# 23 nisan ulusal egemenlik haftası hk.

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 22. Dönem)
- **Konuşmacı:** Yaşar Nuri Öztürk (İstanbul)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim
- **Tarih:** 23 Nisan 2005
- **Gündem:** 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK HAFTASI HK.
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/yasar-nuri-ozturk-22-2005-04-23-23-nisan-ulusal-egemenlik-haftasi-hk

> Yaşar Nuri Öztürk, 23 Nisan 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK HAFTASI HK.); konuşma 1.466 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

HALKIN YÜKSELİŞİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI YAŞAR NURİ ÖZTÜRK (İstanbul) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; başta, Meclisimizi teşrif eden Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere, hepinize saygılarımı, sevgilerimi ileterek konuşmama başlıyorum.

Öncelikle, Türkiye Cumhuriyetinin ilk Meclisine İzmir Mebusu olarak giren ve Yüce Mecliste 1924 yılında yaptığı uzun konuşmayla hâkimiyet kavramını hilafet bağlamında ele alan büyük hukuk bilgini ve Atatürk'ün Adliye Vekili Seyit Beyi rahmet ve hürmetle anıyorum.

Seyit Bey, tarihsel konuşmasında, egemenlik konusundaki dinci saptırmalara cevaplar getirmiş ve cumhuriyet kuşaklarının yıllardır yararlandığı bir ufuk açmıştır.

Bendeniz, bugün, egemenlik kavramını Seyit Beyin hareket noktasını esas alarak değerlendirmenin hâlâ önemli olduğu kanısındayım. Cumhuriyetin 82 nci yılındayız; ama, yüksek yargı organlarından birinin başkanı laikliğin tehlikede olduğu yolunda uyarı yapma ihtiyacını haklı olarak hissediyor.

Dışarıdan bir yerlerden "ılımlı İslam" adıyla sahte bir sömürgecilik dini ülkemize ısrarla dayatılıyor. Demek ki, dinimizin aleyhimize kullanımı aralıksız devam etmektedir.

Değerli milletvekilleri, bu kullanım, eğer, yalnız içeriden kotarılmış olsaydı, ne bugün ne de arkada bıraktığımız yıllar içinde çok büyük tahriplere yol açmayabilirdi; fakat, ne yazık ki, bu, dışarıdan aleyhimize kotarıldığı için ve bugün, bunun dozu ve boyutları artırıldığı için, bunu, millî egemenliği konuştuğumuz ve milletin iradesinin mabedi mevkiinde olan bu çatının altında biraz irdelemek zorundayız. Milletimiz "laiksen Müslüman olamazsın" diye dayatan uçlar ile "Müslümansan laik olamazsın" diye dayatan uçların kıskacında yıllardan beri ağır ıstıraplara maruz bırakılmaktadır. Anlaşılan o ki, Seyit Beylere daha çok ihtiyacımız var.

Din üzerinden siyaset yapan saltanat ve menfaat dinciliğinin, laik cumhuriyet söz konusu edildiğinde sürekli öne çıkarıp istismar ettiği hâkimiyet anlayışının babaları Arap-Emevî yöne-ticileridir. Dinin saltanat aracı yapılmasının İslam tarihindeki öncüleri ve teorisyenleri onlardır. Onların fikrî devamı olan bugünkü siyaset dinciliği, dünyanın her tarafında, Batılı emperyal güçlerin bilerek veya bilmeyerek güdümüne girmiş bir halde, mazlum ve mağdur Müslüman kitlelerin kaderini karartmaya devam etmektedir. Tabiî ki, bundan, Atatürk cumhuriyetinin Türkiyesi de bir ölçüde etkilenmekte ve pay almaktadır maalesef.

Dinci söylemin, cumhuriyet, çağdaşlık, akılcılık ve özellikle laikliğe yönelik tahribinin istismar ettiği kavramların en önemlilerinden biri hâkimiyet; yani, egemenlik kavramıdır. Siyaset ve saltanat dinciliği "milletlerin, insanın egemenlik hakkı olamaz; egemenlik, Tanrınındır" diyerek, din adına yalan söylemekte, geleneksel Ortadoğu despotizmlerini din ve İslam adı altında dünyanın önüne çıkarmaktadır. Oysaki, İslamın ana kaynağının açık beyanlarına göre, insana egemenlik yetkisi verilmiştir.

