# 2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Sırrı Sakik (Muş)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim
- **Tarih:** 16 Aralık 2010
- **Gündem:** 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/sirri-sakik-23-2010-12-16-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi

> Sırrı Sakik, 16 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 3.048 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

BDP GRUBU ADINA SIRRI SAKIK (Muş) – Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de Millî Savunma Bakanlığı bütçesi üzerine söz almış bulunmaktayım grubum adına. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Millî Savunma Bakanlığı bütçesine başlamadan önce Ulaştırma Bakanlığıyla ilgili küçük bir iki şey söyleyeceğim.

Sayın Bakanım, biz, doğru bir şey yapılırsa, Barış ve Demokrasi Partisi olarak alkışlarız. Bakanlığınız döneminde önemli şeyler yapıldı, teşekkür ediyoruz ama bir konuyu sizlerle paylaşmak istiyoruz. Özellikle seçildiğimiz günden bugüne kadar sürekli bu VIP denilen bir bela var, yani niye var onu da bilmeyiz, ama burada ayrımcı politikalar uygulandığını hep size söyledik, yetkili birimlerinize de anlattık, ama ne yazık ki birkaç örnek vererek…

Adana Havaalanı’nda, Sayın Ahmet Türk ve arkadaşlarımızın orada uğradıkları haksızlıkları size ilettiler. Yine, birçok bayan arkadaşımızın nasıl haksızlığa uğradığını sizlere ilettik. Yine, ben Antalya’dan İzmir’e giderken, uçağın kalkmasına tam kırk dakika var. İçeri girdiğimde, bir görevli elinde telsizle beni kapıda bekliyordu, “Hoş geldiniz” dedi, “Biz sizin İzmir’e gideceğinizi biliyoruz.” dedi. Oturduk, yarım saat bir haber gelmedi. Tekrar döndük -yanımda da arkadaşlarımız vardı- “Efendim, uçağımız rötarlıdır.” dedi. Oturduk, bir on dakika sonra tekrar sorduk, üçüncü kez sorduk. Geldi, dedi ki: “Uçak kalktı Sayın Vekilim.” Ve bu bizim kimliğimize karşı bir tepkiydi, hatta sonradan Vali de arayıp böyle bir şeyin olduğunu söyledi.

Yine, İstanbul’da, İstanbul Havaalanı’nda uçağa biniyoruz. Yine yanımda Sayın Türk var. Yani VIP hakkı olmayan bir partinin genel başkanı, tek bir vekili de yok. Büyük eskortlarla, büyük bir orduyla içeri girdiler, A protokolünde kendisine bir uygulama yapıldı ve Sayın Türk’le biz arka taraflarda kaldık. Yine B, C, D protokolünde farklı kesimler oturuyordu. Birini getirip oturttular “Ya, bu kim?” dedik yani Parlamentodan olsa tanırız, bürokrasiden az çok tanıdıklarımız da var. “Vallahi, muhakkak bu derin devletin temsilcisidir, onlar gelince zaten hayat duruyor.” dedik, öyle düşündük çünkü 2-3 kişi getirip onu bindirdiler. Ankara’da indiğimizde, yine uçağın içerisinden onu birkaç arkadaş gelip aldı. Merak ettim, indim sordum, Ulaştırma Bakanlığı personeliymiş, Müsteşar yardımcısıymış.

Şimdi, sizin bu bürokratların, Allah rızası için, niye burnu bu kadar Kafdağı’nda? Acaba bu bürokrat AKP’li bir milletvekiline karşı bunu yapabilir miydi? Bu bürokratlar başka bir milletvekiline karşı bu saygısızlığı yapabilir miydi? Ama sorun BDP olunca, sorun Kürtler olunca, sizin bürokratlarınızda aşağılama… Çünkü hep bu halkı aşağıladınız ya, onların temsilcisini de aşağılamak gibi bir duygu var içinizde.

