# 2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Şerafettin Halis (Tunceli)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim
- **Tarih:** 20 Aralık 2008
- **Gündem:** 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2008-12-20-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim

> Şerafettin Halis, 20 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 1.767 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA ŞERAFETTİN HALİS (Tunceli) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kültür ve Turizm Bakanlığı bütçesi hakkında Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Sizleri saygıyla selamlıyorum.

Bundan tam otuz yıl önce bugünlerde gerçekleşen ve 121 Alevi insanının katline sebep olan müsebbipleri ve Maraş katliamını kınıyorum. Ayrıca, Alevi haklarının dillendirildiği bu süreçte İstanbul’da camilere yönelik kundaklama girişimlerini, farklı inanç topluluklarını birbirine düşürmeyi amaçlayan karanlık odakların işi olduğuna inanıyor, şiddetle lanetlediğimin bilinmesini istiyorum. Sekiz yıl önce yine bugünlerde cezaevlerinde siyasi tutsak ve hükümlülere yönelik “Hayata Dönüş” adı altında yapılmış olan cinayeti de yine burada kınadığımı bilmenizi istiyorum.

Değerli milletvekilleri, bir ülkeye kimlik kazandıran unsurların başında doğal ve tarihsel değerler gelir. Bin yıllardan bu yana çeşitli uygarlıklara beşiklik etmiş Anadolu ve Mezopotamya topraklarından Sümerler, Hititler, Asurlar, Medler, Persler ve daha birçok kültürler geldi geçti. Hâliyle bu kültürlerin izleri, uygarlıkların izleri bizim kültürümüze de yansıdı. Böylece tarihin derinliklerinden beslenerek gelen kültürlerin ve dönemin öneminin de ne olduğu açığa çıkmış oluyor. Kültürel hakların insan haklarının bütünleyici bir parçası olduğu günümüzde tüm kültürlerin kendisini ifade edebilmesi, çağdaş ve hukuk devleti olmanın da bir gereğidir.

Bakan Sayın Ertuğrul Günay’ın 2008 yılı bütçe görüşmelerinde, “Kültürel zenginliklerimizin tanıtılmasını, çeşitliliklerimizin ulusal kültürümüzün bir parçası olduğuna yönelik anlayışın toplumsal düzeyde yaygınlaştırılmasını sağlamak hedefimiz olacaktır.” sözleri son derece önemlidir ancak asıl önemli olan, bu yaklaşımın pratikte de yaşam buluyor olmasıdır.

Değerli milletvekilleri, bugün Kürt kültürüne yönelik tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen çalışma yürüten pek çok sivil toplum kuruluşu, yayınevi, enstitü, kültür merkezi, müzik yapım firmaları ve basın organı bulunmaktadır. Kürt kültür çalışmaları adına bu alanlarda son yıllarda ciddi gelişmeler kaydedilirken Kültür ve Turizm Bakanlığının teşvik edici yanına rastlanmamıştır. Bunun en temel nedeni hâlen Kürt dili ve kültürü üzerinde yasal bir güvencenin olmaması ve statüye kavuşturulmuş olmamasıdır.

Teşvik bir yana, Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerince İsviçre’de düzenlenen bir sanat festivalinde, “Gitmek” adlı film sansürlenmek istendi. Bu sansürün gerekçesi, “Bir Türk kızı bir Kürt gencine aşık olamaz.” şeklinde ifade edildi. Tabii, bu trajikomik olayı daha sonra Bakan Sayın Ertuğrul Günay, filmin galasına da katılarak, “Aşkın dili, dini ve ırkı yoktur.” diyerek mesaj verip bir telafi yoluna gitti. Biz benzer girişimlerin Kürtlere, Alevilere ve diğer azınlıklara yönelik bütün haksızlıklar noktasında da telafi edilmesini talep ediyoruz.

Tabii, bu ülkede yaşayan farklı kimlik ve kültürlerden gelen halkları küçümsemek, yok saymak, yaptıkları sanatı yok saymak, tahammülsüz yaklaşmak, kültürel etkinliğini yasaklamak Türkiye'nin demokratik değerlerine vurulan darbe olacaktır.