Mutlak ve ontolojik egemenlik, kevnî hâkimiyet -eski deyimle- elbette ki, Tanrınındır. Bunu insanın kullandığı siyasal hâkimiyetle karıştırıp, hâkimiyet Allah'ındır diye bozgun yaratmak, dine ve Tanrıya saygısızlığın ifadesi ve temelinden yalandır.

Dindeki egemenlik Tanrıya aittir ilkesinin anlamı, ontolojik egemenliktir; siyasal, yönetsel egemenlik asla değildir. İnsana verilen hâkimiyet bahsinde esas olan, yönetilenler ile yönetenler arasındaki vekâlet ilişkisidir. Siyasal ve yönetsel egemenliğin kaynağı olan halk, millet, bu yetkisini kullanmak üzere seçtiklerine vekâlet verir. Sosyal mukaveleyle verilen bu vekâlet, onu veren toplum tarafından istenildiği anda geri alınır, bir başka yönetici kadroya verilir; yani, yönetme yetkisi doğuştan bir hak değil, Tanrıdan gelen bir hak değil, kitle tarafından tevdi edilmiş bir görevdir. Kanunlar, bu görevi kullananlar tarafından, kendilerine vekâlet veren millet adına çıkarılır.

Değerli milletvekilleri, yetkilerini Tanrıdan, kutsaldan aldıklarını söyleyen teokratik yöneticiler, tarih boyunca halka raiyye (sürü) demekle yetinmemiş "kullar" da diyebilmişlerdir. Osmanlı düzeninde, halk ve hatta bürokrat zümre kullar diye anılmıştır. Tanrının hâkimiyeti adına bazen tüm evrensel normları eleştirenlerin kutsallaştırdıkları eski yönetimlerde sultan veya padişah, Tanrıya tanınan yetkilerle donatılıp, ilahlaştırılmıştır. Çok eskiye gitmeye gerek yok, teokrasilerin laikliğe en yakın olanı Osmanlı yönetiminin bile, hem de 1909 Anayasasının 5 inci maddesi aynen şöyledir: "Zatı Hazreti Padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mesuldür." Yani, padişah hazretlerinin yüce ve dokunulmaz benlikleri kutsal ve yükümlülük, sorumluluk üstüdür. Hiçbir din, 1909 Anayasasının padişaha tanıdığı bu sıfatları, Tanrı dışında hiçbir kişiye ve kuvvete tanımamaktadır.

Tanrının egemenliği dayatmasının kitleleri ve yönetimleri getirdiği yer işte budur. İslamın ana kaynağı, bu krallık, padişahlık yönetimlerine, fesat, zulüm ve zillet yönetimi demektedir. Din adına öğretilmesi gereken işte budur.

Dinin gerçek verileri içinde insanın egemenlik yetkisi kullanmasını engelleyen hiçbir buyruk yoktur. Çatısı altında bulunmaktan onur duyduğumuz bu Meclis ve onun büyük mimarı Mustafa Kemal Atatürk, yerleştirdiği "ulusal egemenlik" ilke ve kavramıyla, dinin gerçeğini değil, din adına boynumuza pranga gibi vurulmuş tabuları yıkmıştır. Atatürk'ün yıktığı bu akıl ve dindışı tabuları hâlâ din diye taşıyan toplumların durumları hepimizin gözleri önündedir; Yemen'den Basra Körfezine kadar bir bakmanız yeter. Bunlar "Allah'ın hâkimiyeti" diye diye emperyalist sömürgeci güçlerin hâkimiyeti altına girmişlerdir; daha da acısı, bunun farkında değillerdir.

Ne yazık ki, bugün, bölgemizde, özellikle ülkemizde egemen kılınmak istenen ve Müslüman olmayan güçler tarafından belirlenip kotarılan ılımlı İslam dayatmacıları, görünürde Atatürk cumhuriyetini çağdışı ülkelere model göstermenin gayreti içindedirler; ama, gerçekte hevesledikleri, Atatürk mirasını İslam dünyasında bir diriliş modeli olmaktan çıkarmaktır.

