# Sağlık hizmetleri temel kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.72)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Sevahir Bayındır (Şırnak)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 71. Birleşim
- **Tarih:** 28 Şubat 2008
- **Gündem:** SAĞLIK HİZMETLERİ TEMEL KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.72)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/sevahir-bayindir-23-2008-02-28-saglik-hizmetleri-temel-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-7

> Sevahir Bayındır, 28 Şubat 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 71. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: SAĞLIK HİZMETLERİ TEMEL KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.72)); konuşma 1.860 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

DTP GRUBU ADINA SEVAHİR BAYINDIR (Şırnak) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Sağlık Hizmetleri Temel Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi hakkında DTP Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Tabii, sağlık yasa tasarılarının tartışıldığı bir ortamda can kayıplarının yaşanması da ne kadar sağlıklı düşündüğümüzün ve ne kadar sağlıklı kararlar aldığımızın da bir göstergesi. Her şeyden önce bir sistemin sağlıklı işlemesi lazım çünkü toplumun sağlığı, psikolojik, sosyal, kültürel, fizyolojik -hatta ben buna “ekolojik” diyerek de eklemek istiyorum Dünya Sağlık Örgütü tanımlamasını- tam bir iyilik hâlinde olması gerekiyor. Şimdi, soralım birbirimize toplum hangi açıdan tam bir iyilik hâlinde? Sosyal açıdan iyilik hâli yok, ekonomik açıdan her şey kötüye gidiyor, iyilik hâli yok. Sağlık açısından zaten insanlar hastaneye gidiyor, tekrar hasta dönüyor. Çünkü, şartlar değişmedikten sonra siz ne kadar tıbbi tedavi yapın ya da cerrahi operasyon yaparsanız yapın o toplumun sağlık sorununu gideremezsiniz, olsa olsa sağlığı geçici bir şekilde tedavi etmiş olursunuz ya da geçiştirmiş olursunuz.

O nedenle, her şeyden önce, hastane şeflerinin rollerini ve tanımlarını tanımlamadan önce Parlamentoda bulunan tüm yetkili arkadaşların bu toplumun tüm sorunlarını bir şef gibi organize etmek üzere burada olduğumuzu ve sorunların çözümünün çözümsüzlükler üzerine ya da yeni hastalıklar üretmek üzerine değil, daha doğru teşhislerin konulduğu, doğru tedavilerin uygulandığı ve sağlıklı sonuçların alındığı bir proje ekseninde bakmak gerektiğini düşünüyorum.

O nedenle, bu Meclisin aldığı tezkere kararı bir kere toplumu psikolojik olarak, sağlık olarak, ekonomik olarak, her şeyden önce, can güvenliği açısından tehdit etmiştir ve şu an bu tehdidin yaşandığı, her gün kadınların ağladığı, annelerin ağladığı, toplumun tedirgin hâlde bulunduğu bir atmosferde biz sağlıktan, sağlık sisteminden, şeflerden bahsediyoruz. Ne kadar sağlıklı bir şekilde işleri organize ettiğimizin bir göstergesidir!

O nedenle, biz, tezkere kararlarının bir kez daha gözden geçirilmesi gerektiğini, sorunların, Türkiye’deki sorunun tedavisinin, Kürt sorununun tedavisinin ya da teşhisinin yanlış konduğunu, doğru teşhis konması gerektiğini ve hastaya sorulması gerekiyor. Hiçbir hekim hasta yerine kendisini koyamaz. Hastanın şikâyetleri üzerine tedaviyi uygular. O zaman Türkiye’de yaşayan tüm halklar, tüm inançlar, ne istiyorsa, rahatsızlığı neyse, bize düşen de bu rahatsızlığı toplumu tatmin edecek, onları ikna edecek, çözüm getirecek bir şekilde sorunlarını ele almamız gerekiyor ve yaklaşımımızın bu olması gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde sistemin genel sağlık sorunu yaşandığı bir dönemde bizim hastanede işlerin de sağlıklı yürümesinde çok sağlıklı karar alamayacağımız açık ki, bunu yasa tasarısını tartışırken yine göreceğiz.