Yine, Ankara’da onlarca kez aynı şeyle karşılaştık. Yani bizim çocuklarımız, eşlerimiz halkımızla birlikte giderler yani halkla birlikte katılırlar ama biz gittiğimizde, bakıyoruz, sizin milletvekillerinizin çocukları, hatta 18’inci, 19’uncu 20’nci Dönem milletvekillerinin eşleri, çocukları geliyor, oradan, VIP’den biniş yapıyorlar ama bizim arkadaşlarımızın eş ve çocuklarına ayrımcı politikalar uygulanıyor.

Yine, bazı arkadaşlar geliyor, merak ediyoruz, oradaki personel koşuyor çantayı alıyor. Soruyoruz: “Bu kim?” “Vallahi, AKP Urfa Milletvekilinin kardeşi.” Böyle bir VIP uygulaması olur mu?

Biz çok meraklı değiliz ama emin olunuz ki, her türlü haksızlığa karşı isyan ederiz. Lütfen, bunu düzeltiniz. Birkaç kez söyledik ve bizim kimliğimize karşı bir ayrımcı politika uygulandığını söyledim.

Teşekkür ediyorum.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; savaşın manzarası ölüm ve kandır. Zira, hiçbir ülke savunma ve güvenliğini sadece silahlanarak sağlayamaz. Özgürlükler ve haklar demokratik sistem içinde bir hukuka bağlanmadığı müddetçe bileceğiz ki, güvenlik riski önce içeriden kaynaklanmaktadır. Toplumsal gelişmeyi evrensel kriterlerle sürdürmek istiyorsak ekonomide liberalleşmeyi, toplumsal alanda özgürleşmeyi, siyasette demokratikleşmeyi gerçekleştirmeliyiz. Aksi hâlde dünyanın en büyük ordusuna da sahip olsanız güvenliğinizi sağlayamazsınız.

Soğuk savaşın sona ermesiyle dünyanın daha güvenilir bir yer olacağı beklentisi doğmuştu. Ancak silahlanma en üst seviyeye çıktı ve güvensizlik arttı ve ülkemiz de dünyada silaha büyük bir yatırım yapmaktadır.

Binlerce insanın ölümüne neden olan silahlanma peşi sıra gelişen saldırılara bu kadar para harcanırken açlık, yoksulluk, küresel ısınma gibi sorunlarla boğuşan dünyamız hayatta kalma mücadelesine kaynak bulamıyor. Örneğin, 10 milyar dolar bulunamadığı için her yıl 2 milyon çocuk ishalden ölüyor. Silahlanmaya trilyon dolarlar aktarılırken gelişmiş ülkeler her beş saniyede 1 çocuğun açlıktan ölmesine göz yumuyor. Ülkemizde ne yazık ki, açlıktan ölen çocuklar… 21’inci yüzyılda dünyanın en büyük ayıbı, bir yılda açlıktan ölen 6 milyon çocuk var ve Türkiye’nin varoşlarında ve Türkiye’nin, Anadolu’nun her tarafında da bu çocuklar yaşamlarını yitiriyorlar.

Eğitime ayırdığımız bütçe komiktir. Eğitime ayrılan bütçeyle savunmaya ayrılan bütçe arasında fark ise daha komiktir. Ne yazık ki, bu bütçede en büyük payı, aslan payını Türk Silahlı Kuvvetleri, Millî Savunma Bakanlığı alır. Çünkü onlar emrederler, plan ve bütçe buna göre şekillenir, Hükûmet onların aslan payını verir, geri kalan paylar da diğer bakanlıklar arasında paylaşılır.

Eğitime, sağlığa dünyanın her tarafında ciddi bir pay ayrılırken, ülkemizde en çok silaha ve en çok da millî savunma fonlarına ciddi şekilde kaynak aktarılmaktadır.