Değerli milletvekilleri, son günlerde üzerinde yoğun olarak tartışılan TRT’nin Kürtçe televizyon kurma çalışmaları önemsenmelidir. Bu önemi ancak Kürt dilini ve kültürünü bilimsel ve kimliksel bir yaklaşımla ele alarak anlamlı kılabiliriz. İşin ilginç yanı devlet Kürtçe yayına başlıyor ama Kürtlerin adı resmen yok, dili resmen yok, kimliği resmen yok. Hiçbir yasada Kürt kimliği ve Kürt dilini güvenceye alan bir ibareye rastlamak mümkün değil. Mademki bu ülkede, artık, bir Kürt dilinin varlığı kabul ediliyor -ki bu kabul edilmese devletin televizyonunda yayın yapan bir kanal kurulmazdı- öyleyse Kültür ve Turizm Bakanlığının, Kürt halk şarkılarının, şiir, masal, mâni, tekerleme gibi sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerinin derlenip yayınlanması ve sistematik bir biçimde saklanmasının esas alındığı Kürt dili ve kültürünü geliştirme akademisi kurulması yönünde bir olanak sunması gerekmektedir, her şeyden önce de anayasal güvenceye kavuşturulması tabii.

Değerli milletvekilleri, Türkiye’de var olan kültürlerin anayasal güvenceye alınması Alevi kültürü için de önem taşımaktadır. Alevi kültürünün gelişmesi, tanınması ve Alevilerin eşit yurttaşlık hakları yönündeki taleplerine Kültür ve Turizm Bakanlığı yine Alevi araştırmalarını hayata geçirecek bir Alevi akademisi kurma çalışmasıyla da cevap olabilir. Ayrıca, talepler arasında bulunan, 35 insanın diri diri yakıldığı Madımak’ın ibret ve utanç müzesi yapılması çalışmasının başlatılması da güven açısından anlam ifade edecektir. Aleviliği sadece bir dinsel inanç öğretisi olarak değil, zengin bir Anadolu Mezopotamya kültürü ve yaşam felsefesi olarak anlamak ve algılamak gerekmektedir.

Değerli milletvekilleri, toplumların gelişmesinde ve kimlik sağlamasında tarihî ve doğal zenginliklerin öneminin yadsınamaz olduğu günümüzde sizlere biri on bin yıl öncesinden günümüze kalan bir tarih hazinesi Hasankeyf’i, diğeri ise bir doğa harikası, millî park olan Munzur Vadisi’nin hangi zihniyetle sulara nasıl boğdurulmak istendiğini özetlemeye çalışacağım.

Gelişmiş sosyal devletlerde yönetimlerin amacı yurttaşın ihtiyaçlarına göre hizmet biçimlendirmektir. Bu hizmetler biçimlendirilirken kamuoyunun tepkilerini esas alır, bahanelere ve gerekçelere sığınmazlar; millî çıkarlar adına içte ve dışta yapay düşmanlar yaratarak demokrasilerini askıya almazlar yani bizde olmayanı yaparlar. Bugüne kadar düşmansız yaşanılmayan ülkemizde yapılan haksızlık ve ihlaller hep hassasiyetlere sığınarak yapıldı. Her zaman, devleti ve devletin çıkarlarını tehdit altında tutan düşmanlar var edildi. Dolayısıyla, çoğu kez demokratik hak ve özgürlüklerden dem vurmak düşmana hizmet etmekle eş anlamlı değerlendirildi. Her alanda olduğu gibi kültürel ve doğal varlıkların yok edilmesi istenince de yine her zamanki hassasiyetler devreye giriyor: Düşmanlar, teröristler.

Başbakan Sayın Erdoğan geçen haftalardaki bir grup toplantısında aynen şöyle diyor: “Teröristler Munzur Barajı’nı neden istemiyor? Teröristler Ilısu Barajı’nı neden istemiyor? Hasankeyf ortadan kalkacakmış. Yalan. Denize nazır bir Hasankeyf yaratılacaktır.” Denize nazır bir Hasankeyf nasıl yaratılacaktır, bilinmiyor ancak denize boğdurulmak istenen bir Hasankeyf olduğu herkes tarafından biliniyor.

Bilinen bir şey daha var ki bu barajları istemeyen yalnız Türkiye'de ve bölgedeki insanlar değil, tüm dünyada insanı, tarihi ve doğayı seven milyonlarca insanın da olduğudur. Bundandır ki Almanya Ekonomik İş Birliği ve Gelişim Bakanlığı, Almanya, Avusturya ve İsviçre hükûmetlerinin, Ilısu Barajı Projesi’ne bağladıkları kredileri geri çekeceklerine dair Türkiye'ye uyarıda bulundu.

