# Biyogüvenlik kanunu (ss.:473)

- **Tür:** Genel Kurul konuşması (TBMM 23. Dönem)
- **Konuşmacı:** Zeki Ertugay (MHP, Erzurum)
- **Yer:** TBMM Genel Kurulu, 74. Birleşim
- **Tarih:** 17 Mart 2010
- **Gündem:** BİYOGÜVENLİK KANUNU (SS.:473)
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/konusma/zeki-ertugay-23-2010-03-17-biyoguvenlik-kanunu-ss-473

> Zeki Ertugay (MHP), 17 Mart 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 74. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BİYOGÜVENLİK KANUNU (SS.:473)); konuşma 2.199 kelime.

## Konuşma metni (tutanaktan)

MHP GRUBU ADINA ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Biyogüvenlik Yasa Tasarısı üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına görüşlerimi arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.

Değerli milletvekilleri, tarımın vazgeçilmezliğini, stratejik öneminin çok yüksek bir sektör olduğu hususunu bu yüce Mecliste her vesileyle ifade ettik. Giderek artan dünya nüfusuna, dolayısıyla insanların daha fazla miktar ve kalitede gıda talebine karşılık, bugün için çok temel bir problem olarak ortaya çıkan küresel ısınmanın varlığı ve giderek azalan tarım alanları bu stratejik önemi daha da artırmaktadır.

Bu nedenlerle, bilimin ve ileri teknolojinin en iyi şekilde kullanılarak, üretimin, birim alandan alınan verimin artırılması, hastalık ve zararlılarla olumsuz iklim ve toprak şartlarına karşı dayanıklı ürünlerin geliştirilmesi çok daha önemli bir hâle gelmiştir.

Diğer taraftan, bütün insanlık için, tüketilen gıdaların güvenilir olması, insan, bitki ve hayvan sağlığına hiçbir şekilde zarar vermemesi, çevre ve biyoçeşitliliğin korunması da bir o kadar önemli hâle gelmiştir.

Özetle, bugün için 7 milyar dünya nüfusunun gıda güvencesi ve bu gıdaların güvenilir olması her zamankinden daha büyük önem arz etmektedir.

Değerli milletvekilleri, başta tıp ve eczacılık olmak üzere birçok alanda başarılı bir şekilde kullanılan modern biyoteknoloji, bugün için en geniş kullanım alanını tarım ve gıdada bulmuştur. Tarımda verimi artırmak, hastalık ve zararlılara karşı yeni çeşitler geliştirmek, ürünlerin raf ve depolama ömürlerini uzatmak gibi birçok amaçlar için modern biyoteknolojiyi kullanarak bir başka canlı türünden gen aktarımı yoluyla elde edilen genetiği değiştirilmiş organizmalar -yani GDO’lar- insan, hayvan, bitki sağlığı, çevre ve biyoçeşitlilik için çok ciddi olabilecek, çoğu kere de telafisi mümkün olmayan riskleri de beraberinde getirmektedir. Bu sebepledir ki yeterli gıda temini ve artan nüfusun beslenmesi bakımından modern biyoteknolojik yöntemlerin kullanılması bir imkândır, bir fırsattır, hatta bugün olmasa da gelecek için bir zorunluluktur. Ancak, aynı zamanda modern biyoteknolojinin bir ürünü olan GDO’ların insan, bitki, hayvan ve çevre için oluşturabildikleri riskler tamamen bertaraf edilmedikçe, tam bir gıda güvenliği sağlanmadıkça, geleceğimiz için, insanlık için büyük bir tehdittir. Bu nedenle, bütün bu endişeleri gidermek, muhtemel riskleri ortadan kaldıracak doğru bir biyogüvenlik yasası çıkarmak önemli bir gerekliliktir.