Aslında Türkiye'nin savunmaya ayırdığı kaynaklar bütçelerle sınırlı değildir. Savunma Sanayii Destekleme Fonu, Türk Silahlı Kuvvetlerini Geliştirme Vakfı, dış krediler, iç yatırımlar -aynı sıra bile- Türkiye’de aktarılan silahlar savunmanın kaynakları olarak düşünülebilir. Hâlen özel statüsü süren bazı savunma projelerini finanse eden Savunma Sanayii Destekleme Fonu, alkol, tütün ve lüks eşyadan, tüketimden yapılan kesintiler, her yıl milyonlarca dolar para bu fonlara aktarılmaktadır. Burada mesela OYAK, bankacılık, sigortacılık, otomotiv, finans sektörleri… Dünyada silahlı kuvvetlerin bankası olan bir tek ülke vardır yani silahlı kuvvetlerin bir tek bankası vardır dünyada, o da Türk Silahlı Kuvvetlerinindir, OYAK’tır. Bunlar denetlenemez, kontrol edilemez ve bunlar, sürekli Parlamentonun denetiminin dışındadır.

Ne yazık ki ülkemizde, adına “düşük yoğunluklu savaş” da denilen çatışmalar, halkımıza çok acı dolu yıllar yaşatmıştır. Kimi Hükûmet yetkilileri -bu düşük yoğunluklu savaşın adına- otuz yıllık süre içerisinde 500 milyar doların bu savaşa harcandığını söylüyorlar ve hepimiz de buna tanıklık ediyoruz. Türkiye'nin, bu konuda böyle lüks davranmasına ve halkımızın geleceğini silahlara, çatışmaya, kavgaya ayırmaya hakkı yoktur.

Nitekim 2009 yılı bütçe görüşmelerinde, Savunma Bakanlığına ayrılan kısmında Sayın Vecdi Gönül’ün, Millî Savunma Bakanı Müsteşarı Korgenaral Ahmet Turmuş’un kulağına “Her ne kadar savunma sanayisine biraz daha fazla pay ayırdıysak da sizinkiler daha çok gizlidir.” diyor. Güneydoğuda bir operasyon göstererek “Çoktan kurtarırız bunu.” diyor. Sözleri, özel bir televizyon kanalında kamuoyuna yansımaktadır ve hayalî operasyonlar Sayın Bakanın ağzından kamuoyu tarafından bilinmektedir. Bütçeyi şişirerek, içine, “Kaç hayalî operasyon yapıldı acaba?” sorusu akla gelmiyor. Sayın Bakanım, bugüne kadar gerçekten kaç tane hayalî operasyon yaptınız? Eğer demokratik bir ülkede olmuş olsaydık, siz o koltuğunuzda oturamayacaktınız. Yani bu Parlamento eğer vicdan sahibi olmuş olsaydı sizi orada oturtmamalıydı. Ne demek hayalî operasyonlar? Biz biliriz, biz tanırız, hayalî operasyonları da, gerçek operasyonları da biliriz ama demokrasiden, militer güçlerden hesap soracağını söyleyen AKP, bu konuda suçüstü yakalanan Bakan koltuğunu korumaktadır. Hükûmetler düşer demokratik ülkelerde bu yaklaşımlardan. Ama tabii ki bu bizim ülkemizde şeklen böyle militer güçlerle bir kavga var. Aslında, hepimiz birbirimizi iyi biliyoruz. Siz niye şeklen kavga ediyorsunuz? Çünkü Balyoz operasyonundan -birazdan oraya da geleceğim- Ergenekon operasyonuna kadar uzanacağız, hesaplaşacağız eğer zamanımız yeterse. Sizin gerçekten kamuoyunu nasıl yanılttığınızı, nasıl hesaplaştığınızı, nasıl onlarla bir birlik oluşturduğunuzu her birlikte burada bu gece halkımızla birlikte paylaşacağız.

