’u baş öğretmen, yüzde 20’si uzman öğretmen olarak görevlendiriliyor. Bakanlar Kurulu da gerekirse bu sayıyı 2 katına çıkarmayla yetkili kılınıyor. Öncelikle, bu durum Anayasa ve yasalara aykırıdır. Neden? Çünkü, öğretmenliğin zaten bir uzmanlık mesleği olduğu 1739 sayılı Yasa’nın 43’üncü maddesinde açıkça belirtilmiştir: “Öğretmenlik, eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan bir uzmanlık mesleğidir.” Tanımlama aynen böyle. Şimdi, düşünelim, bu tanımlamaya göre, şu an görev yapan tüm öğretmenler zaten uzmandır. Uzmanlık aynı alan ve branşta iki sefer verilmeyeceğine göre, bir terslik var demektir. Hâliyle, yüzde 27’sine uzmanlık verildiğinde, yüzde 80 öğretmenin uzmanlığı elinden alınmış olacaktır. Oysaki, kazanılmış haklar hukuk devletinin koruması altındadır. Böyle olunca da, kadrolu öğretmen, sözleşmeli öğretmen, ücretli öğretmen, vekil öğretmen, usta öğretici öğretmen yetmiyormuş gibi, bir de uzman öğretmen ve başöğretmen, aynı yerde, aynı zamanda, aynı işi yapıp farklı ücret almak ve güvencesiz olmak durumu oradaki iş verimini ne kadar artırır, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ne kadar denk düşer? İşte Sayın Bakanın “kariyer basamakları” deyip övündüğü şey kısacası bu.

Değerli milletvekilleri, eğitimin sorunları bunlarla bitmiyor tabii. ÖSYS başarı sıralamasında, başta Hakkâri ili olmak üzere Türkiye’nin doğusundaki iller hep geri sıralarda yer almaktadır. Çünkü, ilk ve ortaöğrenim kalitesi Türkiye ortalamasının çok gerisindedir. Bu bir kader değildir. Ancak, iktidarların yarattığı bölgeler arası bu eşitsizlik devam ettikçe kader olmaya devam edecektir. Bölgeler arası durum bu iken, ödeneksizlik sonucu okulların velilerin katkılarıyla finanse edilmesi, aynı bölgedeki okullar arasındaki farkı daha da büyütmüştür.

Uzağa gitmeden, Ankara’dan, belediye sınırları içinde iki okulu örnek vermek istiyorum, inanmayanlar gidip gezebilirler: Biri Altındağ’da Gültepe İlköğretim Okulu, ikincisi İlker’de Turhan Feyzioğlu İlköğretim Okulu. Bu iki okulun arasındaki fark, bir zamanlar Amerika’da ve Güney Afrika’da siyahlarla beyazların okuduğu okullar arasındaki fark gibidir. Oran’daki, Çankaya’daki diğer okullardan örnek vermek istemiyorum.

Daha iki gün önce, Urfa’daki bir okulda 1’inci sınıfların 136, 2’nci sınıfların 114 öğrenci olarak dersliklerinde nasıl sıkıştırılarak eğitim ve öğretim gördüklerini bir televizyon haberinde tüm Türkiye gördü. Cumhuriyet tarihinin en fazla dersliğini yapmakla övünen AK Parti Hükûmetine bu durumu da böylece yorumsuz olarak sunmak isterim.

Sorun bu kadarla da bitmiyor. Eğitimin temel yol ve yöntemini, niteliğini belirleyen müfredat ülkenin koşul ve olanaklarına göre bir türlü oturtulamıyor. Bu bir yana, eğitimi biçimlendiren temel özne olan insanı, yani öğretmeni kendi sorunlarıyla boğuşur hâle getirirseniz, dünyanın en iyi müfredatını da oluştursanız, başarılı olamazsınız.

