# Yasama dokunulmazlığı konusunda bir meclis araştırılması açılmasına ilişkin raporu (10/7) (s.s.332)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Yakup Kepenek (CHP, Ankara)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim
- **Tarih:** 8 Haziran 2004
- **Gündem:** YASAMA DOKUNULMAZLIĞI KONUSUNDA BİR MECLİS ARAŞTIRILMASI AÇILMASINA İLİŞKİN RAPORU (10/7) (S.S.332)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/yakup-kepenek-22-2004-06-08-yasama-dokunulmazligi-konusunda-bir-meclis-arastirilmasi-acilmasina-il

> Yakup Kepenek (CHP), 8 Haziran 2004 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YASAMA DOKUNULMAZLIĞI KONUSUNDA BİR MECLİS ARAŞTIRILMASI AÇILMASINA İLİŞKİN RAPORU (10/7) (S.S.332)); konuşma 1.638 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

CHP GRUBU ADINA YAKUP KEPENEK (Ankara) - Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, değerli izleyenler; milletvekili dokunulmazlığı konusunda, Cumhuriyet Halk Partili 44 milletvekili arkadaşımla verdiğimiz önergenin, yaklaşık bir yıl önce, 17 Haziranda Yüce Meclisçe kabul edilmesi üzerine kurulan komisyonun, bir yıl süreyle yaptığı çalışmaların sonunda, ürettiği raporu tartışmak üzere söz almış bulunuyorum. Bu çerçevede söylenebilecek çok şey var. Diyeceksiniz ki, Cumhuriyet Halk Partililer, sürekli olarak bu dokunulmazlık sorununu gündeme getiriyorlar, gündemde tutuyorlar.

Değerli arkadaşlar, bunu neden yapmak zorunda olduğumuzu, biraz sonra tüm ayrıntılarıyla söyleyeceğim. Önce şunu söyleyeyim: Komisyonumuzun çalışmasına katkıda bulunan, görüşlerini ileten hukuk fakültesi çalışanlarına, komisyon çalışanlarına, emeği geçen, öneri veren, görüş bildiren tüm partilerin yetkililerine teşekkür etmeyi bir görev sayıyorum.

Bu arada belirteyim ki, kendilerinden görüş sorduğumuz gerek üniversitelerin fakülteleri gerek tüm partiler, ilginçtir -Saadet Partisi hariç- Anayasada mevcut olan dokunulmazlığın çok geniş olduğunu, bunun çağımızın, ülkemizin koşullarıyla uyuşmadığını ve sınırlandırılması gerektiğini vurguladılar; ancak, biz, komisyonda, bütün ısrarımıza rağmen, çoğunluğun karşı oylarıyla, anayasa değişikliği yapılarak dokunulmazlıkların sınırlandırılması yönünde bir karar çıkarmaya muvaffak olamadık, bunu başaramadık.

Burada, gerekçe olarak, hukuk sistemimizin yetersizliği vurgulanıyor; deniliyor ki: "Ülkemizin hukuk sistemine ve yargılama sürecine bir güvensizlik var; o nedenle biz, dokunulmazlık sorununa dokunamayız."

Değerli arkadaşlar, benden önce konuşan değerli arkadaşım da belirtti, bu ülkenin hukuk sistemine eğer 70 000 000 insan güveniyorsa, her şeyden önce, milletvekili olarak bizim de güvenmemiz gerekir. Eğer orada bir güvensizlik varsa -ki, hukuk, güvenilmesi gereken en önemli kurumdur, toplumsal yapıdır, kuruluştur- o zaman, gerçek anlamda bir yıkım, bir bozukluk var demektir.

Hukuka güvenin temeli, yargı bağımsızlığıdır. Türkiye'de, yargı bağımsızlığından söz edilemiyor. Neden söz edilemiyor; çünkü, Anayasaya göre, hâkim ve savcıların tüm özlük haklarını düzenleyen ya da o konuda gerekli işleri yapan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Başkanı Adalet Bakanımızdır ve Müsteşarı da, o Kurulun doğal üyesidir. Böyle olunca, hukuk, kendiliğinden, önceden siyasallaşmış oluyor ve bu durum, temelinden, hukuka olan güveni sarsıyor. Onca anayasa değişikliği yaptık. Neden, şimdiye dek, Anayasamızın yargı bağımsızlığıyla ilgili maddelerini değiştirmeyi ve Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu gerçekten siyasetin dışına çıkarmayı başaramadık? Bu soruyu hep birlikte sormak zorundayız.

