İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 14. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Türkiye cumhuriyeti hükümeti ve suriye arap cumhuriyeti hükümeti arasında yükseköğretim alanında işbirliği anlaşmasının onaylanması hakkında (s.s.564)

Akın Birdal

Diyarbakır Milletvekili ·

Genel Kurul, 14. Birleşim · 5. yasama yılı · 3 Kasım 2010 · 1.473 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma

Kaynak göster

Akın Birdal, 3 Kasım 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 14. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ VE SURİYE ARAP CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ARASINDA YÜKSEKÖĞRETİM ALANINDA İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASININ ONAYLANMASI HAKKINDA (S.S.564)); konuşma 1.473 kelime.

Akın Birdal (Diyarbakır). “Türkiye cumhuriyeti hükümeti ve suriye arap cumhuriyeti hükümeti arasında yükseköğretim alanında işbirliği anlaşmasının onaylanması hakkında (s.s.564)”. TBMM Genel Kurulu, 14. Birleşim tutanağı, 3 Kasım 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/akin-birdal-23-2010-11-03-turkiye-cumhuriyeti-hukumeti-ve-suriye-arap-cumhuriyeti-hukumeti-arasi (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA AKIN BİRDAL (Diyarbakır)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 539 sıra sayılı, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Nükleer Bir Kazanın Erken Bildirimine ve Nükleer Tesisler Hakkında Bilgi Değişimine Dair Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Yasa Tasarısı üzerine Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlarım.

Tasarının adından da anlaşılacağı üzere, ülkelerde olası bir kazanın sonuçlarını önlemek amacıyla böyle bir anlaşma imzalanmıştır. Yine, tasarının gerekçesinden öğrendiğimiz kadarıyla, Romanya, Ukrayna ve Bulgaristan ile benzer anlaşmalar imzalanmış ve onaylanmıştır.

1986 yılında yaşanan Çernobil Nükleer Santrali kazasından sonra Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, Nükleer Kazaların Erken Bildirimi Sözleşmesi hazırlamıştır. Bu sözleşme ülkemizce de 28 Eylül 1986 tarihinde imzalanmıştır. Bu sözleşme gereği diğer ülkelerle imzalanan anlaşmalar gibi Rusya ile de bir anlaşma yapılmıştır. Üzerinde konuştuğumuz anlaşma bu anlaşmadır.

Anlaşmanın kendisinden önce Çernobil felaketinden söz etmek istiyorum. O güne değin tarihin gördüğü en büyük nükleer kazadır Çernobil. Binlerce kişi ölmüş, yüz binlerce kişinin geleceği etkilenmiş, onlarca ülke yıllarca sürecek nükleer atıkla yaşamak zorunda bırakılmıştır. Etkilenen ülkelerden biri de Türkiye’dir. Özellikle Karadeniz Bölgesi bu etkinin en çok duyumsandığı bölgemiz olmuştur. Deniz ve denizde yaşayan canlılar radyasyona bulanmıştır. Tarım toprakları ve ürünler radyasyondan etkilenmiştir. Erken doğumlar, sakat doğumlar çoğalmıştır. Yıllar içinde kanserli hasta sayısı ve kanserden yaşamını yitirenler artmıştır ve burada da, bu yolda yaşamını yitiren Kâzım Koyuncu’yu saygıyla Genel Kurulda anmak istiyorum.

Peki, bu durumu engellemek üzere herhangi bir önlem alınmış mıdır? Ne yazık ki bunun yanıtını vermekte güçlük çekiliyor. Dönemin Devlet Bakanı, Sanayi Bakanı ellerinde çay bardaklarıyla gazete manşetlerinde yer almışlardır. TAEK Başkanı ülkemizin bu kazada etkilenmediğini savunmuştur. Kaza nedeniyle yayılan radyasyondan etkilenen çayların normal ürün ile karıştırılıp tüketime sunulduğu ise yıllarca sonra açığa çıkmıştır. Tüketilemeyen çayların gömüldüğü, böylelikle yıllarca sürecek toprak kirliliğine neden olduğu da daha sonra öğrenilmiş ve açığa çıkmıştır. Radyasyonlu balıklar hiçbir şey olmamışçasına satılmıştır ve kanser yaygınlaşmıştır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yirmi dört yıl önce yaşanmış bir kazadan söz etmekteyiz. Hükûmet ve Başbakan referandum sürecinde hesaplaşmadan sıkça söz etti. Peki, bu kazanın sonuçlarını saklayan, gerekli ve yeterli önlem almayanlarla da hesaplaşmak gerekmiyor muydu? Önlem alınmadığı gibi, hiçbir şey olmamışçasına davrananlara sessiz mi kalmak gerekirdi? Hâlâ etkisini sürdüren bir kazadan söz ediyoruz. Dönemin yetkilileri sessiz kaldılar. Ne yazık ki şimdiki siyasi iktidar da sesini bu konuda çıkarmamaktadır. Sesini çıkarmadığı gibi, nükleer santral kurmanın hazırlıklarını yapmaktadır. Anlaşmalarını imzalıyor; bütün kamuoyu, bilim insanları, sendikalar, meslek odaları karşı çıkıyor, siyasi iktidar hiçbirini dikkate almıyor. Mersin Akkuyu’ya nükleer santral kuruyor, yani kazaya yine davetiye çıkarıyor.

