Avrupa birliği genel sekreterliği teşkilat ve görevleri hakkında kanun tasarısı (s.s.:412)
Ankara Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 109. Birleşim · 3. yasama yılı · 24 Haziran 2009 · 1.564 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ahmet Deniz Bölükbaşı (MHP), 24 Haziran 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: AVRUPA BİRLİĞİ GENEL SEKRETERLİĞİ TEŞKİLAT VE GÖREVLERİ HAKKINDA KANUN TASARISI (S.S.:412)); konuşma 1.564 kelime.
Ahmet Deniz Bölükbaşı (MHP, Ankara). “Avrupa birliği genel sekreterliği teşkilat ve görevleri hakkında kanun tasarısı (s.s.:412)”. TBMM Genel Kurulu, 109. Birleşim tutanağı, 24 Haziran 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ahmet-deniz-bolukbasi-23-2009-06-24-avrupa-birligi-genel-sekreterligi-teskilat-ve-gorevleri-hakkinda-kanun (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA AHMET DENİZ BÖLÜKBAŞI (Ankara)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 412 sıra sayılı Avrupa Birliği Genel Sekreterliği Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Tasarısı’nın tümü üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak ve bu vesileyle Avrupa Birliği ile dört yıla yakın bir süredir sürdürülen sanal müzakere sürecinde gelinen noktanın kısa bir muhasebesini yapmak amacıyla huzurlarınızdayım. Yüce heyetinizi saygıyla selamlıyorum.
Görüşmekte olduğumuz yasa tasarısının amacı AB müzakere sürecinde Avrupa Birliği Genel Sekreterliğinin etkinliğinin artırılması, Avrupa Birliğine üyelik hedefi doğrultusundaki çalışmaların verimli ve etkili bir şekilde sürdürülmesi için AB ile ilişkilerin yönlendirilmesi, izlenmesi ve koordinasyonu için yeni bir teşkilatlanmaya gidilmesi olarak belirlenmiştir. Türkiye’nin Avrupa Birliğine eşit haklara sahip tam üye olarak katılması hedefini samimiyetle destekleyen Milliyetçi Hareket Partisi, Genel Sekreterliğin bu amaca uygun olarak yeniden yapılandırılmasını ilke olarak olumlu ve yerinde bulmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ilişkilerinin yürütülmesinin tabi olacağı esaslar 5 Mayıs 1969 tarihli 1173 sayılı Milletlerarası Münasebetlerin Yürütülmesi ve Koordinasyonu Hakkındaki Kanun’la belirlenmiştir. Bu kapsamda uluslararası temas ve müzakerelerin Dışişleri Bakanlığı eliyle, ilgili Bakanlıklarla işbirliği yapılmak suretiyle yürütüleceği hükme bağlanmıştır. Bu amir hüküm karşısında, uluslararası ilişkilerin yürütülmesi sürecinde kamu kurumları arasında yetki çatışması ve karmaşası yaşanmaması için bu temel ilkenin kuruluş kanunlarında göz önünde bulundurulması gerekli ve kaçınılmaz olacaktır.
Mevcut yasa tasarısının Dışişleri Komisyonundaki görüşmelerinde genel sekreterliğin görev tanımının açık olarak yapılması ve dış ilişkinin yürütülmesinde Dışişleri Bakanlığının asli görev ve yetkilerinin haleldar olmayacağının hüküm altına alınması yolundaki telkinlerimizi olumlu karşılayan ve yasa tasarısının bu doğrultuda değiştirilmesi konusunda Sayın Bakanımız Egemen Bağış’ın sergilediği yapıcı ve iyi niyetli yaklaşımdan dolayı kendilerine huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum.
Yasa tasarısının dikkatlerinize getirmek istediğim diğer bir yönü, genel sekretere büyükelçilik unvanının verileceğini hükme bağlayan 11’inci maddedir. Madde bu şekliyle, genel sekreterlik görevine Dışişleri Bakanlığı mensubu bir büyükelçinin atanmasının peşinen öngörülmediği izlenimini doğurmaktadır. Bu göreve Dışişleri Bakanlığı dışından atama yapılması tabiatıyla Hükûmetin takdirindedir ancak teşkilat kanununun amaçları göz önünde bulundurulduğunda, bu görevin bir büyükelçi tarafından yürütülmesinin sayısız yararları bulunduğunu Sayın Bakan mutlaka takdir edeceklerdir.