Biyogüvenlik konusu, başta gelişmiş ülke kamuoyları olmak üzere bütün insanlığın önem verdiği, hassasiyet gösterdiği bir konudur. Bu endişelerden dolayıdır ki son yirmi yılda diğer birçok hususun yanında aynı zamanda GDO’ların üretimlerinin artmasıyla birlikte GDO’lar konusunda bir düzenleme getiren Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve bu sözleşmeye dayanılarak hazırlanan Cartagena Biyogüvenlik Protokolü yürürlüğe konmuştur. Geçmişine bakıldığı zaman Cartagena Biyogüvenlik Protokolünün ana anlaşması Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesidir.

Sözleşme, Birleşmiş Milletler programı öncülüğünde 1989 yılında başlatılan hükûmetler arası müzakereler sonucu hazırlanmış ve 29 Aralık 1992 tarihinde dünyada yürürlüğe girmiştir. Sözleşmeye 193 ülke taraftır. Ülkemiz 14 Mayıs 1997’de bu sözleşmeye taraf olmuştur. Sözleşmenin temel amaçları biyolojik çeşitliliğin korunması, biyolojik kaynakların sürdürülebilir kullanımı ve genetik kaynaklardan sağlanan faydaların eşit, doğru ve adil paylaşımıdır.

Sözleşme, modern biyoteknolojiyi kullanarak geliştirilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalarla doğrudan ilgili olarak, taraf ülkelerin insan sağlığını da dikkate alarak biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımı üzerinde olumsuz etkisi olabilecek GDO’ların sebep olduğu risklerin kontrol edilmesini, yönetilmesini gerekli hâle getirmiştir.

Cartagena Protokolü, 11 Eylül 2003 tarihinde dünyada yürürlüğe girmiş, ülkemizde yürürlük tarihi ise 24 Ocak 2004’tür.

Değerli milletvekilleri, AB Komisyonu ve AB’ye üye ülkelerin tamamı dâhil 157 ülke bu Protokol’e taraftır; Amerika, Arjantin, Avustralya, Kanada, Rusya Federasyonu dâhil Birleşmiş Milletlere üye 55 ülke ise taraf değildir.

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’nin ek protokolü olarak Cartagena Biyogüvenlik Protokolü’nün de temel konusu ve amacı, biyolojik çeşitliliğin korunması ve sürdürülebilir kullanımıdır.

Değerli milletvekilleri, Protokol’ün 2’nci maddesi, taraf ülkelerin genel yükümlülüklerini ve haklarını sıralamaktadır. Buna göre, taraf ülkeler, Protokol ile belirlenen yükümlülüklerini yerine getirmek için gerekli yasal, idari ve diğer tedbirleri almak, ön bildirim anlaşması, risk değerlendirmesi, risk yönetimi, bilgi alışverişi gibi Protokol’de belirlenen mekanizmaların işlerliği için gerekli olan yasal, idari ve kurumsal düzenlemeleri yapmak zorundadır.

Bu Protokol’e göre, GDO’ların doğada bulunan diğer canlılara, onların devamlılığına, çeşitliliğine, yani biyolojik çeşitliliğe, daha da önemlisi insan sağlığına hiçbir şekilde zarar vermeden kullanılması, muhtemel zararlarına fırsat verilmemesi için kurallar ve tedbirler sistemini içeren bir ulusal mevzuat oluşturma zorunluluğu getirilmiştir.

Biyogüvenlik Yasası bunun gereği olarak bugün bu Meclisin gündemine getirilmiştir. Aslında, bu konuda geç kalınmıştır. 2003 yılında taraf olduğumuz, 2004 yılında imzaladığımız Biyogüvenlik Protokolü’nden bugüne kadar geçen sürede bu yasanın niçin çıkarılmadığı Hükûmetin cevaplaması gereken soruların başında gelmektedir. Zira 2004 yılından bugüne kadar ülkemize GDO’lu olduğu bilinen milyonlarca ton gıda ve yem amaçlı ürün girmiştir. Takdir edeceğiniz gibi bu ürünler, bir yasal düzenleme olmadığı için, hiçbir denetime tabi olmadan girmiştir.

