# Yabancı şirketlerin elinde bulunan maden sahalarının incelenerek alınması gereken önlemlerin ve maden politikalarının belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi (10/2552)

- **Tür:** Meclis araştırması önergesi (TBMM 28. Dönem)
- **Esas no:** 10/2552
- **Tarih:** 6 Mart 2025
- **İlk imza:** Aşkın Genç (CHP, Kayseri)
- **İmza sayısı:** 24
- **Son durum (TBMM):** Gündemde
- **TBMM kaydı:** https://www.tbmm.gov.tr/Denetim/Meclis-Arastirma-Onergesi-Detay/35dcc9f6-dfeb-40cb-898f-01956b1a8f7c
- **Vekilpedia:** https://vekilpedia.com/onerge/10-2552-yabanci-sirketlerin-elinde-bulunan-maden-sahalarinin-incelenerek-alinmasi-gereken-onlemler

> 10/2552 esas numaralı meclis araştırması önergesi 6 Mart 2025 tarihinde verildi; ilk imza: Aşkın Genç (CHP); 24 imza. Son durum (TBMM): Gündemde.

## Önerge metni

Türkiye'nin maden kaynakları, ekonomik bağımsızlık ve stratejik planlama açısından kritik öneme sahiptir. Ancak, bu kaynakların önemli bir bölümü yabancı şirketler tarafından işletilmektedir. Yabancı sermayeye devredilen bu madenler, ülke ekonomisine beklenen katkıyı sağlayamadığı gibi, yerel halk ve çevre üzerinde de olumsuz etkiler bırakmaktadır. Bu bağlamda, yabancı şirketlerin elinde bulunan maden sahalarının incelenmesi, bu sahaların yeniden kamulaştırılmasının gerekip gerekmediğinin tespit edilmesi ve maden politikalarının milli çıkarlar doğrultusunda gözden geçirilmesi amacıyla Anayasanın 98'inci ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün 104'üncü ve 105'inci maddeleri gereğince Meclis Araştırması açılmasını arz ve talep ederiz. süreyya dres Deric" muda mv

GEREKÇE

Türkiye, zengin maden kaynaklarıyla küresel madencilik yatırımcılarının ilgisini çeken bir ülke konumundadır. Son yıllarda sektörde faaliyet gösteren yabancı sermayeli şirket sayısında belirgin bir artış yaşanmıştır. Nitekim 2004 yılında yalnızca 138 olan uluslararası maden şirketi sayısı, bugün 649'a yükselmiştir. Tüik verilerine göre 2022 itibariyle ülkede faal yabancı şirket sayısı 8 bin 134'e ulaşmıştır (2021'de 7 bin 424 idi). Madencilik sektörü özelinde yabancı şirketlerin varlığı dikkat çekicidir: Metal cevheri madenciliğinde faaliyet gösteren işletmelerin %15,5'ini yabancı sermayeli şirketler oluştururken, madencilik destek hizmetleri alanında bu oran %39,4 gibi yüksek bir seviyededir. Bu veriler, stratejik maden faaliyetlerinde yabancı payının küçümsenmeyecek boyutlarda olduğunu göstermektedir. Örneğin, Türkiye'nin en büyük altın madeni sahalarından biri olan Uşak-Kışladağ altın madeni, Kanada merkezli Eldorado Gold şirketi tarafından işletilmektedir. Benzer şekilde, özellikle altın, gümüş gibi kıymetli madenler ile bazı metal madenleri sahalarında yabancı ortaklı şirketler ağırlıktadır. Yabancı ortaklı maden arama şirketlerinde yerli sermaye çoğu zaman yok denecek kadar az düzeydedir. Bu dağılım, madencilik sektöründe yerli/yabancı işletme dengesinin önemli ölçüde yabancı sermaye lehine değiştiğine işaret etmektedir. Yabancı sermayeli şirketler, Türkiye madencilik sektörüne yalnızca işletme sayısı bakımından değil, getirdikleri yatırım ve üretim katkısıyla da etki etmektedir. Sektöre giren doğrudan yabancı yatırım miktarı artış eğilimindedir: 2023 yılında madencilik sektörüne 171 milyon ABD doları tutarında doğrudan yabancı yatırım girişi gerçekleşmiştir. Bu yatırımlar, yeni maden projelerinin hayata geçirilmesi, teknoloji transferi ve işletmelerin finansmanında rol oynayarak sektöre dinamizm kazandırmaktadır.