Bunun yanı sıra, konunun dikkatinize getirmek istediğim hukuki bir yönü de bulunmaktadır. Bilindiği üzere, büyükelçi unvanı verilmesi Sayın Cumhurbaşkanının tasarrufundadır. Bunun bir kanunla amir hüküm hâline getirilmesi Cumhurbaşkanının yetkilerine müdahale olacaktır. Bu mülahazalarla 11’inci maddenin ikinci fıkrasının “Genel sekretere büyükelçi unvanı verilebilir.” veya “Genel sekretere bu unvanı taşımıyorsa büyükelçi unvanı verilebilir.” şeklinde değiştirilmesini ve bu değişikliğin anılan maddenin görüşmesi sırasında Hükûmet tarafından önerilmesini Sayın Bakanımızın takdir ve değerlendirmelerine sunmak isterim.
Değerli milletvekilleri, görüşülmekte olan yasa tasarısının Türkiye’nin etkinliğini artırmayı amaçladığı Avrupa Birliği müzakere sürecinin yol haritası 2005 zirve kararları, müzakere çerçeve belgesi ve 9 Kasım 2006 tarihli Katılım Ortaklığı Belgesi’yle belirlenmiştir. Bu süreçte bugüne kadar yaşanan gelişmeler şu gerçekleri inkâr ve tevil getirmez bir açıklıkla ortaya koymuştur. Avrupa Birliği Türkiye’yi özürlü bir ülke olarak görmekte, eşit haklara sahip bir üye olarak içine kabul etmek istememektedir. Din ve kültür farklılığı nedeniyle Türkiye’nin Hristiyan değerler üzerine bina edilen Avrupa Birliği Medeniyet Projesi içinde eşit ortak olarak yeri yoktur. Türkiye’yi kemikleşmiş ön yargılarla sürekli dışlayan Avrupa Birliği, AB değerleri ve kriterleri gibi bahaneler arkasına saklanmakta, Kopenhag Siyasi Kriterleri’ni Türkiye’yi Avrupa Birliğinin dışında tutmak amacıyla yorumlamakta ve bunları Türkiye için sonu gelmeyecek ev ödevleri hâline getirmektedir. Bunun sonucu ilişkiler baskı, dayatma ve şantaj üçgeninde ön şart ve ipoteklere bağlı bir açmaz ilişkisi niteliği kazanmıştır.
AB sürecinde Türkiye’nin önüne çıkartılan talepler Türkiye’nin güvenliğini, devlet yapısını, millî birliğini ve kimliğini, dış politika alanındaki hayati hak ve çıkarlarını doğrudan ilgilendiren siyasi amaçlı dayatmalardır. Türkiye’de zorla millî azınlık yaratmak, azınlık hakları, Kıbrıs, Yunanistan ve Ermenistan dayatmaları, esas itibarıyla Türkiye’nin Avrupa Birliğinin uzağında tutulmasının araçları olarak görülmektedir. Yaşanan gerçekler Avrupa Birliğinin amacının Türkiye’nin tam üyelik dışında ikinci sınıf bir konumda AB’nin etki alanı içinde kalmasını sağlamaktır.
Türkiye’ye biçilen konum “özel ve imtiyazlı statü” ve “ayrıcalıklı ortaklık” gibi süslü ifadelerle tanımlanan AB yörüngesinde gevşek bir ortaklık ilişkisidir. AB’nin bu amaçla Türkiye için özel bir istikamet ve özel mekanizmalar öngördüğü, bu amaçla bu esaslara dayanan bir yol haritası ve ayrımcı bir yöntem belirlediği ortadadır. Sanal müzakere süreci işte bu temelde sürdürülmektedir. Avrupa Birliği genel sekreterleri de böyle bir sanal müzakere sürecinde Türkiye’nin etkinliğini artırmak amacına dönük bir düzenleme olarak karşımızdadır.
Bu çerçevede, Türkiye’yle müzakerelerin ucunun açık olacağı ve sonucunun önceden garanti edilemeyeceği peşinen hükme bağlanmıştır. Müzakerelerin sonuçsuz kalabileceği veya varılacak sonuçların üye ülkelerin parlamentolarında onaylanmayabileceği baştan kayda geçirilmiştir. Müzakere sürecinin sonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin asgari gereği olan temel haklardan yararlanmayacağı da baştan kayıt altına alınmıştır. Bu kapsamda iş gücünün serbest dolaşımı, vizesiz seyahat ve ortak tarım politikalarına katılım, tarım desteklerinden yararlanma konularında sürekli ve kalıcı kısıtlamalar uygulanacağı, koruma tedbirlerinin ve uzun vadeli geçiş dönemlerinin getirileceği, müzakere zemininin ana unsurları olarak tescil edilmiştir.