Bu nedenle, ben, konuya geçmeden önce, “Çocuğun Gördüğü Düştür Barış” şiirini sizinle paylaşmak istiyorum:

“Çocuğun gördüğü düştür barış.

Ananın gördüğü düştür barış.

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman,

Ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara,

Yangının eritip tükettiği yüreklerde

İlk tomurcukları belirdiği zaman umudun,

Ölüler rahatça uyuyabildiklerinde, kaygı duymaksızın artık,

Boşa akmadığını bilerek kanlarının,

Barış budur işte.” diyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

YILMAZ TUNÇ (Bartın) – Konuya gel…

SEVAHİR BAYINDIR (Devamla) – Konumuzla çok alakalıdır. Lütfen dinlemeyi öğrenelim. Evet, dinlemeyi öğrenelim. Sağlıkla çok ilgidir. Genel sağlıklı düşünemeyenlerin, sağlık alanında da sağlıklı kararlar alamayacağını şimdi hep birlikte tartışacağız.

Benden önceki konuşmacı arkadaşım da bu konuda belirtti... Bizler de zaten yasa tasarısı tartışılırken de karşı oy kullanmıştık çünkü hakikaten bundan önceki yasa tasarılarında da aynı şeyi yaşadık. Yani hâkimler- savcılar yasa tasarısı tartışıldığında burada, yine, herkes, sivil toplum örgütleri, buradaki grubu bulunan partiler feryat ettiler, böyle yapmayın dediler; çoğunluğuz yaparız, biz yaparız siz uygularsınız, biz bildiğimizi okuruz yaklaşımınızdan vazgeçin ya da torba yasalarından vazgeçelim. Torba yasasını on beş gün önce çıkardık, on beş gün sonra tekrar gözden geçirdik. Bu da bizim ne kadar sağlıklı ne kadar objektif ne kadar bilimsel görüştüğümüzün, tartıştığımızın, birbirimizi dinlediğimizin ve sorunu çözmek için birbirimizi tamamladığımızın bir göstergesi olarak hatırlatmak isterim siz sayın değerli milletvekillerine!

O anlamda, biz de, bu şef atamalarıyla ilgili neden bugüne kadar uygulanan kriterler uygulanmıyor da yeniden keşfedip, işte, sistem hantaldır, dolayısıyla bakanlık bünyesinde bir jüri oluşturulması gerekiyor, 3 kişilik bir jürinin ve bu jüri hangi kriterlere bağlı ve neye göre tercih edeceği belli olmayan bir sistemle bir atama, bir kadrolaşma sürecinden geçiyor.

Sayın Bakan, biz komisyonda tartışırken de bu tanımlarımızdan çok rahatsız olmuştu, eminim yine aynı rahatsızlığını ifade edecek, ama biz de bu rahatsızlığına dair görüşlerimizi ısrarla, inatla ifade edeceğiz.

Bu tarz bir atama yöntemi, tercih yöntemi ve yüzde 35’lik bir kadroyu kapsayacak bir atama yöntemi kesinlikle kadrolaşmadır.

Peki, ilelebet bir iktidar var mı, ebedi bir iktidar var mı? Yok. Neden o zaman hani kısa sürede parti devlet gibi örgütlenelim, bütün kurumlara yerleşelim? Bu ömrünüz… On yılı uzatabilirsiniz. Peki, bu dönemi yaşayan insanlara yaptığınız haksızlık, yapacağınız uygulamaların hesabını nerede ödeyeceksiniz? Hangi adli kararda, hangi makamda ödersiniz diye sormak isterim ben yeniden.