Madencilik sektörünün ülke ekonomisine doğrudan katkısı milli gelir ve ihracat rakamlarında görülmektedir. Sektörün GSYIH içindeki payı 2021'de %1,33 iken 2022'de %1,36'ya yükselmiştir. Toplam maden üretim değeri de sürekli artış göstermektedir. Madencilik ihracatı ise 2022 yılında 6 milyar ABD dolarına ulaşmıştır, bu tutarın önemli bir kısmı mermer-doğaltaş, krom, bor ürünleri ve altın gibi kalemlerden oluşmaktadır. Yabancı sermayeli şirketler bu üretim ve ihracat performansında pay sahibidir. Özellikle büyük ölçekli yabancı madencilik firmaları altın madenciliği başta olmak üzere birçok projede üretimi artırmış, böylece ihracata katkı sağlamıştır.

Bununla birlikte, yabancı şirketlerin sektördeki faaliyetleri sonucunda elde edilen kazancın ne kadarının ülkede kaldığı da önemli bir konudur. Resmî verilere göre yabancı sermayeli şirketlerin genel ekonomideki ciro payı 2022 itibarıyla %12,7 düzeyindedir, yani yaratılan cironun bu dilimi yabancı ortaklı işletmelerce gerçekleştirilmektedir. Madencilik özelinde bakıldığında, işletme karlarının bir kısmının yurt dışına transfer edilmesi söz konusu olabilmektedir. Yabancı şirketler genelde büyük yatırım ve teknolojik birikim getirerek madenleri işletmekte, ancak elde edilen kârın önemli bölümü ülke dışına çıkarılmaktadır. Örneğin üretilen altının külçe olarak ihraç edilmesi, konsantre madenlerin işlenmeden yurtdışına gönderilmesi durumunda ülkeye sağlanan katma değer sınırlı kalmakta, rooğa kaynak zenginliğinin önemli bir bölümü yabancı firmalar veya diğer ülkelere,

olmaktadır. Dolayısıyla yabancı sermayeli madencilik faaliyetleri, yatırım ve sağlarken, yarattığı ekonomik değerin dağılımı açısından tartışmalara açıktu Madencilik faaliyetlerinin çevresel etkileri, son yıllarda Türkiye de çok sayıda rapor ve bilimsel araştırmaya konu olmaktadır. Yapılan incelemeler, maden ruhsatlarının plansız dağılımının doğal varlıklar üzerinde ciddi baskı yarattığını ortaya koymuştur. TEMA Vakfı'nın hazırladığı raporlara göre Türkiye'de yalnızca 24 ilde yaklaşık 20 bin adet maden ruhsatı bulunmaktadır. Bu çalışma, ruhsatların verilişinde bütüncül planlama ve kümülatif etkinin göz ardı edildiğini vurgulamaktadır. Nitekim TEMA'nın haritalı analizleri sonucu, 29 ilde toprakların ortalama %67'sinin IV. Grup maden ruhsatı kapsamına girdiği tespit edilmiştir. Bazı illerde durum çok daha kritiktir: Örneğin Gümüşhane ilinin %93'ü, Kütahya'nın %92'si, Giresun'un %85'i, Rize'nin %82'si maden arama/işletme ruhsatlı alan olarak belirlenmiştir. Turizm ve tarım açısından öne çıkan Muğla ilinin dahi %59'una maden ruhsatı verilmiş olması, doğal varlıklar üzerindeki baskının boyutunu gözler önüne sermektedir.