Bu ülke bu halk için demokratik özgürlükler stratejisini bir an önce oluşturmalıdır, yoksa herkes kaybeder. Artık tek millet, tek dil edebiyatı yapıp bizi de zaman zaman demokratik bir hak olan dilimizle ilgili bir şeyi gündeme getirdiğimizde ırkçılıkla, Nazizm’le suçlayanlara sesleniyorum: Biz ırkçı ve bölücü değiliz. Biz bu ülkenin bütünlüğünü savunuyoruz. Biz kırıntı bir iki şeyle Kürt halkının bu kırıntılara boyun eğmeyeceğini ve kanmayacağını söylüyoruz. Aslında, bu tekçi politikaları Kürt halkına, diğer halklara dayatanlar ırkçıdır, tekçidir, bölücüdür. Onun için, koşullar ne olursa olsun bir halkın dilini, kültürünü savunmak dünyanın her yerinde olduğu gibi bu ülkede de meşrudur, demokratiktir, ahlakidir, vicdanidir. Biz bunu yapacağız, bunu savunacağız, halkların burada temsilcisi biz olacağız, sadece Kürtlerin değil, bu ülkede kendisini bu yasalarda, Anayasa’da görmeyen bütün halkların temsilcisi olmaya devam edeceğiz ve onların sesi olacağız. Sizin bölücülüğünüze karşı birlikte yaşamayı esas alacağız. İnadınıza halkların kardeşliğini her yerde savunacağız ama ret ve inkâr politikalarına karşı da dimdik duracağız.

“Bu ülke ve bu hak için, demokratik özgürlük stratejisi oluşturulmalıdır ve gereği yapılmalıdır.” dedik. Yüreğiniz yetiyorsa gelin, barışın bütçesini yapalım. Yapamıyorsanız savaşa harcanacak her kuruşun ve kaybolacak her canın sorumlusu, siz AKP İktidarı ve siz bakanlar olacaksınız. Ölen yoksul Anadolu çocuklarının sorumlusu siz olacaksınız. Bu savaşın mağdurları yoksul Anadolu çocuklarıdır, sizin çocuklarınız değil. Onun için onların üzerinde at oynatıyorsunuz. Size soruyorum, hep de buradan sordum: Bana siyaset dünyasından bir çocuğun gidip o coğrafyada yaşamını yitirdiğini söyleyebilir misiniz? Asker, sivil, siyaset dünyası size, bürokratlar size, üniformalılar size sesleniyorum: Bir tek tanenizin çocuğu gidip ölmedi! Yoksul Anadolu çocukları üzerinden artık ne olur, ne olur siyaset yapmayın.

Hepimiz ortak vatandan bahsediyoruz. Bir dil ve kültür, bir halka lütuf değildir, demokratik bir haktır. Bu hak, dil ve kültür için bu kadar kan ve şiddete gerek var mıdır? Bir miktar el vicdan! Artık dönüp, bir miktar kendimize sualler ve sorular sormalıyız.

Yani burada denetlenemeyecek bir güç oluşturursanız… Bu güçlerin geçmişten bugüne kadar neler yaptığını biliyoruz. Onun için “Kontrol edilmeyecek güç, güç değil.” derler. Çünkü bunları, militer güçleri eğer Parlamento kontrol edemezse… Biz onları tanırız, 1960’larda yaptıkları ihtilalle Adnan Menderes ve arkadaşlarını sudan bahanelerle nasıl idam ettiklerini biliriz. 12 Martta sivil uzantılarına verdikleri talimatlarla Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını nasıl…

MUHARREM SELAMOĞLU (Niğde) – Şu anda 1 tane şehit Niğde’ye geliyor senin bölgenden!

SIRRI SAKIK (Devamla) – İşte tabii ki, sen şehitler, sen kan üzerinden siyaset yapacaksın!

MUHARREM SELAMOĞLU (Niğde) – Sen yapıyorsun, sen!

SIRRI SAKIK (Devamla) – Sen yapıyorsun, sen! Tabii, seçimler yakın, yine kan, yine kan, şiddet üzerinden siyaset yapacaksın. Ama artık deniz bitti, yapamayacaksınız. Gideceksiniz, çünkü soruna çözüm üretmeyenler gidecek, dökülecek.