Yüce Meclisin değerli üyeleri, değerli konuklar; Müslümanların dinine her elli yılda yeni bir ad bulma hakkını bu emperyalist güçler nereden almaktadırlar?! Soğuksavaş veya demirperde döneminde Müslümanların dinine, o günkü hesaplarına uygun olarak "yeşil kuşak İslamı" demişlerdi. Berlin duvarı yıkılıp yeni bir dünya vücut bulunca, şimdiki hesaplarına uygun olarak, sömürmek istedikleri Müslümanlara yeni bir tutsaklık dini dayatıyorlar; ılımlı İslam denen bu sömürü dinini, Türkiye'yi kullanarak pazarlamak istiyorlar.

Ilımlı İslam diye bir din yoktur, İslam vardır ve Türkiye, bir ılımlı İslam modeli değildir. Türkiye, Atatürk cumhuriyeti modelidir, laik devlet modelidir. (CHP sıralarından alkışlar) Eğer, bu modeli, Atatürk mirasına sadık kalarak örnek göstermek istiyorlarsa, buyursunlar, yardımcı olalım.

Bizim, dinimizden de, cumhuriyetimizden de en küçük bir şikâyetimiz yoktur. 120 000 camiin 24 saat açık olduğu Türkiye'de, halkın bin yıldır yaşadığı dine yeni bir ad bulma hakkını nereden aldıklarını, bu insanlara ve onların oyunlarına alet olanlara sormak hakkımızdır.

İslamın ana kaynağına göre, egemen güç, kişi veya zümreler değil, hukukun ilkeleridir. Tanrının istediği yönetim, hukuk ilkelerinin işlerlikte olduğu yönetimdir. Bugünkü dünyada buna hukuk devleti diyoruz. Siyasal saptırmalardan uzak kalarak baktığımızda, gerçek dinin özlemi de hukuk devletidir. Hukuk devletinin olmazsa olmazlarından biri de laikliktir; çünkü, laiklik olmayınca, hukuk devleti hayalden öteye geçemiyor, hukuk devleti olmayınca da gerçek anlamda din olmuyor; din adına zorbalık oluyor, tasallut oluyor ve aldatma oluyor, Taliban sistemi oluyor. Taliban sistemlerini destekleyenlerin hukuk devletini ve demokrasiyi ihya edeceklerini söylemeleri inandırıcı değildir. Laiklik olmadan demokrasi de olmuyor.

Değerli milletvekilleri, böyle bir örnek yok. Demokrasi, bomba ve işgalle değil, laik vicdan ve bilincin yerleşmesiyle gelir. Bunu da, bir toplum kendi niyet ve çabasıyla elde eder, işgalcilerin eliyle değil. Ilımlı İslam siyasetlerinin bizi götürmek istediği yerin hukuk devleti ve demokrasi değil, dinci zorbalık bataklığı olduğu gerçeğinde en küçük bir kuşkumuz olmamalıdır.

Batı'nın AB kanadına da, bu büyük Egemenlik Bayramımızda şunu sorma hakkını kendimizde görüyoruz: Çağdışı yönetim anlayışının âdeta simgesi olan siyaset dinciliğinden şikâyetçi iseniz, neden Müslüman laik modelin dayandığı Atatürk mirasını tahrip etmek için uğraşıyorsunuz? Neden biz size yaklaştıkça, siz bize "Atatürk'ten ve laiklikten vazgeçin ki, sizi aramıza alalım" diyorsunuz? Avrupa Parlamentosu raporlarıyla ha bire Atatürk mirasına neden sataşıyorsunuz? Saltanat dinciliğini Atatürk değerlerinin üstüne niçin salıyorsunuz?