Değerli milletvekilleri, insan sağlığını, çevreyi, biyolojik çeşitliliği birinci derecede ilgilendirmesi itibarıyla biz bu yasayı, önerilerimiz doğrultusunda düzeltilmesi ve eksikliklerinin giderilmesi kaydıyla önemsiyoruz. Zaten bu hâliyle yeterli görmediğimiz için de bu yasa tasarısının birçok maddesine muhalefet şerhi koyduk.

Hükûmetin bu yasayı TBMM’nin gündemine getirmekte geç kaldığı bu konuda, aynı zamanda, başından beri de yanlış bir yol takip edilmiştir.

Birinci yanlışlık, bir biyogüvenlik yasası olmadan işe yönetmelik çıkararak başlanmasıdır.

İkinci yanlışlık, hiç kimseden görüş ve öneri almadan, kamuoyunu doğru bilgilendirmeden çıkarılan hatalarla dolu bu yönetmeliğin alelacele yürürlüğe konulmasıdır.

Üçüncü yanlışlık, izlenen hatalı politika sonucu, yıllardır, özellikle karma yem üretiminde kullanılan, başta soya olmak üzere, GDO’lu ürünleri ithal eden, daha doğrusu ve maalesef bu ürünler bakımından dışarıya bağımlı hâle getirilmiş bu ülkenin yem üretimini, kırmızı ve beyaz et sektörünü, yem sanayicisinin durumunu hiç nazarıitibara almadan, bu sektörün kriz eşiğine getirilmiş olmasıdır.

Bu yanlışlıklar sonucu bu ülkede büyük bir kargaşa yaşanmıştır, bilgi kirliliği ve kaos yaratılmıştır. Kamuoyunda yaşanan bu kargaşayı Bakanlık seyretmekle kalmamış, söz ve uygulamalarıyla da büyük bir krize dönüştürmüştür.

Bakın, ne oldu, nasıl bir süreç cereyan etti: Önce -ifade ettiğim gibi- 26 Ekim 2009 tarihli bu Yönetmelik’in, bir gece yarısı, alelacele yayımlanması ile sivil toplum kuruluşları, medya, gıda ve yem sanayicileri ayağa kalktı ve kamuoyunda tam bir kaos yaşandı, hayvancılık sektörü ve yem sanayisi bir anda krizin eşiğine sürüklendi. Bu Yönetmelik’le ilgili olarak kamuoyunda GDO’lu ürünlerin serbest bırakıldığı kanaati oluşması sonucu baskılar, tepkiler artınca Sayın Bakan, “Biz bu Yönetmelik’le GDO’lu ürünleri yasaklıyoruz.” diyerek savunmaya geçti. Sayın Bakan daha da ileri giderek “Ben GDO’lu ürün yemem.” diyerek bir beyanat verdi. Daha sonra Danıştay 13. ve 10. Daireleri Müşterek Heyeti, 26 Ekim tarihli Yönetmelik’in 11’inci ve 20’nci maddelerinin yürürlüğünü durdurdu. Bu karara Bakanlığın itiraz etmesi üzerine Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu yürütmenin durdurulmasını kaldırdı. Sonra, Bakanlık, ısrarla savunduğu bu Yönetmelik’i önce 20 Kasım 2009’da, sonra da 20 Ocak 2010’da olmak üzere 2 kere değiştirdi. Son değişiklikle 1 Marta kadar denetimsiz olarak Türkiye’ye girecek ürünlerin kapsamı genişletildi. Yani ithalatı kesinlikle yasak olan, GDO içeren bebek mamaları ve antibiyotiğe karşı dayanıklılık geni içeren ürünlerin ithalatının önü açılmış oldu. Şu anda, bu ülkeye, “Ben GDO’lu ürün yemem.” diyen Sayın Bakanın Tarım Bakanı olduğu bu ülkeye GDO’lu bebek mamalarının girişi 1 Mart 2009’a kadar serbest bırakılmıştır. Daha da önemlisi, 1 Marta kadar ithal edilen gıdalar, bebek mamaları şimdiden market raflarında, stoklarda yerini almış ve bu ürünlerin raf ömrü de göz önüne alındığı zaman denetimsiz bir şekilde bu ülkeye giren ürünleri yaklaşık iki yıl daha bu ülke insanı tüketmeye devam edecek. Anlaşıldığı üzere ilk düğme yanlış iliklenmiş, hatalar zinciri peş peşe gelmiş ve bu Yönetmelik birkaç defa değişikliğe uğramıştır. Şimdi de en başta yapılması gerekeni yapıyoruz ve bir biyogüvenlik yasası çıkarmaya çalışıyoruz.