Şimdi, biz bunları tanıyoruz, Denizlerin nasıl idam edildiğini biliyoruz. Biz bunları tanıyoruz, 12 Eylülde nasıl ihtilal yaptıklarını biliyoruz ve -nasıl o dönemde ihtilal yaptıklarını- sonra dönemin Başbakanı ve sonra Cumhurbaşkanı oldu. Ne diyordu? Diyordu ki: “Bunlar kan üzerinden siyaset yaptılar ve Köşk’e çıktılar.” Peki, aslında senin de elin kanlıydı. Siz de Denizleri astınız. Eğer bunlar kan üzerinden siyaset yapıyor idiyse siz burada Parlamentoda bulunan siyasi partilerin o dönem temsilcileri, siz bostan korkuluğu muydunuz? Bir tek can var. Eğer inanıyorsak Allah’a, o canı ancak Allah alabilir. Sayın Başbakanın dediği gibi, sesimizi de halkımız kısabilir. Ölüp gideceğiz ama militer güçlere teslim olursanız, işte Başbakanı asar, Denizleri asar, 12 Eylülde MHP’lisini, devrimcisini de asar. Onun için, kontrol edilmeyecek güç güç değildir. Bunların bir an önce kontrol edilmesi gerektiğini söylüyoruz.

Sevgili arkadaşlar, sürekli, bilirsiniz, kışlalara gidilirken hep derler: “Orduya sadakat şerefimizdir.” yazılıdır oralarda. Ben de şimdi soruyorum: Ey asker, demokrasiye sadakat ne zaman şerefiniz olacak? Ne zaman “Demokrasiye sadakat şerefimizdir.” diyeceksiniz? Ne zaman halkın iradesine saygı göstereceksiniz? Bu halkın iradesini, halkın emrinde olanlar yani eğer sivil iktidarın emrindeyse sivil iktidara… Evet, siz bir devlet memurusunuz, ona göre hareket edeceksiniz. Ama ne yazık ki bugüne kadar ülkemiz bu konuda sabıkalı. Mesela, halk arasında bir söz var, derler ki: “Askerin kanı, generalin şanıdır.” Askerin kanı olmasın, generalin de şanı olmasın. Kimse ölmesin. Bu ülkede ölümden şan, şeref doğmasın. Kimse ölmesin. Ölümden yaşam doğmuyor. Onun için, hepimiz ölümden, ölümü çağrıştıracak şeylerden kaçmalı ve hepimiz yaşamı hayata geçirmeliyiz ve çocuklarımıza karşı böyle bir sorumluluğumuz vardır.

Sevgili arkadaşlar, Vietnam’da bir gazinin “İtiraf” diye bir makalesi var.

“Ben bir Vietnam gazisiyim. Sanmıyorum ki Amerikan halkı savaşı, savaşta olup bitenleri gerçekten anlamaktadır. Napalm atılmış köylere girdiğimizde insanlar eritilmiş metal parçaları gibi birbirlerine yapışmışlardı. Öyle ki çok kere insan mı hayvan mı olduklarını bile ayırt edemezdiniz. Roket atan jetlerimiz vardı. Roket kovanlarının içleri çivi doluydu. Atıldıklarında, futbol sahası genişliğinde bir alanın her 2,5 santimetrekaresine 1 çivi düşüyordu. Aklınız almaz, insanoğluna bu çivilerin neler yapabileceğine. Orada bir yıl kaldım ve asla 'bu yanlıştır' deme cesaretini gösteremedim.”

Siz de yanlışa karşı “yanlıştır” deyin. Buraları terk ederek, giderek bir sorun çözülmüyor.

“Tersine uydum. Savaşın acımasızlığına seyirci oldum. Şimdi yurdumda, evimdeyim. Bazen yüreğim sızlıyor. Çünkü bütün bunları hatırlıyor ve karşı çıkma cesaretini gösteremediğimi biliyor, utanıyorum. Vietkong kötüdür fakat bu benim de kötü olmamı haklı kılmayacağı gibi başkalarına da çocuklarınızı, kocalarınızı, kardeşlerinizi oralara gönderip onlar kadar kötü olmalarını istemek hakkını vermez. Akıl almaz bir şey bu. Savaşı görmeyen, yaşamayan, olup bitenlerin insanı nasıl etkilediğini anlayamaz. Üzerine bin kiloluk bir bombanın atıldığı bir köye girersiniz. Esir almak diye bir sorununuz yoktur. Çünkü esir alınacak kimse kalmamıştır. Öldürülenlerin Vietnamlı olup olmadıklarını da bilemezsiniz. İnsanların parçalarını bir araya getiremezsiniz ki. Halkımızın anlaması gereken budur.”