Şimdi, Ilısu Barajı’yla yok edilmek istenen Hasankeyf’e bir bakalım. Bölge, çağlar öncesinden bu yana medeniyetlere beşiklik etmiş, dolayısıyla İslam öncesinin ve İslam sonrasının kültürel değerlerini bir arada bugüne kadar taşıyabilmiştir. Bu bölge, tarih boyunca Anadolu ve Mezopotamya toprakları arasında geçiş sağlayan bir köprü görevi görmüştür. Ilısu Barajı tamamlandığında, göl hacmi bakımından Türkiye'nin ikinci büyük barajı olacak. Tarihî iki yüz on beş yerleşim yeri sular altında kalacak, bu yerler arasında Mezopotamya uygarlığının günümüze kalan tek tanığı olan Hasankeyf de. Tarih ve kültür açısından değeri biçilmeyen on bin yıllık kültür mirası, kazanılması bir daha olanaklı olmayacak şekilde yok olup gidecektir.

Oysaki 2007 yılında, Başbakan Sayın Erdoğan’ın Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Bölümünün açılışında söyledikleri hâlâ hafızalardadır. Sayın Erdoğan, o gün “Tarihî mirasınızı kaybederseniz, Allah korusun, ülkenizin, yurdunuzun tapusunu kaybedersiniz, bir daha geri kazanamazsınız, işte esas felaket bu olur.” demişti. Tabii, şimdi soruyoruz: Acaba Sayın Başbakan Hasankeyf’i ülkenin bir parçası olarak görmek istemiyor mu? Oradaki binlerce yıllık tarihî zenginliği bu ülke için bir miras olarak kabul etmiyor mu? Kaldı ki çağdaş bir kafa yapısı açısından bakıldığında, tarihî, kültürel varlıklar dünyanın neresinde olursa olsun korunmaları gerekmez mi?

Değerli milletvekilleri, bizde Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’na göre, “Taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının muhafazaları veya tarihî çevre içinde korunmalarında etkinlik taşıyan korunması zorunlu olan alanlardır.” denmesine rağmen, bir tarih ve kültür hazinesi olan Hasankeyf yok ediliyor yani suç işleniyor. İnsanların tepkilerine rağmen, işlenen bu kültür ve tarih cinayetine bizlerin suskun tanıklığı cinayete ortak olmak anlamına gelmektedir. Binlerce yıllık değerlerin toplamı, bir daha kazanılması olanaksız olan Hasankeyf’i ömrü elli yıl olan barajlara kurban vermeyelim.

Yine, AKP Hükûmetinin Kültür ve Turizm Bakanlığının sözcülerinin Hasankeyf kalıntılarını taşımaktan veya aslına uygun kopyalarını yapmaktan bahsetmeleri ve bunu çözümmüş gibi insanlarımıza sunmaları da hayret verici. Türkiye’de kültür ve turizmi geliştirici sorumlu kişilerin görevleri kopyalar yaparak halkı ve kamuoyunu kandırmak değil, bu kültürel ve tarihsel değerler hazinesi yerleşim yerine sahip çıkarak yeni nesillere gurur duyacakları ülke bırakmak olmalıdır.

Değerli milletvekilleri, Tunceli il sınırları içerisinde bir millî park var, Munzur Vadisi Millî Parkı. Korunması birinci derecede önem arz eden bir doğa harikası, ancak bugün sulara boğdurulmak isteniyor. 42 bin hektarlık bir alana sahip, 1975 yılında millî park olan Munzur Vadisi, dünyada bitki örtüsüyle çok zengin bir alan olduğu kadar üzerinde barındırdığı diğer canlıların çeşitliliğiyle de büyük bir zenginliğe sahiptir. Munzur Vadisi Millî Parkı florasında 1.518 çeşitli bitki kayıtlı olup bunlardan 43 çeşidi bu bölge -yani Munzur Dağları- 227 çeşidiyse Türkiye endemik türlerinden oluşmaktadır. Millî Parklar Kanunu’nun 14’üncü maddesine göre, “Bu kanun kapsamına giren yerlerde tabii ve ekolojik denge ve tabii ekosistem değeri bozulamaz, yaban hayatı tahrip edilemez.” Kanun böyle dese de Nil Nehri üzerinde sadece bir baraj varken Mısır gibi bir ülke enerji sıkıntısı yaşamazken, Tunceli gibi küçücük bir kentin can damarı olan Munzur suyu üzerinde sekiz barajın inşa edilmesini anlamak çok zor. Durum böyle olunca, bu barajların ekonomik amaçla yapıldığının da inandırıcılığı ortadan kalkıyor.