Hükûmet olarak ya da bu toplumun yöneticiliğine soyunmuş güçlerin elinde bulunduğu erkleri, kendi çoğulculuğuna, kendi gücüne dayalı bir tercihten ziyade, adaletse, hakkaniyetse, eşitlikse eğer, her şeyden önce kendi çıkarını gözetmeden toplumun ihtiyaçlarını ve yararını gözetir bir şekilde bu kadro dağılımını ya da yeniden görevlendirmeyi, koşullara, hizmetin iyi yürümesine bağlı tutması gerekiyor.

Yine atamalar… Bölgeler arası eşitsizlik giderilmeye çalışıldığı bir dönemde, 175 atamanın yaklaşık 40’ının bölgeden olması neyin sonucudur? Yani, bu politikayı boşa çıkarmıyor mu? Biz bölgeye sürekli işte gelişimlerde bulunuyoruz, girişimlerde bulunuyoruz, atamalarda bulunuyoruz, görevlendirmeler yapıyoruz… Peki, madem, şeflik düzeyinde görev yapabiliyorsa bulunduğu yerde görev yapmaya çalışsın. Neden Van’dan, neden Erzurum’dan, neden Dicle’den alıp başka metropollere yığılma yapıyorsunuz? Hatta özel alan yaratarak, var olan servisi ikiye bölerek daha bir çaba ve gayret içindesiniz. Bu, düpedüz, kesinlikle kadrolaşmadır.

Yine, eğitim ve araştırma hastanelerinde kadrolar, yıllardan beri, gelenekselleşmiş şekilde, Sağlık Bakanlığı tarafından yabancı dil, teorik ve pratik, üç aşamalı, klinik şeflerinden kurulan 5 kişilik jürinin yaptığı sınavla belirlenmekteydi. Ancak, 2001’den beri, ne yazık ki -bu uygulama- sürekli yasalara aykırı bir şekilde atamalar yapılmakta ve bu atamalar da yargıdan geri dönmektedir.

Yine müracaat biçimini -benden önceki konuşmacı da belirtti- neye göre ilan edeceksiniz? Müracaat nereye yapılacak? Bu müracaatın içinden nasıl tercih yapacaksınız? Bu konu da karışık. Yani yasada, yasa teklifinde, eğitim ve araştırma hastanelerinin açık bulunan şef ve şef yardımcılarının ilan edileceği… Nerede ilan edileceği, kaç gazetede, bu gazetelerin tirajları ne; bu ölçüler yok tabii ki.

İşte “Buralara tıp alanında uzmanlık kazanmış doçent ve profesörlerin müracaat edebileceği, bunların müracaatlarının Bakanlık tarafından oluşturulan 3 kişilik bir jüri tarafından değerlendirileceği ve sonucunda da Bakanlık tarafından atanacağı, bu yolla yapılacak atamaların toplam kadronun yüzde 35’ini geçemeyeceği…” şeklinde yasa tasarısında geçiyor.

Bu anlamda, adaylar hakkında değerlendirme yapacak jürinin belirlenmesinde doçentlik atama yöntemi yerine profesörlük atama yönteminin dikkate alınması gerektiği gibi, uygulamanın objektif ölçülerinin mutlaka bir yönetmelik ile belirlenmesi gerekir.

Yönetmeliğin içeriğini tabii ki burada netleştirmek mümkün değil. Ama yönetmelik, mutlaka, bugüne kadar uygulanmış uluslararası standarda uygun bir şekilde tercih etme sistemini açık bir şekilde belirtmelidir.

Yine, jüri üye sayısı eskiden olduğu gibi 5 kişiden neden 3 kişiye düşürülmüştür? Biz, jüri üye sayısının yine 5 kişiden oluşmasının, bütün üyelerin atama yapılacak uzmanlık alanından olmasının ve kura yöntemiyle oluşturulmasının nesnellik için ön koşul olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, siz, cerrahi alanda bir tercih yapacaksanız, gidip farklı bir alanla ilgili bulursanız ya da cerrahi de bile, işte, üroloji ataması yapacaksanız, üroloji dışındaki birimlerden aldığınızda, bu neye göre bu tercihini yapacak? Bunlar kesinlikle yönetmeliklerde açık bir şekilde belirtilmeli.