Çevresel ve toplumsal etkiler açısından, Kayseri'nin Develi ilçesinde faaliyet gösteren Öksüt Altın Madeni'nin faaliyetleri hem bölge ekosistemi hem de yöre halkı üzerinde dikkatle yönetilmesi gereken sonuçlar doğurmaktadır. Altın cevherinin açık ocak madenciliği (Keltepe ve Güneytepe ocakları) ve yığın liçi yöntemiyle işlenmesi sırasında siyanür, nitrik asit ve hidroklorik asit gibi tehlikeli kimyasallar yüksek miktarlarda kullanılmaktadır. 2023 yılında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından onaylanan kapasite artışıyla maden sahası 1 bin 463 hektara (yaklaşık 2 bin 050 futbol sahası) genişleyerek orman, mera ve tarım arazilerinin bir kısmını kapsar hale gelmiştir. Bu genişleme, işletmede yılda 2 bin ton civarında siyanür ve yüzlerce ton asit kullanımının önünü açarak çevresel riskleri artırmaktadır. Yoğun kimyasal kullanımı ve patlatmalı kazı faaliyetleri hem çalışanlar hem de civar köylerde yaşayan halk için endişe kaynağı olmuştur. Nitekim Şubat 2022'de madende meydana gelen bir olayda 71 işçi cıva zehirlenmesine maruz kalmış ve bu durum işletmenin iş güvenliği konusunda tartışmalara yol açmıştır. Benzer şekilde, yöre halkı madenden kaynaklanan toz, sarsıntı ve olası sızıntıların su kaynaklarına zarar verdiğini, tarım arazilerinde verim düşüşü ve sağlık sorunlarına yol açtığını belirterek çeşitli şikâyet ve davalar dile getirmiştir.

Bu denli yaygın madencilik faaliyetinin çevresel bedeli ciddi boyutlardadır. Bilimsel değerlendirmeler, madencilikte kullanılan yöntem ve kimyasalların uzun vadeli kirliliğe yol açtığını göstermektedir: Örneğin altın madenciliğinde kullanılan siyanür ve ağır metaller, atık barajları sızıntıları yoluyla toprağı ve su kaynaklarını kalıcı biçimde kirletebilmektedir. Maden sahaları açılırken yapılan geniş çaplı ağaç kesimleri ve arazi değişiklikleri, orman ekosistemlerini tahrip etmekte ve biyolojik çeşitliliği azaltmaktadır. TEMA Vakti'nın çalışmaları, maden ruhsatlarının korunan alanlar, ormanlar, tarım arazileri ve su havzalarıyla çakıştığını, geri dönüşü imkânsız çevresel tahribat riskinin çok yüksek olduğunu ortaya koymaktadır.

Güncel olaylar da madenciliğin çevre ve toplum üzerindeki etkilerini çarpıcı şekilde göstermiştir. Şubat 2024'te Erzincan'ın İliç ilçesindeki Çöpler altın madeninde meydana gelen büyük bir heyelan, sekizi kurtarma görevlisi dokuz kişinin hayatını kaybetmesine yol açmıştır. "Siyanürlü toprak kayması" olarak anılan bu felakette, yığın liç sahasındaki kimyasallarla doygun hafriyat kütlesi kayarak hem can kaybına hem de gayreye toksik maddelerin yayılmasına neden olmuştur. Söz konusu madenin geçmişinde de-be nzer kazalar ve siyanür sızıntıları yaşandığı, defalarca uyarılar yapılmasına rağmen genetim etinin devam ettiği rapor edilmiştir. Bu olayın ardından mahkeme, ilgili altın madenine paha önce verilmiş olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu raporunu iptafgderek faaliyeteni durdurma yoluna gitmiştir. Yine Ekim 2022'de Bartın/Amasra kömür madeninde gerçekleşen grizu patlamasında 41 madencinin hayatını kaybetmesi ve 2014 Soma faciasında 301 madencinin ölümü, madencilikte iş güvenliği ve çevresel risklerin büyüklüğünü ortaya koyan acı örneklerdir.

Gerek akademik araştırmalar gerek sivil toplum raporları madencilik faaliyetlerinin çevreye ciddi zararlar verme potansiyeli olduğunu vurgulamaktadır. Maden çıkarmada kısa vadeli ekonomik kazanımlar uğruna uzun vadeli doğal varlık kayıpları yaşanmaktadır. Bu durum, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve gelecek kuşaklara bırakılacak doğal miras açısından endişe vericidir.

Türkiye'de madencilik alanında kamulaştırma kavramı iki şekilde gündeme gelmektedir: Birincisi, madencilik işletmelerinin millileştirilmesi (devletleştirme); ikincisi ise maden projeleri için gerekli arazilerin kamu yararı gerekçesiyle zorla edinilmesidir. Ülkemiz madencilik tarihinde her iki tür kamulaştırmaya dair önemli örnekler bulunmaktadır.