1931 yılında da askerî çevrelerin Hükûmete rapor olarak sunduğu, bugünkü adı Tunceli olan Dersim’in lağvedilmesi için vadilerin suyla doldurulması projesinin gecikmiş bir uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Şöyle ki barajların yapılması hâlinde, her şeyden önce bölgedeki iklimde önemli değişiklikler yaşanacak; bölgede bugüne kadar görülmemiş bakterilerin ve hastalıkların ortaya çıkmasına neden olacak. Kar sularıyla beslenen bir su kaynağı olan Munzur Nehri, suyunun azalması hatta tümden yok olması tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Barajlarla birlikte bölgenin ekolojisinde, dolayısıyla ekosisteminde bir değişiklik yaşanacak, çok zengin olan bitki florası içinde yalnızca bu bölgeye özgü 43 çeşit endemik bitkiyle beraber birçok bitki türü de yok olacaktır.

Yine aynı nedenden ötürü bölgedeki diğer canlı türlerinde yok olmalar baş gösterecek, yaban hayatı son bulacaktır. Her şeyden önemlisi de bölgede demografik bozulmalara yol açan, sonu acı olan göçler yaşanacaktır. Bunlar, tarafımdan değil, uzmanlarca öngörülen sonuçlar.

Bölge insanının tümden karşı olduğu barajların yapımından vazgeçmek, sonradan telafisi olanaklı olmayan bir hatadan vazgeçmek olacaktır.

Değerli milletvekilleri, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’na göre sit alanı olmayan Munzur Vadisi’nin özellikleri itibariyle sit alanı statüsüne kavuşturulması bir gerekliliktir hatta zorunluluktur. Tunceli’de yapımına başlanan Munzur Vadisi Barajlar Projesi, ekonomik, sosyal, demografik, ekolojik ve jeolojik sonuçları düşünüldüğünde, zararları yararlarından çok daha fazla olan bir mağdur etme projesi olarak karşımıza çıkıyor. Katledilen bir doğanın insanlığın da katline kapı aralamak olduğu bilinci ile, Meclisi, Ilısu ve Munzur Vadisi Barajlarının yapımına “Dur!” demeye çağırıyorum. Oradaki insanların sesine kulak verileceğine inanıyorum.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; tarihin ve kültürün öneminden söz edenler ne gariptir ki bu alanla ilgili en çok üzerinde durulması gerekli bir meslek grubunu unutur hâle gelmişlerdir: Arkeologlar. Diğer dünya ülkeleriyle kıyaslandığında üzerinde çokça uygarlıklar yaşamış Anadolu Mezopotamya topraklarında bulunan Türkiye'nin arkeologlara herkesten çok daha fazla ihtiyacı vardır çünkü arkeologlar binlerce yıllık kültürel değerleri bilimsel yöntemlerle açığa çıkaran, envanterlerini yapan, koruyan ve gelecek kuşaklara aktaran akademisyen, uzman emekçilerdir. Bu önemden dolayı arkeologlara verilen değer, tarihe ve kültüre verilen değer olarak kabul görmektedir.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN – Buyurun Sayın Halis.

ŞERAFETTİN HALİS (Devamla) – Şimdi, ülkemizdeki arkeologların durumuna kısaca bir göz atalım.

Arkeologlar genel idare hizmetleri sınıfında iken 1987 yılında çıkarılan Bakanlar Kurulu kararıyla teknik hizmetler sınıfına dâhil edilmişlerdir. Yaptıkları işler itibarıyla teknik hizmetler sınıfına alınan arkeologlar teknik hizmetler sınıfının (c) kategorisinde gösterilerek ek göstergeleri 2.200 olarak belirtilmiştir. Amerika’da, Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerinde çalışan arkeologların meslek grupları içinde üst düzeyde tutuldukları bilinen bir gerçektir. Yapılan bu haksızlığın ivedilikle ele alınarak giderilmesi için arkeologlara 3.600 ek göstergenin verilmesi, kültürel korumacılığa verilen değerin bir ölçüsü olacaktır.

Arkeologlar dört yıllık üniversite mezunu olmalarına rağmen, kategorisinde, iki yıllık yüksekokul mezunları olan çay ve tütün eksperleri ve teknikerlerle eş tutulmaktadırlar. Arkeologların bu mağduriyetlerinin giderilmesi de tarihe ve kültüre duyulan bir saygının gereği olmalıdır.

Hepinizi bu inançla tekrar saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Şerafettin Halis (Tunceli). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 20 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/serafettin-halis-23-2008-12-20-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