Yine, jürinin değerlendirmesinde, eser sadece orijinal bilimsel araştırma, yayın ve eserle sınırlı tutulmuştur. Bu da bize göre yetersizdir, çünkü her şey yazılar üzerinden olmaz, yani cerrahi ya da… Özellikle cerrahi alanlar için mutlaka pratik deneyimlerin olması gerekiyor. Nice cerrahlar gördük kasap gibiydiler. Cerrahinin kendisi bir estetik işidir. İnsan bünyesine, organizmasına doğrudan müdahale ediyorsunuz ve bu müdahalenin sağlıklı, kişiye zarar vermeden, ağır komplikasyonlara yol açmadan, kendine güvenen, emin, pratikte sınanmış, eğitici yetiştirmiş şefler, yani o kriterlere uygun kişiler arasından seçilmesi gerekiyor. Bu anlamda meslekteki başarısı ve kıdemleriyle önceden asistan yetiştirip yetiştirmediği gibi kriterler mutlaka göz ardı edilmemelidir.

Yine jüri değerlendirme öncesi ve sonrasıyla ilgili yabancı dil ve mesleki sınav bulunmamaktadır. Ayrıca, hâlen görevde bulunan şef ve şef yardımcıları ne olacak? Profesör ve doktor olmamıştır, ama yıllarca bulunduğu serviste hizmet vermiş, bilimsel olarak katkılarda bulunmuş, yeterli, yetenekli nice kadrolar var. Bu yöntemle, bu kadar emek harcamış uzmanları nereye koyacağız? Bunların bu haktan mahrum edilmesi ne kadar adil ve hakkaniyetçidir? Bunu da sormak istiyoruz. Bunun için de, en azından bulunduğu serviste on beş yıl şef yardımcılığı yapmış ya da o klinikte uzman olmuş ve kendisini kanıtlamış kişilere de mutlaka bu şans tanınmalı diye düşünüyoruz.