Batı, AB'si ve ABD'siyle, cumhuriyetin ilk yıllarından beri, 1925'ten beri, 1925'ten beri, bizim ulusal egemenliğimizi iki araçla, sürekli taciz etmektedir; birincisi dinci tahriptir, ikincisi bölücü tahriptir. Bunları kullanarak kesin bir sonuç alamayınca, yeni ve üçüncü bir aracı devreye sokmuşlardır; bu da ekonomik pranga veya borç batağıdır. Egemenliğimiz, bu üç büyük tahribin tacizi altındadır. Şimdi, irtica ve bölücülük araçlarına ilaveten ekonomik tahribi de kullanarak, egemenliğimizi sarsmaktadırlar.

Milletimizin büyük çoğunluğu şu kanaatte birleşmiştir; bunu anlamak için Anadolu'yu bir uçtan bir uca; ama, dikkatli bir vicdan ve dinleyen bir kulakla dolaşmak lazımdır; ortak kanaat şudur değerli milletvekilleri: Egemenliğimiz, görünürdeki anlamlarından saptırılan şu üç unsurun ciddî tacizi altındadır.

1. Türkiye için Sevr'in şartları gibi kullanmaya kalktıkları Kopenhag Kriterleri. Bunu, birkaç hafta önce, Türkiye-Avrupa Karma Parlamentosunda -kendisi burada mı bilmiyorum- Şükrü Elekdağ'ın da bulunduğu bir toplantıda, açık biçimde söylediler.

2. Birçok hukuk otoritesine göre, hukuksal açıdan yok hükmünde olan -bugün ciddî biçimde bu tartışılıyor- Gümrük Birliği Anlaşması veya Protokolü; ne derseniz.

3. Stiglits ve Thomas Bullock gibi ünlü Batı ekonomistlerinin ifadeleriyle, demokrasinin ve ulusal egemenliklerin altını oyan IMF. Milletimizin egemen kanaati, IMF'nin, bir tür Düyunu Umumiye idaresi gibi iş görerek, ekonomik hayatımızı kontrol altına aldığı merkezindedir.

Değerli milletvekilleri, gönlümüz isterdi ki -sözlerimi bu temenniyle bitirmek istiyorum- biz, dünya genelinde, çocuklara ilk bayramı armağan etmiş bir milletin evlatları olarak ve İslam dünyası genelinde, millet egemenliğini insanlığın önüne çıkarmış ve bunu kurumsallaştırmış, bir meclise dönüştürmüş bir iradenin ve milletin çocukları olarak, burada, "egemenlik" kavramıyla ilgili olarak, İslam dünyasını da kutlayabilseydik. Onlar, Atatürk'ün kendilerinin içinde kıvrandığı acılara çıkış getirecek bu reçetesinden, mazlum ve mağdur milletler olarak, aldatılmış milletler olarak yararlanabilselerdi ve bugün, onları da kutlayabilseydik, onların bayramı olarak da bu Millî Egemenlik Gününü kutlayabilseydik. Maalesef, bu olamamıştır ve bunun için de, bugün kendilerine demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük götürmenin hangi koşullarla önlerine getirildiğini, yanı başımızdaki Irak'ta yaşanan kahır ve ıstıraba bakarak anlamak mümkündür.

Bu Yüce Meclisin banileri ve başta, sadece bir asker değil -arkadaşlarımız buna ciddiyetle değindiler- bir büyük fikir ve imanın mimarı, bir büyük dirilişin öncüsü olarak, bu Meclisin ve devletin banisi Büyük Atatürk'ün önünde tazim, şükran ve minnetle eğiliyorum. Onun mesai arkadaşlarının önünde, aynı şekilde, şükran ve minnetle eğiliyorum. Onların hatıralarını Meclisimize getiren gazilerimize ve yakınlarına, buradan, saygı ve şükran duygularımı iletiyorum.

Bütün milletimize bu büyük bayram kutlu olsun diyorum ve tekrar, Yüce Meclisinizi, saygılarımla, sevgilerimle selamlıyorum efendim. (Alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Yaşar Nuri Öztürk (İstanbul). “23 nisan ulusal egemenlik haftası hk”. TBMM Genel Kurulu, 88. Birleşim tutanağı, 23 Nisan 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yasar-nuri-ozturk-22-2005-04-23-23-nisan-ulusal-egemenlik-haftasi-hk (erişim: 1 Kasım 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