Değerli milletvekilleri, ekonomik çıkmaz ülkemizde öğretmenliği öğretmen için ikinci meslek hâline getirmiş, ister istemez farklı geçim yolları yaratmıştır. Gerçekten başarılı olunmak isteniyorsa, öncelikle eğitim emekçilerinin yaşam standartları iyileştirilmeli, en azından bu kesimin taban maaşları tüm vergilerden muaf tutulmalı, ekonomik, sosyal, özlük sorunları çözülmelidir.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’nin tarihsel ve toplumsal gerçekleri göz önüne alındığında, topluluklar ve insanlar arasında gönüllü birliği sağlayıp yaşatacak eğitim politikaları da hedeflenmesi gereken bir ihtiyaç olarak karşımızda duruyor.

Ana dilde eğitim: Ana dilde eğitim hem pedagojinin bir gereği hem insan hakları açısından temel bir hak olduğu kadar, Türkiye’nin gönüllü birliği ve barışı için de bir zorunluluktur. Resmî dilin Türkçe olması koşuluyla Kürtlerin kendi ana dilleriyle eğitim yapabilmelerinin olanakları yaratılmalı ve de yeni oluşturulacak Anayasa’da güvence altına alınmalıdır. Bu, çağdaş demokrasilerin de bir gereğidir.

Ders kitaplarının içeriği çağdaş eğitim anlayışından uzak, hurafelerle doludur. Ders kitaplarının yeni baskılarında sürekli değişiklikler yapılmaktadır. Örneğin, 8’inci sınıf bir ders kitabında tarikat tanımı AK Partinin siyasal-ideolojik duruşuna göre değiştirilmiş. Bu kitap Talim Terbiye Kurulundan nasıl geçti hâlâ anlamış değiliz.

Özellikle de Alevilerin incinmesine yol açan, kendilerini içinde bulamadıkları din derslerinin zorla okutulması ve AİHM kararlarına rağmen, bu ısrar, eğitimin bir başka demokratik olmayan yanıdır.

Özellikle de son dönemlerde okullarda tarikat mensubu olduklarından kuşku duyulmayan bazı öğretmenlerin Alevi öğrencilere yönelik ayrımcı ve baskıcı tutumları iktidardan almış oldukları güvene bağlanabilir mi?

En son örneği Meclis İnsan Hakları Komisyonu tarafından rapor edildi. Benzer olayların basında görüldüğü oldu. Bu tür olayların son zamanlarda artış göstermesinin başka ne gibi anlamı olabilir? Daha bu sabah haberlerde Sivas’ta bir cemevinin kapatılarak yerine cami açıldığını da bütün Türkiye dinledi.

Yine, “100 Temel Eser” içinde Aleviliği karalayan kitapların varlığından Sayın Bakanın haberinin olup olmadığını da sormak istiyorum.

AK Parti döneminde, her alanda olduğu gibi, temel hedef hâline getirilmiş olan kadrolaşma eğitim alanında da varlık gösteriyor. Buna bağlı olarak da sürgün ve benzeri cezalandırmalarla öğretmenler mağdur edilmektedir.

Türkiye’nin doğusunda ve kuzeyinde yatılı bölge okulları, taşımalı eğitim gören okulların durumları, AK Partinin çizdiği güllük gülistanlık tablonun aksine içler açısı durumdadır. Örneğin, Tunceli’de birçok yatılı bölge okulu askerî kışla olarak da hizmet vermektedir. Bu durumu da yine yorumsuz vermek istiyorum.

İlköğretimde durum bu iken, böyle bir temel üzerine inşa edilen liselerin ve üniversitelerin durumunun nasıl olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Bilim yuvaları olmaktan uzak, seçim yatırımı olarak mantar gibi biten, bazılarının profesörü, doçenti dahi olmayan bu üniversitelerden her yıl mezun olan binlerce öğrenci işsizliğin pençesinde kalıyor, istihdam ve eğitim dengesi bir türlü kurulamıyor.

Değerli milletvekilleri, bugün YÖK’ün faaliyet raporu yayımlandı. Diyor ki:“Üniversiteler ve üniversite öğrencileri çoğalmakla beraber üniversitelerin akademisyen kadrosunda bir artış olmadı.” Bu da, gene dikkatinize sunulmuştur.