Değerli arkadaşlar, Yüce Meclis 25 Mayısta bir yasa kabul etti. 5176 sayılı Yasa, kamu görevlilerinin, yani devlet çalışanlarının uymaları gereken saydamlık, tarafsızlık, dürüstlük, hesap verebilirlik, kamu yararını gözetme gibi davranış ilkelerini belirlemek ve uygulamayı gözetmek üzere bir Kamu Görevlileri Etik Kurulu kurdu. Şimdi, bu, çok doğru bir adımdı, çok olumlu bir adımdı, yerindeydi; ancak, çok büyük bir eksik var burada. Başta İngiltere olmak üzere, pek çok ülkede geçerli olan "kamu görevlisi" tanımına bakanlar girmektedir, milletvekilleri girmektedir ve siyasî partilerin finansmanı da bu çerçevede irdelenmektedir. Ancak, bizim çıkardığımız Kamu Görevlileri Etik Kurulu kurulmasıyla ilgili yasada, bu alanlar, yani, milletvekilleri, bakanlar kapsamdışı bırakılmaktadır; bu yanlıştır. Çünkü, Millet Meclisi, tüm diğer kamu çalışanlarıyla ilgili etik kurallar düzenliyor, onların doğruluk, dürüstlük ilkelerine göre davranmasını öngören bir yasa çıkarıyor; ancak, iş kendisine geldiği vakit, siz bize karışmayın, biz etik kurallara bağlı çalışmayız mı demek istiyoruz? Bu sorunun yanıtını doğru vermek zorundayız. Meclisin saygınlığına, Meclisin halk arasındaki itibarına, aksi takdirde, büyük bir gölge düşürmüş oluruz. Çünkü, etik kurallar eğer geçerli olacaksa kamu çalışanları için, bu, öncelikle bizim için, siyasetçiler için geçerli olmalıdır.

Şimdi, bu çerçevede, bir başka önemli noktaya değineyim değerli arkadaşlar. Anayasanın milletvekili dokunulmazlığıyla ilgili hükümlerinin geniş olduğu, sınırlanması gerektiği yönündeki öneriler, yalnızca Cumhuriyet Halk Partililere ait değil; Meclisin kurduğu yolsuzlukları araştırma komisyonu, 1 100 sayfayı aşan raporunda ve geçmiş dönemin siyasetçilerinin her gün yargıya gönderildiği bir ortamda şöyle diyordu: "Milletvekili dokunulmazlıklarının sınırlandırılması için mutlaka yeni bir düzenleme yapılması gereklidir ki, ülkemizde yolsuzluklar önlensin, engellensin."

Geçen ay, mayıs ortalarında, üç hafta önce yapılan bir OECD toplantısında, kamu çalışanlarının -milletvekilleri dahil, bakanlar dahil- özel çıkar ile kamu yararı arasında dengeyi sağlamadaki sorunlarını, sıkıntılarını, güçlüklerini aşmak için, o ülkenin siyasî liderlerine, o ülkenin yöneticilerine, o ülkenin milletvekillerine, ayrı, özel bir sorumluluk düştüğü özel olarak vurgulanmaktadır. Yani, şunu demek istiyorum: Bir ülkede rüşvet ve yolsuzluktan kurtarılma işlemi, süreci yapılacaksa, işleyecekse, işe başlanması gereken nokta siyasî önderliktir, siyasî liderliktir, yasama meclisleridir:

OECD araştırmasından giderek şu noktaya da varmakta yarar var. Değerli arkadaşlar, uzun tartışmalardan, gelgitlerden, istisnalardan, alt başlık koymalardan sonra, yine, Yüce Meclisimiz ocak ayında bir yasa kabul etti; Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun. Bu yasanın 4 üncü maddesi, ulusal kamu meclisleri üyelerinin yolsuzluğunun bir yaptırıma, bir müeyyideye bağlanması, mutlaka yargıya gönderilmesi konusunda bizi bağlıyor. Yani, şunu demek istiyorum: Artık kabul ettiğimiz, kendimizin kabul ettiği iki yasa da bizi şu noktaya getirmiş bulunuyor. Biz, yasama görevini yaparken, dokunulmazlık zırhına şimdiye kadar olduğu ölçüde sığınamayız, sığınmamalıyız; bu doğru olmaz, bu yanlıştır.

Şimdi, yine, diyeceksiniz ki, peki, bu yanlışın ana nedeni nedir; bu yanlışın ana nedeni, her şeyden önce, bizim toplumsal yapı, toplumsal ahlak anlayışımız olmak zorundadır.