Devletleştirme boyutunda, Cumhuriyet in ilk yıllarında Osmanlı'dan miras kalan yabancı egemenliğini azaltma gayretiyle bazı adımlar atılmıştır. 1923 İzmir İktisat Kongresi'nde alınan kararlar doğrultusunda özel teşebbüs desteklenmeye çalışılsa da 1930'larda sermaye yetersizliği nedeniyle kamu öncülüğünde madenciliğe ağırlık verilmiştir. 1935 yılında kurulan Maden Tetkik Arama Enstitüsü (MTA) ve Etibank, madenlerin aranması ve işletilmesinde devleti etkin kılmak amacıyla yapılandırılmıştır. Bu dönemde bor, krom, kömür gibi stratejik madenler büyük ölçüde devlet eliyle işletilmeye başlanmıştır. Nitekim Il. Dünya Savaşı sonrasına kadar birçok maden sahasında kamu tekelinin hâkim olduğu görülür.

1970'li yıllarda kamulaştırma süreci zirveye ulaşmıştır. 1978 yılında yürürlüğe konan bir yasa ile Türkiye'de özel sektöre ait maden işletmelerinin tamamının devletleştirilmesi öngörülmüştür. Bu kapsamlı kamulaştırma hamlesi özellikle bor, kömür gibi stratejik madenleri kapsıyordu. Nitekim bor madenleri bu dönemde Eti Holding (Etibank) çatısı altında devlet tekeline alınmıştır, zira bor rezervleri Türkiye için hayati önemde görülmüştür. Ancak 1978'deki genel madencilik kamulaştırması girişimi, Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilerek tam manasıyla uygulanamamıştır. Bu hukuki engelin ardından 1980 lere gelinirken devlet politikası değişmiş; 1980 sonrasında yabancı yatırımların teşviki ve özel sektörün yeniden madencilikte rol alması hedeflenmiştir. 1983 ve 1985 yıllarında çıkarılan madencilik kanunları, özel sektör için çeşitli teşvikler getirerek madencilik sektörünü yeniden canlandırmayı amaçlamıştır. Bu politika değişikliği sonucu, 1990'lara gelindiğinde dahi madencilik üretiminin büyük kısmı Eti Holding ve Türkiye Kömür İşletmeleri gibi kamu kurumlarınca yürütülmeye devam etmiştir (1990'ların ortasında sektör satışlarının %75'i kamu şirketlerince gerçekleştirilmekteydi), fakat yeni ruhsatlarda özel ve yabancı payı giderek artmıştır. 2000'li yıllarda hız kazanan özelleştirmelerle Etibank'ın pek çok maden işletmesi (örneğin krom, bakır işletmeleri) özel sektöre devredilmiş, böylece devletin sektördeki ağırlığı azalmıştır. Günümüzde bor mineralleri dışında kamu pay. amir an

Kamulaştırmanın ikinci boyutu olan arazi kamulaştırması, madençi proje hayata geçirilebilmesi için özel mülkiyetteki taşınmazların zorla satın ıdip Mevzuat, kamu yararı görülen madencilik faaliyetleri için, ruhsat sahibi şiket Terkłe taşınmazların devlet tarafından kamulaştırılmasına imkân tanımaktadır Özellikle son yylarda

büyük ölçekli madencilik projelerinde "acele kamulaştırma" kararları gündeme gelmiştir. Örneğin İzmir Efemçukuru'ndaki altın madeni projesi kapsamında, Bakanlar Kurulu 2007'de aldığı bir kararla İzmir ili sınırlarında 35 adet parseli Tüprag Metal Madencilik AŞ lehine acele kamulaştırma kararı almıştır. Bu karar, söz konusu parsellerde yaşayan yaklaşık 35 çiftçinin rızası olmaksızın arazilerinin madencilik için zorla alınması anlamına gelmiştir. Çiftçiler, mülklerine el konulmasına karşı dava açarak hukuki mücadeleye girişmişlerdir. Benzer şekilde, ülkenin farklı bölgelerinde enerji ve maden yatırımları için yerel halkın arazileri kamu zoruyla alınabilmektedir. Bu süreç, yerel topluluklarda tepkilere ve sosyal gerilimlere yol açmaktadır.