İlköğretim ve ortaöğretimde paranın gücüne dayalı eğitim anlayışı ve hedefi üniversitelerde de uygulanır olmuş, ilköğretim okulları ve liselerde olduğu gibi devlet üniversiteleri de özel üniversitelerin çok gerisine düşmüştür. Öyle ki, Türkiye’deki üniversitelerden bir tanesi bile dünya üniversiteler sıralamasında ilk 200 üniversite arasına girememiştir.

Özcesi, üniversiteler böyle iken, üniversite öğrencilerinin durumu, akademik, demokratik, ekonomik ve benzeri yönleri itibarıyla kötü denebilecek durumdadır. Bu yönlü iyileştirmeler için genel bütçeden ayrılması gereken pay ne yazık ki, yine ayrılmamıştır.

Üniversitelerin bir başka sorunu da, demokratik ülkelerde hiç kabul görmeyen gerekçelerle okullarından uzaklaştırılan öğrencilerin durumudur. Bu öğrencilere af çıkarılarak eğitim haklarının mutlaka geri verilmesi, demokrasinin bir gereği olarak acil bir önem arz etmektedir.

Üniversite yapılmamış son 9 ile daha üniversite yapılacağı duyurusu yapıldı. Bu 9 il arasında Tunceli de var. Ancak, 1992 tarihinde Fırat Üniversitesi Senatosu tarafından kurulmasına karar verilen Tunceli İktisadi İdari Bilimler Fakültesi her nedense bugüne kadar kurulup açılmadı. İstedikleri zaman istedikleri yerlere üniversite açan bu iktidarların on beş yıldır Tunceli’de neden hâlâ fakülteyi kurmak istemediklerini anlamış değiliz yine.

Konuyla ilgili vermiş olduğum yazılı önergeye Millî Eğitim Bakanı Sayın Hüseyin Çelik imzalı verilmiş yazılı cevapta aynen şöyle diyor: “Yükseköğretim Kurulunun 26/05/2000 tarihli toplantısında, Fırat Üniversitesi bünyesinde yer alan Tunceli İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinin kapatılarak…” Dikkatinize sunuyorum: “Kapatılarak.” “…yerine Tunceli Eğitim Fakültesinin kurulmasının uygun olduğu…” diye bir cevap gelmiştir. Şimdi, 1992’den beri hâlâ kurulmamış olan bir üniversite, nasıl oluyor da kapatılıyor ve yerine nasıl oluyor da bir başka fakültenin kurulma kararı alınıyor? Ama, ne hikmetse, 2000 yılından bu yana beklenen ikinci fakülte de hâlâ kurulmadı. Buna kara mizah mı desek, çözümü zor bir bilmece mi desek, ne desek bilmiyorum, bunun mutlaka ama mutlaka bir adı vardır diye düşünüyorum.

İşin çok daha çarpıcı bir yanına geliyoruz: Fırat Üniversitesi Rektörlüğü ve Sekreterliğinin, söz konusu öyle bir kararın olmadığını söylemesi. Aradık Fırat Üniversitesini, bana cevaben verilen söz konusu yazıdaki tarihli ve sayılı karardan bahsettik, ancak Üniversite Rektörlüğü böyle bir kararın olmadığını söyledi.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de eğitimin sorunları kısıtlı zaman içinde sayılıp dökülebilecek kadar az değildir. Bu sorunların giderilmesi, her konuda olduğu gibi, iktidara düşen sorumluluk kadar muhalefete de sorumluluk yüklüyor. Yeter ki, dürüst ve samimi olunsun.

Geleceğin bugünden daha iyi olacağı inancıyla hepinizi saygıyla selamlıyorum (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Şerafettin Halis (Tunceli). “2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (BAYINDIRLIK VE İSKâN BAKANLIĞI, TAPU VE KADASTRO GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, MİLLî EĞİTİM BAKANLIĞI, YÜKSEK ÖĞRETİM KURULU, YÜKSEK ÖĞRENİM KREDİ VE YURTLAR KURUMU GENEL MÜDÜRLÜĞÜ, ÖĞRENCİ SEÇME VE YERLEŞTİRME MERKEZİ BAŞKANLIĞI VE 85 ÜNİVERSİTE) DOKUZUNCU TUR”. TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim tutanağı, 9 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2007-12-09-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-bayindirlik-ve-iskan (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