Değerli arkadaşlar, şu noktanın altını özenle çizelim: Bir toplumsal yapının, bir toplumun varlık nedeni ortak değerlere sahip olmaktır. Bir toplumu bir arada tutan, ortak değerlerdir, geleneklerdir, göreneklerdir, ama, ortak değerlerdir. Bu ortak değerlerin başında da, doğruluk ve dürüstlük gelir. Eğer bir toplumda doğruluk ve dürüstlük kavramları yok olmuşsa, ayaklar altına alınmışsa, o toplumun bütünlüğünden, birlikteliğinden, ortak değerlere sahip olmasından söz edilemez. O toplumsal yapı, böyle bir toplumsal yapı, büyük darbe almış demektir, büyük çöküntü içinde demektir.

Bizim, gelecek nesillere, gelecek kuşaklara, rüşvet ve yolsuzluktan arındırılmış temiz bir toplum bırakma özlemimiz olmak durumundadır ve bu özlem, bizi, yasama dokunulmazlığının sınırlandırılması noktasına getirmektedir.

Şimdi, daha kolay bir noktaya geleyim. Değerli arkadaşlar, geçen yıl, 2003'te, Türkiye ekonomisi çok istikrarlı sayılabilecek bir yıl geçirdi, olumlu gelişmeler oldu, enflasyon düştü, faiz oranları düştü, toplam ulusal gelir ya da gayri safî millî hâsıla yüzde 5,6 oranında arttı. Şimdi, bu neyi gösterir; bu şunu gösterir: Türkiye'nin ekonomik ortamı, doğrudan yabancı sermaye, üretken yabancı sermaye için elverişliydi, ekonomik ortam yabancı sermayenin gelmesi için elverişliydi. Peki, ne oldu; 2003'te Türkiye'ye yabancı sermaye gelişlerine bir bakalım. Türkiye'ye 2003'te yapılan doğrudan yabancı sermaye yatırımları son onbeş yılın -sayın milletvekilleri, altını çizeyim bunun ve lütfen, iyi dinleyin- en düşük miktarındadır, 406 000 000'dur net olarak, dolar olarak geçen yıl bu ülkeye gelen yabancı sermaye miktarı. Niteliğine bakmıyorum, hangi sektöre gittiğine bakmıyorum; ama, ülkemize geçen yıl doğrudan yabancı sermaye gelmemiştir ya da onbeş yılın en düşük düzeyindedir gelen miktar.

Şimdi, oysa, ortada bir koalisyon hükümeti yoktur, tekparti hükümeti vardır. Bu, siyasal istikrar demektir; ekonomik istikrar da var, biraz evvel sözünü ettim. Peki, neden bu ülkeye geçen yıl yeterince yabancı sermaye gelmedi? Gerek Uluslararası Saydamlık Örgütünün yayımları gerek yine uluslararası değerlendirme kuruluşları şu saptamayı yapıyor: Türkiye, geçen yıl, rüşvet ve yolsuzluk bakımından, bir önceki yıla göre daha kötüye gitmiştir. Ne olmuştur; şu olmuştur: Saydamlık Kuruluşunun saptamalarına göre, Türkiye'nin 10 üzerinden aldığı not, 2003'te 3,1'dir. Bir önceki yıl da öyle çok parlak değildi, 2002'de de 3,2'ydi; ama, başka bir şey olmuştur; 2002'de 102 ülke arasında 64 üncü sırada iken kirlilik bakımından, 2003'te, yani bu iktidar döneminde -üzülerek belirteyim- 13 basamak birden gerilemiş ve 64 üncülükten 77 nci sıraya düşmüştür. Bu durumun düzeltilmesi gerekiyor. Bu durumun düzeltilmesi için her türlü çabayı göstermemiz gerekiyor. Neden göstermemiz gerekiyor; çünkü, yabancı sermaye, bir yolsuzluk primi, yüzde 15, yüzde 25 dolayında bir rüşvet payı vermek istemiyor; bu yükün altına girmek istemiyor. O nedenle gelmiyor. Temel, ana neden olarak, biz bunu böyle değerlendiriyoruz.

Değerli arkadaşlar, bu durum kabul edilemez. Böyle bir yapı, böyle bir anlayış, böyle bir ortam sürdürülemez; bunu önlemek zorundayız, bunun önüne geçmek zorundayız. Şimdi neyi yaşıyoruz; kamu yönetiminin siyasallaşmasını yaşıyoruz. Kamu yönetiminde, hatta, işi yargıya kadar uzatacak çalışmalar yapılıyor. Sayıştay seçimlerinden, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçimine kadar birçok konuda Meclisin belirleyici olması, oy vermesi, seçmesi talepleri gündeme geliyor.