Değerli milletvekilleri, biraz da yaygın olarak üretilen ve ülkemize ithal edilen bu ürünlerden ve ekonomisinden bahsetmek istiyorum. Dünyada GDO’lu üretim yapılan alan yaklaşık 125 milyon hektardır. En fazla üretim alanı 62,5 milyon hektar ile ABD’de dir, bu ülkeyi sırasıyla Arjantin, Brezilya, Hindistan ve Kanada takip etmektedir. Yine dünyada en fazla ticarete konu olan ve tartışılan ürünler soya, mısır, kolza ve pamuktur. Dünyada GDO’lu üretim en fazla soya bitkisinde yapılmaktadır. Dünya soya üretimi yaklaşık 220 milyon tondur. En fazla üretim 72 milyon tonla ABD’de yapılmaktadır ve Arjantin, Brezilya, Çin bu ülkeyi takip etmektedir. Bugün ABD’de üretilen soyanın yüzde 92’si, Brezilya’da üretilenin yüzde 65’i, Arjantin’de üretilenin yüzde 99’u GDO’ludur.

Değerli milletvekilleri, ülkemizde ise soya üretimi yok denecek kadar azdır, 40-50 bin ton civarında bir üretimimiz vardır. 2008 yılında 1 milyon 600 bin ton soya ve küspesi, 1 milyon 750 bin ton da mısır sadece yem sanayicileri tarafından ithal edilmiştir. Buna gıda sanayisinin ihtiyacı olan miktarı da eklerseniz, ülkemizde çok rahat yetişebilecek olan bu ürünler için ödediğimiz paranın her yıl yaklaşık değeri 3 milyar dolar civarındadır. Yıllık soya ihtiyacımız 2-2,5 milyon tondur, yem üretimimiz ise, yerli üretimimiz ise sadece 40-50 bin tondur. Şimdi soruyorum: Bu Hükûmet sekiz yıldır bu konuda ne yaptı? Son olarak uygulamaya koyduğu Havza Bazlı Üretim ve Destekleme Modeli ise esas amacı gerçekleştirmekten çok çok uzaktır. Açıkça ifade ediyorum: Uygulanacak kararlı ve doğru bir destekleme politikasıyla çok kısa sürede soya üretimini kendi kendimize yeterli konuma getirebiliriz ve ülkemizin yıllık 5 milyon ton soya üretim potansiyelinin olduğunu da ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, gelelim yasaya. Elbette ki bu ülkenin bir biyogüvenlik yasasına ihtiyacı vardır, ayrıca uluslararası anlaşmalardan dolayı da bir mecburiyet vardır ama doğru bir yasaya ihtiyacı vardır. Görüşülen bu yasa mevcut hâliyle yetersizdir, bazı maddeleri eksiktir; içerdiği hükümler, insan, bitki, hayvan sağlığı, çevre ve biyoçeşitliliğimizin korunması konusunda endişeleri bertaraf etmekten uzaktır. Biyogüvenliğin sağlanması konusunda ciddi bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu muhakkaktır.

Bu çerçevede, geneli itibarıyla yasaya olumlu bakmakla birlikte, önerilerimiz doğrultusunda eksikliklerin giderilmesi ve yeniden tanzim edilmesi çok önem arz etmektedir.