İşte, bu coğrafyada da bunlar yaşandı. Utandığım için bu fotoğrafları getirmedim. Ben tanığıyım 1991’lerin, 2000’lere kadar gelen süreçte nasıl binlerce insanın yakıldığının, Vietnam’da uygulanan politikaların nasıl o coğrafyada uygulandığının tanığıyım. Utandığım için getirmedim buraya.

“Orada, bu işlerin ortasındayken bunun doğru olduğunu düşünürsünüz. Her şey öylesine günlük olağan bir iş hâline gelmiştir ki, yapılanları akla yatkın bulursunuz. Sonra yurda döndüğünüzde, karınızı çocuklarınızı gördüğünüzde, ne yaptığınızı anlarsınız. Bir yerin havadan çekilmiş bir fotoğrafına bakın. Bir de aynı yerin B-52'lerin bombardımanından sonra çekilmiş fotoğrafı ile karşılaştırın. Olup bitenleri aklınız almaz. Beni tedirgin eden, oradayken bütün bunları kabullenmemiz, akla yatkın bulmamız. 'Doğrudur, çünkü onlar düşmandır' dememiz. Ama yurda, eve dönünce, insan ve hayvanlara yapılan bunca eziyete, işlenen bunca cinayete karşı çıkıp ağız açacak yürekliliği gösteremediğinize inanamazsınız. Onların Vietkong olduklarından bile emin değilsinizdir. Bilemezsiniz ki. Bu ülkenin insanlarına napalm bombasının ne olduğunu anlatacak bir yol yoktur. Bir yere gelirsiniz, insanlar eğri büğrü olmuşlardır. Akıl dışı bir şey. Bir parçaya yaklaşırsınız, insan mıdır, hayvan mıdır anlayamazsınız. Şimdi ise evinize dönmüş, bir zaman yapılanların yanlış olduğunu söyleyecek yürekliliği gösteremediğinizi bilerek yaşamaktasınız. Oysa birçok arkadaşın söyleyecek cesareti vardı.” İşte, biz de o cesaretlilerden biriyiz, bu grubumuz öyle biri, yani ölümün önünde boyun eğmeyen bir grubuz. “Bu yüzden ayrı tutuldular. 'Askeri göreve uymaz' damgası yediler. Uymazlardı, çünkü yürekliydiler. Bizim gibiler göreve uygun bulunmuşlardı. Çünkü biz kabullenmiştik zoru ve zulmü.” Onun için, biz de zoru ve zulmü kabullenmiyoruz. Bu, bir Vietnam gazisinin savaşta yaşadıklarını, sonra gelip Amerika’da bir üniversitede öğrencilerle paylaştığı bir anısıdır.

Aslında çok fazla bir zamanımız yok. Söylenecek o kadar çok şeyimiz var ki. Bu ülkede neler olup bitti, neler yapıldı, hepsine tanığız. Eski Genelkurmay başkanlarından tutun birçok yetkiliye kadar… Mesela, Orgeneral Başbuğ “Türk Silahlı Kuvvetleri, PKK’yi 5 kere bitirdi.” diyor. Bir oyun, senaryo çizmiş. Nasıl bitirmiş? “PKK’yi 5 defa bitirdik. 1984’ten 2010’a kadar 26 yıl geçti. ‘40 bine yakın terörist etkisiz hâle getirildi.’ dediniz, doğrudur.” Bir gazeteci söylüyor. “Rakamları biz verdik. 30 bini etkisiz hâle getirildi. 10 bin de yaralı.” Bilmem ne oldu… “Örgütün dağ kadrosu yıllara göre değişiyor, ortalama 6 bin diyoruz, şu anda 4 binler civarında, ortalama 6 bin dersek, 30 bini 6’ya bölerseniz 5 bin çıkıyor.” Tam bir bulmaca gibi. “Matematiksel olarak baktığımızda 26 yılda güvenlik kuvvetleri 5 defa bu PKK’yi bitirmiştir.”