Bu görüşler… Tabii ki biz yasa koyucular bir yasayı oluştururken gerçekten ilgili sağlık kurulları var, Türk Tabipler Birliği var, Sağlık Emekçileri Sendikası var ve yine sivil toplum örgütleri var, yani bütün bunlar neye göre düşünce belirtiyor? Hani şeklen, sivil toplum örgütlerinden komisyonlara katılanları usulen dinliyoruz, belgelerini alıyoruz, arşivliyoruz, yani bu usuli demokrasiden, mutlaka doğrudan ve dikkate alan ve onun katılımını esas alan, yani hangi yaşam alanıyla ilgili karar alıyorsak, bu yaşam alanını ilgilendiren ilgili kurumlar ve onların kurullarının öngöreceği, kabul göreceği kriterler ve esaslardan şaşmamak gerekir. O zaman demokrasiyi usulden değil, esastan yerine getirmiş olacağız. Ne yazık ki, bugüne kadar komisyonumuz süresince gerek Sosyal Güvenlik Yasası tartışmalarında gerek hastaneler birliği tartışmalarında, yine şef atamaları boyutuyla sivil toplum örgütünün önerilerini, evet dinledik, evet onları toplantıya kattık, ama hiçbir şekilde dikkate almadık. Bunu da şeklen demokrasinin, kandırmanın, aldatmanın bir yöntemi olarak görüyorum. Dolayısıyla, bu yöntemden mutlaka vazgeçmek lazım. Eğer görüşüne başvuruyorsanız, ilgili muhatap olarak görüyorsanız ve işin erbabı uzmanlarsa mutlaka bunların görüşlerinin ve yaklaşımlarının dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Yine, yasa tasarısında tartışmalar boyutuyla ele aldığımızda, bugün 2001’den beri şef atamaları boyutuyla yapılan pek çok uygulamanın yürürlüğü durdurulmuş, mahkemeden dönmüştür. En son yine Tüm Sağlık Sen’in bu şef atamalarına ilişkin açtığı dava, 12. İdare Mahkemesinden geri döndürülmüştür. Bu geri döndürmenin şartları da şu şekilde belirmiştir: “Zira, madde hükmüyle hem profesör ve doçentlere hem de uzman tabiplere klinik şef ve şef yardımcılığına atanma olanağı getirildiği hâlde, bunlar arasında sınavla veya sınavsız atama ayrımı da yapıldığı için, esas atanma biçiminin hangisi, istisnai atanma biçiminin hangisi olduğu ortaya konmamıştır. Uygulama, öteden beri sınavın esas, sınavsız atamanın istisna olduğu şeklindeyse de, son yasal düzenlemeyle ortaya çıkan durum, belirgin değildir. Bu durum, madde hükmünün uygulanabilmesi açısından bir düzenleme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.” Dolayısıyla 11’inci ayın 9’u 2007 tarihinde 12. İdare Mahkemesi bu yürütmeyi durdurma kararı vermiştir. Dolayısıyla, bizim şimdiye kadar çıkardığımız, burada uzlaşı ve sivil toplum örgütlerini dinlemeden geçirdiğimiz, çoğunluğumuza dayanarak, çoğunluğa dayanarak AKP partisinin geçirdiği yasaların pek çoğu hem burada bize zaman kaybettirmekte hem de Anayasa Mahkemesinden geri dönmektedir ya da mahkeme bunların yürütmesini durdurma kararı vermektedir. Peki biz burada neden emeğimize bu kadar ucuz yaklaşıyoruz, neden erkler arasındaki ilişkiyi gözetmiyoruz, neden yasama-yürütme-yargı, bu sistemi bir ahenk içinde işletmiyoruz? “Ben çoğunluğum, ben bildiğimi çıkarırım, siz de gereğini yaparsınız” gibi bir zıtlaşmaya, birbirinin görevini yok saymaya, hiçleştirmeye dönük neden böyle bir yaklaşım içindeyiz? Bu yaklaşım tahakkümcü, bu yaklaşım kendisi dışında kimseyi tanımayan, bu yaklaşım ötekileştiren, dışlayan, tekleştiren bir yönetim biçimidir. Lütfen o zaman biz demokrasinin şeklen uygulayıcısı olduğunu düşünelim, demokrasinin özünden yoksun olduğumuzu bu uygulamalarımızla kabul edelim. Biz kabul etmesek de kamuoyu bunun kararını böyle verecektir.

Bu nedenle, özellikle, yani son yürütmeyi durdurma kararının Anayasa’nın 138’inci maddesinin gereğince yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor. Bu yasanın geçici maddesinin mutlaka kaldırılması gerekiyor, iptal edilmesi gerekiyor.

Yine, bu yasa bu hâliyle objektif değildir, tamamen kadrolaşmaya dayalıdır, bilimsellik ve başarı gözetilmeden gerçekleştirilmek isteniyor. Hele hele sağlık gibi bir alanda, ihtisas gerektiren, doğrudan insan yaşamının sorumluluğunu üstlendiği bir yaşam alanında, bir çalışma alanında, bir hizmet alanında bu kadar ölçüsüz, objektivizmden uzak, nesnellikten uzak, tamamen kadrolaşmaya dayalı bir atama yönteminden vazgeçelim.

Bizler de Demokratik Toplum Partisi olarak bu yasaya karşı oy belirteceğimizi iletiyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Sevahir Bayındır (Şırnak). “Sağlık hizmetleri temel kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.72)”. TBMM Genel Kurulu, 71. Birleşim tutanağı, 28 Şubat 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sevahir-bayindir-23-2008-02-28-saglik-hizmetleri-temel-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-7 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