Öncelikle, kanun tasarısı içerisinde, biyogüvenlik konusunda bilimsel esaslara göre çalışacak, bünyesinde uzman elemanları istihdam eden, bilimsel araştırma teknik altyapısına ve donanımına ve ciddi bir bütçeye sahip bir biyoteknoloji araştırma kurumu kurulması çok önemlidir. Kendi teknolojimizi geliştirmek ve dışarıya bağımlı olmamak için gerekli bilimsel ve teknik altyapı oluşturulması açısından bu kurumun oluşturulması çok elzemdir. Kurulacak olan bu kurumu, kendi biyoçeşitliliğimizin korunması, karakterizasyonun yapılması ve gen kaynaklarımızın, genetik materyalimizin sahiplenilmesi bakımından önemli görüyor ve bu görevin bu kuruma verilmesini temenni ediyoruz. Aksi takdirde, bir müddet sonra kendi genlerimizi bir başka ülkeden satın almak zorunda kalabiliriz.

Diğer taraftan, kanun tasarısının bugün için, yani kendi teknolojimizi kendimizin üretip kendimizin uygulayacağı zamana kadar yetiştiricilik ve çoğaltım amaçlı her türlü üretim materyalinin ithalatının yasak olduğu kanun içerisinde çok açık bir şekilde belirtilmelidir, çünkü bugünkü şartlarda bu ürünlerin üretimi ülke açısından da, ülkenin biyoçeşitliliğinin korunması açısından da son derece sakıncalıdır.

Kanunla oluşturulan ve en önemli görevi ifa edecek olan Biyogüvenlik Kurulunun mevcut yapısı son derece yetersiz ve sakıncalıdır. Bu hâliyle kurulan Kurulun tarafsızlığı ve güvenilirliği tartışılır durumdadır, etkin ve verimli şekilde çalışması mümkün değildir, bilimsel esaslara göre çalışacağı da tartışılır durumdadır, kamuoyunda, meslek örgütlerinde, sivil toplum kuruluşlarında ve tüketicilerde oluşmuş ve oluşacak olan endişe ve şüpheleri gidermekten uzaktır. Bu konuda da önergelerimiz vardır. Tarafımızdan çok önemli görülen bu maddelerin mutlaka değiştirilmesini yüce Meclisin takdirlerine sunuyorum.

Bu Kurulun ağırlıklı olarak üniversiteler ve TÜBİTAK gibi bilim kuruluşlarından oluşturulması da ayrıca bir başka önemli konudur.

Değerli milletvekilleri, biraz da ülkemiz için çok hayati bir sektör olan ve ülkemizin coğrafi yapısı, doğal kaynakları itibarıyla bakıldığında en büyük şansı olan, ancak bugün çok zor durumda olan tarım sektöründen ve durumu sosyal ve ekonomik açıdan bir trajediye dönüşen tarım kesiminden bahsetmek istiyorum.

Bakın, Avrupa Birliği, son ilerleme raporunda, ortak tarım politikası Türkiye’de aynen uygulansa tarımsal destekleme için yıllık yaklaşık 12 milyar avroya ihtiyaç olduğunu belirtmiştir. Hâlbuki bugün sektörün tamamının bütçeden aldığı pay gitgide azalmak üzere, yaklaşık 2,7 milyar avroya tekabül etmektedir. Bu destekleme bütçesiyle Türkiye tarımını bir yere götürmek asla mümkün değildir. Bırakın temel altyapı sorunlarını çözerek sektörü rekabet edebilir bir yapıya kavuşturmayı, bu bütçeyle çiftçiyi toprağında bile tutamazsınız, nitekim tutamıyorsunuz da. Maalesef, 60’ıncı AKP Hükûmetinin “tarım” deyince yapabildiği tek şey, ya yarım yamalak mevzuat çıkarmak veya akşamdan sabaha değişen yarım yamalak bir destekleme politikası uygulamaktır. Bu anlayışın ve bu politikaların tekrar gözden geçirilmesi çok önemlidir. 2010 üretim yılında gübre, mazot, toprak analizi, hububat, bakliyat, hayvancılık gibi temel desteklerde 2009’a göre hiçbir artış sağlanamazken organik tarım, iyi tarım, yem bitkileri, tiftik ve ipek böceği, yağlık ayçiçeği, soya, kolza, aspir, zeytinyağı ve tarım danışmanlığı desteklerinde yapılan artışlar son derece komik ve yetersizdir.