Değerli arkadaşlar, hiç kimse, Meclisin onurunu, etkisini, önemini azımsamamalıdır; buna, hiçbirimiz izin vermeyiz, vermemeliyiz. Ancak, ortada bir gerçek var; o gerçeği de görmezlikten gelemeyiz. Bugün, ülkemizde işe almalarda -işsizliğin ne kadar yoğun olduğunu biliyoruz- bunun da ötesinde kamu kesiminde çalışanların atamalarında, terfiinde, yükselmelerinde ve bir yerden bir yere gitmelerinde, bir siyasetçiye yakın olmanın, bir siyasetçiyle yan yana olmanın çok büyük etkisinin olduğunu da reddedemeyiz; bu da bir gerçek, bu da bir doğru. Yüce Meclise günde ortalama 16 000 kişinin geldiğini söylüyoruz; yani, gelemeyenler ya da işlerini başka yerlerde, lüks otellerde halledenler bir tarafa, ortalama 16 000 kişinin çok büyük bir bölümü, buraya, doğrudan doğruya, siyasetçiden yararlanmak için geliyor. Haa, bunu düzeltmenin yolu nedir; bunu düzeltmenin iki yolu var; yani, iki tarafı var: Birincisi, kamu yönetimini, kendi içerisinde tutarlı, etkin, doğru çalıştıracaksınız. Öğretmen, polis, bir başkası, bir yerden bir yere atanmak veya terfi etmek için veya bir müdürlük elde etmek için, siyasetçinin kulu kölesi olmamalıdır; kendi becerisiyle, kendi yeteneğiyle, kendi çalışmasıyla, kendi üretkenliği, saydamlığı, dürüstlüğü, katkısıyla, özetle, liyakatiyle bir yerlere gelebilmelidir. Şimdi, bu nedenle, bu iş çok önemli, dokunulmazlık konusu çok önemli.

İkinci bir nedenle çok önemli; o da şudur: Bu ülkenin işsizlerinin ve yüksekokulu bitiren milyonlarca işsizinin, yüksekokulu bitiren, liseyi bitiren binlerce gencinin, siyasetçinin kulu kölesi olmadan iş bulma olanağına kavuşmasının yolu da, bizim, sorumluluklarımızı bilmemizden, dokunulmazlıkları sınırlandırmamızdan geçiyor. Yine, aynı şekilde, bu ülkenin, alınterinden, göznurundan başka satacak hiçbir şeyi bulunmayan işçileri, memurları, çiftçileri, artı, ek olarak, siyasetçiye yakın olmadığı için iş yapamayan, malını satamayan esnafı, yine kendisine yakın siyasetçi bulamadığı için kamudan ihale alamayan müteahhidi, yine siyasetçiye kendisi çıkar sağlayamadığı için devlete mal ve hizmet satamayan tüccarı, üreticisi, bütün bunlar, neyi istiyorlar; toplumun bu kesimleri bir tek şey istiyor; rüşvetten ve yolsuzluktan arındırılmış bir siyasal yapı istiyor. İşin özü, işin temeli budur. Bunu sağlamanın ilk adımı, birinci basamağı, köşetaşı -adına ne derseniz deyin- milletvekili dokunulmazlığının sınırlandırılmasıdır; işe buradan başlamak zorundayız. Bu, işin temelidir, işin başıdır. İşte, o nedenle, son bir yıl -bu araştırma komisyonunun kuruluşu bir yıl öncesine gidiyor- boyunca gerek Avrupa Birliği uyum çerçevesi bağlamında gerekse daha evvel sözünü ettiğim Etik Kurulun kurulması ve Yolsuzluğa Karşı Ceza Hukuku Sözleşmesinin onaylanması bağlamında, bu gelişmelerden sonra, Cumhuriyet Halk Partisi olarak şu kanıdayız: Anayasanın 83 üncü maddesi değiştirilerek, yasama dokunulmazlığı sınırlandırılmalıdır. Biz, bu amaçla, değerli milletvekili arkadaşlarım Adana Milletvekili Ziya Yergök, Konya Milletvekili Atilla Kart ve Malatya Milletvekili Muharrem Kılıç'la birlikte hazırladığımız kanun teklifini Yüce Meclisin Başkanlığına sunmuş bulunuyoruz. Umarım, dokunulmazlık konusundaki anayasa değişikliği teklifimiz, tümümüzün katkılarıyla, iktidar-muhalefet ayırımı yapmadan...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

---

**Kaynak gösterme:** Yakup Kepenek (CHP, Ankara). “Yasama dokunulmazlığı konusunda bir meclis araştırılması açılmasına ilişkin raporu (10/7) (s.s.332)”. TBMM Genel Kurulu, 98. Birleşim tutanağı, 8 Haziran 2004. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yakup-kepenek-22-2004-06-08-yasama-dokunulmazligi-konusunda-bir-meclis-arastirilmasi-acilmasina-il (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