Peki, bitirdiyseniz, nedir sayın generaller, Sayın Savunma Bakanım? Hâlen duruyor ve “Bitirdim.” dediğiniz bütün alanda var ve arkasında milyonlarca halk da var. Onun için, bu yol, bu yöntem sorunları çözmüyor.

Sadece doğru bir şey var. Diyor ki: “1999 ve 2004 yılları arasında biz gerekeni yapmadık.” Doğrudur. İşte, bugün de gereken yapılmıyor. 1999-2004, heba olan dört beş yıl vardır. Ne zaman silahlar susuyorsa bu ülkede sorunların yok anlamında kabul edildiği bir süreci yaşıyoruz.

İşte, yine silahlar sustu ve sizden rica ediyoruz, ülkemiz, halkımız ve geleceğimiz adına, kardeşlik adına: Gelin, hep birlikte artık bu yılları heba etmeyelim. Birlikte bir yol haritası koyalım önümüze, birlikte -hep söylüyoruz- hakikatleri araştırma komisyonu oluşturalım. Ülkemiz acı dolu yıllar yaşadı, bu yıllar hepimize çok ağır faturalarla yeniden geri gelebilir. Onun için sizi göreve davet ediyoruz.

Bakın, bu ülkede şeyden bahsetmişken bugün, “Balyoz Darbe Planı” diye bir plan vardı, işte onun sanıkları bugün mahkemedeydi. Şimdi, Ergenekon’la hesaplaştınız sözüm ona. Ergenekon’un ilk sanıkları nerede? O generaller nerede? Nasıl, nerede oturdunuz da o generaller şu an özgürlüklerine kavuştu da arkasında güçler olmayan yani uzun namlulu silahları olmayanlar niye içeride? Bu mu adaletiniz? Oturdunuz, konuştunuz ve onlar özgürlüğüne kavuştu. Bu Balyoz Darbe Planı’nda -okuyunca insanın tüyleri diken diken oluyor- peki ne oldu? Tutuklandılar. Tutuklanıyor, ikinci gün bir başka yargıç serbest bırakıyor. Sonra Başbakanlıkta, Konutta toplantılar oldu, uzlaşı sağlandı, bunlar özgürlüklerine kavuştu. Hatta bunlardan Çetin Doğan -birinci aktör- hasta oluyor, hastaneye gidiyor. Bakın, bir sokakta çocuk eğer hırsızlık da yapsa, hastaysa, muhakkak kapıda polis, bekçisi bekler hastanede. Ama bunları kimse bekleyemiyor, kontrol edemiyor çünkü kontrolsüz bir güç. Ve sonra tutuklu çıkıyor diyor ki: “Hayır, ben bu gece gidip evimde dinleneceğim.” Gidiyor evinde dinleniyor. Bu ülkede kolluk kuvvetleri görev yapmıyor; yargısı yapmıyor, polisi yapmıyor, askeri yapmıyor. Ama diğerlerine gücünüz yetiyor. Ve bugün mahkemeye gidiyordu, gördüm, iki ayağını bir beton şeyine koymuş, orada askerler bunun ayakkabısını, korumaları… İster asker olsun ister polis olsun, bu ülkenin çocukları onun hizmetçisi değil. Böyle bir ülke olabilir mi? Ekranlarda biraz önce izledim.