Bakanlığın İnternet sayfasında yer alan açıklamaya göre 2010 üretim yılı tarımsal destekleme bütçesi, 2009’a göre yüzde 5,2 oranında artış göstermiştir. Ancak genel bütçe içerisindeki payı sürekli düşüyor. Buna göre 2010 yılı ürünü için 2011 yılı bütçesinden tarıma 5 milyar 897 milyon lira destekleme ödemesi yapılacaktır. Bu destekleme fiyatlarıyla ne soya üretimini ne yağ bitkisi üretimini artırabilirsiniz ne de hayvancılığı girdiği çıkmazdan kurtarabilirsiniz. Son uygulamaya koyduğunuz havza bazlı destekleme modelinde değişen hiçbir şey yoktur. Destekler eski destekler, destekleme miktarı eskisinden farklı bir şey içermiyor. Bu desteklemeyle mi ihtiyacımız olan ve milyarlarca doları ödeyerek ithalat yoluyla karşıladığımız bu ürünlerin üretimini, yani arz açığı olan ürünlerimizin üretimini artıracaksınız?

Değerli milletvekilleri, sonuç olarak elbette ki yasa çıkarmak, gerekli mevzuat düzenlemeleri yapmak, proje üretmek önemlidir ancak Tarım Bakanlığının görevi bununla sınırlı değildir, onu da doğru dürüst yaptığını söylememiz mümkün değildir; tarımın, tarım kesiminin sorunlarını çözmek birinci temel görevidir. Bakanlığın asıl görevi tarımı üreten bir yapıya kavuşturmasıdır, dış pazarda rekabet gücünü artırmasıdır; ülkeyi ve çiftçiyi üreten, ürettiğini satan, çiftçisini gitgide açlığa, yoksulluğa mahkûm eden değil, refaha götüren, zenginliğe götüren bir duruma getirmesidir. Bunun için de temel altyapı sorunlarının çözülmesini, tarımda gerekli yapısal reformların yapılmasını, tarımın ve tarım kesiminin sorunlarının çözülmesini ülkenin en önemli öncelikleri arasına alması büyük önem arz etmektedir.

Bugün, maalesef, Tarım Bakanlığı bu konularda çok ciddi adımlar atamamıştır. Sekizinci yılına giren AKP İktidarının Türkiye tarımını ve Türk çiftçisini getirdiği nokta, üretemeyen, üretse bile satamayan, ağır girdi maliyetleri altında ezilen, yoksullaşan, toprağını terk etmek zorunda kalan, dünya pazarlarında tek tabanca olduğumuz ürünlerde dahi mevzi kaybeden, rekabetten uzaklaşan, çiftçisini borç ve haciz batağına sürüklemiş bir Türkiye fotoğrafıdır.

Değerli milletvekilleri, Biyogüvenlik Yasası’nın önerilerimiz doğrultusunda düzeltilmesini umuyorum. Yasanın hayırlı olmasını diliyor, yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)

---

**Kaynak gösterme:** Zeki Ertugay (MHP, Erzurum). “Biyogüvenlik kanunu (ss.:473)”. TBMM Genel Kurulu, 74. Birleşim tutanağı, 17 Mart 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/zeki-ertugay-23-2010-03-17-biyoguvenlik-kanunu-ss-473 (erişim: 28 Ekim 2026).

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