Kamulaştırma uygulamalarının sonuçlarına baktığımızda karma bir tablo ortaya çıkmaktadır: 1970'lerdeki kamulaştırma (devletleştirme) girişimleri, özellikle bor gibi stratejik kaynakların millileştirilmesini sağlayarak Türkiye'nin bu alanda kontrolü elde etmesiyle sonuçlanmıştır. Nitekim bor sektöründe devlet tekelinin kurulması, ülkemize dünya bor pazarında liderlik getirmiştir. Öte yandan, genel madencilik sektöründe kamulaştırma hamlesi yarım kalmış; 1980 sonrası dönemde özel ve yabancı sermaye yeniden sektörün büyümesinde lokomotif rol oynamıştır. Arazi kamulaştırmaları açısından ise, özel şirketlerin projeleri için yapılan bu işlemler yerel halk açısından mülkiyet haklarının ihlali ve geçim kaynaklarının kaybı anlamına gelmiştir. Toprakları kamulaştırılan köylüler, çoğu zaman yeterli tazminat alamadıkları veya tarım arazilerini kaybettikleri için mağdur olmakta; madencilik faaliyetinden doğan zenginlik bölge halkına adil şekilde yansımamaktadır. Bu da sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren bir etki yaratmıştır.

Madencilik sektöründe kamulaştırma (devletleştirme) politikaları ve yerli işletmeciliğin güçlendirilmesi, ülke ekonomisi açısından hem stratejik hem de tartışmalı etkiler doğurmaktadır. Bir yandan, doğal kaynakların mülkiyetinin devlete veya yerli sermayeye ait olması, madenlerden sağlanan gelirin ülkede kalmasını ve milli ekonomiye azami katkı yapmasını amaçlar. Diğer yandan, özel sermaye ve yabancı yatırımcıların dinamizmi olmaksızın sektörün gelişiminin yavaşlayabileceği yönünde görüşler de mevcuttur.

Yerli işletmeciliğin ve kamusal denetimin güçlü olduğu senaryolarda, ekonomik kazanımların yurt içinde tutulabildiği görülmektedir. Örneğin bor madenlerinin kamulaştırılması sayesinde tamamı kamu tarafından işletilen Eti Maden işletmeleri, Türkiye'nin bor kimyasallarında dünya lideri olmasını sağlamıştır. Ülkemiz bilinen dünya bor rezervlerinin yaklaşık %73'üne sahip olup, 2021 itibarıyla küresel bor ticaretinin %62'si Türkiye tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu başarı, devlet kontrolündeki bir şirketin (Eti Maden) etkin yönetimi ile mümkün olmuş ve her yıl ülke ekonomisine yüz milyonlarca dolarlık ihracat geliri kazandırmıştır. Benzer şekilde, geçmişte Eti Krom, Eti Bakır gibi kamu kuruluşları stratejik madenlerde değer zinciri oluşturarak ürünü işlenmiş halde satmaya odaklanmış, böylece ham madde yerine katma değerli ürün ihracatı hedeflemiştir. Doğal kaynakların yerli imkanlarla işlenmesi, katma değerin ülkede kalmasını sağlayarak ekonomik kalkınmaya doğrudan katkı sunar. Yabancı sermayeli şirketlerin yoğun olduğu modelde ise ham cevherin veya yarı işlenmiş ürünün ihraç edilmesi yaygındır ki bu durumda asıl kazanç, nihai ürünü üreten dış ekonomilere transfer olmaktadır. Kamulaştırma ile hedeflenen, tam da güa. M. * transferin engellenmesi ve maden zenginliğinin ülke içinde kalmasıdır.

Ayrıca, yerli işletmecilik istihdam ve sanayileşme açısından da avantajlar sacla siren Yerti maden şirketleri elde ettikleri gelirleri yine ülkede yeni yatırımlara veyaltary sektørlere yatırma eğiliminde olacaktır. Kamu işletmeleri ise kâr amacı gütmekten ziyade stratejik kalkınma hedeflerine odaklanarak, yan sanayiler oluşturma, bölgeler arası gelişmişlik farklarını azaltma gibi kamusal faydalar gözetebilir. Örneğin bir kamu madencilik işletmesi, özel sektörün kârlı bulmayacağı ancak stratejik olan rezervleri işletebilir; böylece dışa bağımlılığı azaltabilir. Yerli işletmelerin güçlenmesi, madencilikte kullanılan teknoloji ve uzmanlığın ülkede gelişmesini de teşvik eder, yabancı şirketlere bağımlılığı azaltır.