Şimdi, bu ülkede 65 bin asker gidiyor üst düzey subayların, generallerin evlerinde onlara hizmetçilik ediyor. Yahu böyle bir şey olur mu? Sizlere hizmetçilik yapsın diye çocuklarımızı askere göndermiyoruz ki. Size ve çocuklarınıza, eşlerinize karşı bizim böyle bir sorumluluğumuz yok ki. Biz burada efendi ve köle ilişkileri içerisinde yaşamıyoruz ki. Eğer “Peygamber ocağı” dediğiniz ocaksa, orada peygamberin adaleti uygulanmalıdır. Sizin çoluk çocuklarınıza hizmetçilik yapmak üzere çocuklarımız oraya gelmiyor. Bu anlayıştan vazgeçin.

Mesela, dönüyoruz “Türk Silahlı Kuvvetleri”, bilmem “Türk Tabipler Birliği”, bilmem… Peki kardeşim, biz de kendi çocuklarımızı gönderiyoruz, burada Ermeniler de gönderiyor, diğer halklar da gönderiyor, Kürtler de gönderiyor. Neden “Türk Silahlı Kuvvetleri?” Bakın, “Türkiye Büyük Millet Meclisi.” İşte buradan başlamalıyız. Yani birbirimizi kucaklayacak sözcüklere, köprülere ihtiyacımız vardır. Gelin bu köprüleri birlikte oluşturalım. Küçük jestler, küçük mimikler barışa giden yolda önemli mesafelerdir. Bu noktada teklik politikalarından lütfen vazgeçiniz.

Daha önce tabii bazı generallerin de nasıl yargıya müdahale ettiğini de bir bütün olarak biliriz. Yani Şemdinli olayında da Büyükanıt’ın sivil mahkemeye nasıl müdahale ettiğini biliriz. Ne diyordu? “İyi çocuklar.” dedi. Sonra, sivil mahkemelerin otuz dokuz yıl mahkûm ettiği o suçüstü yakalanan katiller askerî mahkemeler tarafından serbest bırakıldı. Bu mu adaletiniz? “İyi çocuklar”dı, o mesaj yetiyordu ve sonra o iyi çocukların ne yaptığını biliyoruz.

O vesileyle, söylenecek çok şey var. Poyrazköy’de lav silahları yakalandı. Yine dönemin Genelkurmay Başkanı çıktı, açıklama yaptı. Ne dedi? “Yakalananlar soba borusu.” dedi. Ne oldu sonra? Makine Kimya ne dedi? Dedi ki: “Bunlar askerlerin şeyi.” E, hani diyordunuz ki: “Silah namustur, herkes buna sahip çıkacak.” Peki, ordudan bu kadar silahlar alınıp götürülüyor da ne oluyor, niye namusunuza sahip çıkmıyorsunuz? Niye kabullenmiyorsunuz? Yok böyle “Hukuksuzluğa kefalet ederim.” diyemezsiniz. “Kefil olsanız, bir gün kefal olursunuz.” demiştim. Yine de söylüyorum: Eğer hukuk ve demokrasi oturursa herkes bunun hesabını verir.

Sevgili arkadaşlar, yine, düzensiz notlarımdan… Vallahi, çok önemli bir şey vardı ama… Evet, Mustafa Kemal diyor ki: “Ben askerim. Savaşın ne olduğunu bilirim. Zorunlu değilse savaş cinayettir. Ben de elbette barıştan yanayım çünkü yüzlerce yıllık yaralarımızı ancak barışla sağlayabiliriz.”

Bizim ülkemizde hele hele, savaşmak için hiçbir neden yoktur. Daha çok barış, daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, daha çok empati ve daha çok halkın iradesine saygı duymak.

İşte, eğer diğer siyasi partilere, bunların temsilcilerine bir saygınız varsa -bunu herkes için söylüyorum- dönüp ilk önce ve kendi emeği, alın teri ve bilek gücüyle gelen Barış ve Demokrasi Partisine bütün kurumların saygı göstermesini diliyorum, barış dolu yıllar diliyorum. Bir daha bütçelerin savaşa ayrılmadığı bir Türkiye dileğiyle, hepinize iyi akşamlar diliyorum. (BDP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Sırrı Sakik (Muş). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 34. Birleşim tutanağı, 16 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sirri-sakik-23-2010-12-16-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