Avrupa Birliğinin bu kararlarıyla Türkiye’nin tam üyeliği nihai hedef olmaktan çıkarılmıştır. Bu şartlara bağlı olarak başlayan müzakere sürecinde Türkiye’nin önüne konulan hedefin takvimi belirlenmiş, gerçekleşmesi objektif kriterlere bağlanmış, eşit statüde tam üyelik olduğunu idrak ve insaf sahibi hiç kimse iddia edemeyecektir. Türkiye’ye vaat edilen ucu açık, içi boş ve göstermelik bir müzakere süreci sonunda bir tabiiyet ilişkisi, ikincisi sınıf bir ortaklık ilişkisi olacaktır.
Son dönemde yeniden gündeme gelen özel ilişki, imtiyazlı ortaklık modeli tartışmalarında bu kavramın anlamı, içeriği ve fikrî mülkiyet hakkının kime ait olduğu konusunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Sayın Başbakan da AB büyükelçileriyle hafta başında yaptığı yemekli toplantıda “imtiyazlı ortaklığın kitaplarında olmadığı” sözleriyle bu tartışmaya katılmışlardır. Bu kavramın kaynağını Sarkozy’de veya Merkel’de aramak beyhudedir. Özel ilişki modeline kapıyı aralayan Avrupa Birliğiyle sanal müzakere sürecinin temelini oluşturan Müzakere Çerçeve Belgesi ve buna bağlı konsey kararlarıdır. Müzakere süreci, Türkiye’nin de kabul ettiği bu kitaba uygun olarak yürütülmektedir.
Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizde temel sorun, Türkiye’ye dayatılmak istenen bu çarpık denklem ve sakat yol haritasıdır. Bu denklem değişmediği, bu yol haritası üyeliği hedef alan bir anlayışla yeniden belirlenmediği takdirde ilişkilerin geleceği olmadığı bütün çıplaklığıyla ortadadır. Avrupa Birliğinin amacı, Türkiye’yi tam üyelikten uzak tutmak, ikinci sınıf bir konumda kendi etki ve kontrolü altında kalmasını sağlamaktır.
3 Ekim 2005’te başlayan müzakere süreci, içi boşaltılmış, ucu ve hedefi açık, tarihi ve takvimi olmayan özel ilişki modeline yönlendirilmiş göstermelik bir süreç olmuştur. Bir Alman gazetesinde bu konuda yer alan tespitte de belirtildiği gibi, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki müzakere süreci, her iki tarafın da kerhen sürdürdüğü bir formaliteye dönüşmüştür. Bu denklem ve yol haritası üyeliğe açılmayacak çıkmaz bir sokağın adresidir. Bir dizi kabulü mümkün olmayan ön şart ve dayatmanın ipoteğinde kördüğüm hâline gelen AB sürecinin bu hâliyle sürdürülmesi mümkün değildir.
Nitekim bu sanal, göstermelik, aldatma ve oyalama sürecinde ilk kırılma 2006 yılında Kıbrıs konusunda yaşanmıştır. Avrupa Birliği sürecinin raydan çıkmasına neden olan Gümrük Birliği Ek Protokolü ve Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına açması talebine ilişkin sorunlar bugün de ortadadır. Avrupa Birliği Konseyi bu şartların yerine getirilmesine kadar müzakere sürecinin özünü teşkil eden sekiz fasılda görüşmeleri askıya almış, Türkiye’nin bu şartları karşılayıp karşılamadığını izlemek için üç yıllık denetim mekanizması ihdas etmiştir. Denetim mekanizması çerçevesinde 2009 yılı sonu nihai vade olarak belirlenmiştir. Bu vadenin dolmasına da altı ay kalmıştır.
Aralık 2009’a gidilen süreçte, her yıl olduğu gibi Hükûmetin sonbahar sendromuyla hareket ederek bu konudaki engelleri aşmak ve Avrupa Birliğinin önümüze koyduğu ceza vadesini erteletmek ümidiyle ara formüller arayışına girmesi beklenmektedir. Bunun işaretleri de şimdiden ortaya çıkmaya başlamıştır.
Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü için sürdürülen müzakerelerde kısa vadede ilerleme sağlanması mümkün görülmemektedir. Ancak burada Türkiye’yi bir tehlike beklemektedir. “Kıbrıs sorununun Avrupa Birliği müktesebatına uygun çözümü” adı altında bir çerçeve anlaşması hazırlanarak Türkiye’ye dayatmada bulunulması ihtimal dışı sayılmayacaktır. Bu çerçevede Kıbrıs sorununun çözümünün ana parametrelerini Rumların lehine belirleyecek bir çerçeve anlaşmasının yıl sonuna doğru Türkiye'nin önüne getirilmesinin öngörüldüğü, bu amaçla bir çalışma yürütüldüğüne ilişkin bilgiler bulunmaktadır. Bu çerçeve anlaşmasının kabulü karşılığında Türkiye'nin limanlarını açması, bu şekilde Avrupa Birliği sürecinin ölüme terk edilmesinin önlenmesinin planlandığı tahmin edilmektedir.
Bunun yanı sıra, yıl sonunda karşılaşılacak çıkmazı aşma yolu arayışlarının Avrupa Birliğinin din ve vicdan özgürlüğü alanındaki taleplerinin karşılanmasına yönlendirilmesi de diğer bir ihtimal olarak karşımızdadır. Avrupa Birliğinin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn’in Heybeliada Ruhban Okulunun açılması ve Fener Rum Patriğinin ekümenlik sıfatının tanınması konusundaki son beyanları ve Sayın Başbakan ile Avrupa Birliğinden sorumlu Sayın Devlet Bakanının buna gösterdiği olumlu tepkiler bu bakımdan anlamlı olmuştur.
Sayın Başbakan Erdoğan’ın, geçtiğimiz 11 Haziran günü bir televizyon kanalında verdiği mülakattaki Ruhban Okulunun açılması konusunun tartışılabileceği, 1972 yılına kadar açık olan bu Okulun yeniden eğitime başlamasının çok da önemli bir konu olmadığı yolundaki beyanlar, üzerinde dikkatle durulması gereken sözlerdir. Aynı yaklaşımın Rum Ortodoks Patriğinin ekümenlik statüsünün tanınması konusunda da sergilenmesi bu bakımdan çok iyi değerlendirilmelidir.
Lozan Anlaşması’na göre Patrikhanenin Sen Sinod Meclisi üyelerinin Türk vatandaşı olması gerektiğini söyleyen Sayın Başbakan, Patriğin bu Meclise Türk vatandaşı olmayan üyeler atamasına göz yumduklarını yine kendi sözleriyle itiraf etmiştir. Lozan Anlaşması’na aykırı olarak Türk vatandaşı olmayan metropolitlerin atanmasına ses çıkarmadıklarını bizzat kendisi söyleyen Sayın Başbakan, bu konuda Patriğe hile yolunu da gösterdiklerini ve bunların Türk vatandaşlığına geçme başvurusu yapmalarını önerdiklerini açıklayarak Lozan Anlaşması’nın Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının eliyle delindiğini ikrar etmekten çekinmemiştir.
Sayın Başbakanın sözleri Avrupa Birliğinden sorumlu Sayın Bakanın, Heybeliada Ruhban Okulunun Avrupa istediği için değil, insan hakları sorunu olarak açılması gerektiği yönündeki beyanlarıyla birlikte ele alındığında AKP Hükûmeti, Türk kamuoyunun tepkisini yumuşatacak bir zemin hazırlayarak bu iki konudaki AB dayatmasının gereğini yapma hazırlığı içinde olduğu izlenimini uyandırmıştır.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bazılarının çıpa, bazılarının sopa, bazılarının da meşruiyet sigortası olarak gördüğü Avrupa Birliğiyle ilişkiler bugüne kadar özetlemeye çalıştığım böyle bir sakat zeminde yürütülegelmiştir. Bu süreçte gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklendiğinden bundan sonra bunun düzgün durması ve ütü tutması beklenmeyecektir.
Böyle bir sanal süreçte Türkiye'nin etkinliğini artırmak amacıyla çıkarılacak olan bu yasanın süreçten kaynaklanan sakatlıklar nedeniyle, bu amaca ne ölçüde hizmet edebileceğine ilişkin tereddütlerimiz saklı kalmak kaydıyla yasanın hayırlı olmasını diliyor, hepinizi saygılarımla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
71 konuşma daha · 24 Haziran 2009