Öte yandan, tamamen kapalı bir madencilik sektörü yerine yabancı yatırımla yerli çıkarların dengelendiği bir model önerilmektedir. Geçmişte 1978'de denenen tam kamulaştırma girişiminin başarılı olamaması, özel sektörün dinamizminin göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermiştir. 1980 sonrasında gelen yabancı sermaye, sektörün büyümesine katkı yapmış; örneğin 2000'li yıllarda madencilik sektöründe üretim ve ihracat hacmi ciddi oranda artmıştır. Bu nedenle, günümüz şartlarında önemli olan, yerli işletmeciliği ve kamu yararını koruyacak şekilde yabancı yatırımın düzenlenmesi ve denetlenmesidir. Maden Kanunu'nun kamu yararı ilkesini gözeterek uygulanması, çevresel ve sosyal maliyetlerin hesaplanması ve yabancı şirketlerin kazançlarının adil bir payının ülkede bırakılmasını sağlayacak vergisel düzenlemeler büyük önem taşımaktadır.

Bu bağlamda, kamulaştırma ve yerli işletmecilik, madencilik sektöründen elde edilen faydanın azami düzeye çıkarılması ve ülke ekonomisine uzun vadeli katma değer yaratılması için kritik araçlardır. Doğal kaynakların işletilmesinden doğan ekonomik getirilerin yurt dışına aktarılmasının önlenmesi, çevresel tahribatın minimize edilmesi ve halkın çıkarının gözetilmesi için kamunun etkin rol alması gerekmektedir. Yerli sermaye ve kamu kurumları öncülüğünde işletilen madenler, kazancın büyük kısmını ülke içinde tutarak kamu yararı ilkesine uygun bir model sunacaktır. Bu model, elbette ki dünya ölçeğinde rekabet edebilirlik ve teknolojik yeterlilikle desteklenmelidir. Yabancı sermayenin bilgi birikimi ve finansmanından yararlanırken, kritik madenlerde ulusal çıkarları korumak ve gerekirse kamulaştırma yoluyla stratejik kontrolü elde tutmak, Türkiye ekonomisinin sürdürülebilir büyümesi ve madencilik gelirlerinin adil dağılımı açısından elzemdir.

Yukarıdaki tespitler ışığında, madencilik sektöründe yabancı sermaye yoğunluğunun ve çevresel-sosyal maliyetlerin yüksek olduğu görülmektedir. Bu nedenle hazırlanmış olan önerge ile madencilik faaliyetlerinde kamu yararının ön plana alınması, gerekirse kamulaştırma adımlarının atılması, yerli işletmeciliğin güçlendirilmesi ve çevresel etkilerin sıkı denetimi hedeflenmektedir. Böylece Türkiye'nin yeraltı zenginliklerinin ulusal çıkarlar doğrultusunda yönetilmesi ve gelecek nesillere hem ekonomik refah hem de sağlıklı bir çevre mirası bırakılması sağlanacaktır.

---

**Kaynak gösterme:** Aşkın Genç (CHP, Kayseri). “Yabancı şirketlerin elinde bulunan maden sahalarının incelenerek alınması gereken önlemlerin ve maden politikalarının belirlenmesi amacıyla bir Meclis araştırması açılmasına ilişkin önergesi”. TBMM 28. Dönem meclis araştırması önergesi 10/2552, 6 Mart 2025. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/onerge/10-2552-yabanci-sirketlerin-elinde-bulunan-maden-sahalarinin-incelenerek-alinmasi-gereken-onlemler (erişim: 15 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/Denetim/Meclis-Arastirma-Onergesi-Detay/35dcc9f6-dfeb-40cb-898f-01956b1a8f7c

Vekilpedia, TBMM’nin kamuya açık kayıtlarını derleyen bağımsız bir arşivdir; TBMM’nin resmî sitesi değildir ve yorum yapmaz.