Nükleer santrallerin güvensiz olduğu, atıkların saklanmasının büyük sorun olduğu bütün dünyaca kabul edilmektedir. Çoğu ülke nükleer santral kurmaktan vazgeçmiş, kurmuş olduklarını kapatmaya çalışmaktadır. Biz ise tam tersini yapmakta ısrar ediyoruz; dünyanın, aklın, bilimin kaçtığına kucak açıyoruz.

Nükleer kazalar, giderilmesi olanaksız kayıplara yol açmaktadır. Gelecekte bu santralde bir kaza olursa, atıkların saklanmasında bir sorun olursa bu imzaladığımız anlaşmanın bir hükmü olmayacaktır. Bunun sorumluluğunu kim taşıyacaktır? Karamsar bir tablo çizdiğimiz, geleceğe ilişkin kehanette bulunduğumuz söylenebilir. Oysa bu bir gerçekliktir.

Böyle bir anlaşmayı desteklemek, güvenmek için öncelikle Türkiye Atom Enerjisi Kurumunun 1986 ve daha sonrası için Karadeniz Bölgesi’nin radyasyon ölçümlerini açıklamasını isterdik. Sağlık Bakanlığının kanserli hasta ve ölüm istatistiklerini tutmasını ve açıklamasını beklerdik. Televizyona çıkıp -elinde çay bardağı- radyasyon tehlikesinin olmadığını söyleyen devlet adamlarının da sorgulanmasını umardık. Bunlar olmadığından karamsarlık elbette ki sürebilir.

Konuşmamın başında Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının hazırladığı ve ülkemizin de imzaladığı sözleşmeden söz etmiştik. Sözleşmenin imza tarihi 1986 yılıdır ama bu tarihten sonra, Çernobil kazasından sonra Karadeniz kıyılarında yüzlerce varile rastlanmıştır. Yapılan incelemelerde ne olduğu, kimin olduğu bilinmeyen varillerde radyasyonlu madde saklandığı ortaya çıkmıştır. Artvin’den Sinop’a, Kırklareli’ne kadar olan kıyı şeridi âdeta nükleer çöplük hâline dönüşmüştür. Ne anlaşma ne sözleşme ne imzalar, bunu önleyememiştir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bilimin bize gösterdiği nükleer kazadan korunmanın bir tek yolu vardır, o da nükleer santraller kurmaktan vazgeçmektir. Nükleer santral nükleer kazaya davetiye çıkarmaktadır. Nükleer santral yüzlerce yıl sürecek nükleer atık sorununa davetiye çıkarmaktadır, ülkemizin geleceğini büyük bir tehdit altında bırakmaktadır. Eğer radyasyonlu balık yemek istemiyorsak, radyasyonlu çay içmek istemiyorsak, yurttaşlarımızın kanser tehlikesi altında yaşamasını istemiyorsak ve çocuklarımız sağlıklı doğsun, sağlıklı büyüsün istiyorsak nükleer santral kurmaktan vazgeçmeliyiz.

Şimdi bu peş peşe getirilecek iki yasada iki önemli nokta dikkat çekmektedir. Birinci nokta, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımı vurgusu, ikincisi ise Akkuyu’da yapılacak olan nükleer santralden söz edilmesidir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlı kullanılacak olması, çekirdeğin parçalanmasıyla tartışılmaya başlanılan bir konudur ama yaşananlar bize nükleer enerjinin sadece barışçıl amaçla kullanılmadığını göstermektedir. 1945’te ABD’nin savaşı bitirmek gerekçesiyle Japonya’nın 2 kentine atom bombası atması bunun başlangıcını oluşturmuştur. Savaşın bitimi için atom bombasını kullanmaya gerek olmadığı ise çok sonraları ortaya çıkmış ve insanlığın vicdanında mahkûm edilmiştir.

Nükleer santrallerin salt enerji üretmediği, nükleer silah da ürettiği bilinen bir gerçektir. Soğuk savaş döneminde sürdürülen silahlanma yarışı bugün nükleer silaha ve enerjiye sahip olma üzerinden sürdürülmektedir. İran’a, Kuzey Kore’ye bu nedenle yaptırım uygulanmaya çalışılmaktadır. İran ve Kuzey Kore’nin sahip olduğu nükleer enerji santrallerinin aslında nükleer silah üretiminde kullanıldığı söylenmektedir ancak bu savı ileri sürenlerin kendilerinin de nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanmadıkları bilinmektedir. O nedenle İran’a ya da Kuzey Kore’ye yaptırım uygulanması meşru ve haklı bir girişim olarak da bu nedenle karşılanmamaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; çeşitli ülkelerin ülkemizde nükleer santral kurmak istedikleri bilinmektedir. Geçmişte yürüttükleri lobi faaliyetleri basına yansımış ve bu nedenle de ihaleler iptal edilmiştir. 12 Mayıs 2010 tarihinde, Türkiye ile Rusya arasında, Mersin Akkuyu’da yapılacak olan ve 4.800 megavat gücünde dört nükleer reaktörden oluşan nükleer santral yapımı için devletler arası bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre sermayenin tamamı Rusya’ya ait olan birkaç şirketçe yapılacak olan bu santrallerin bedeli 20 milyar dolardır ve yedi yıl içinde yapımı tamamlanacaktır. Oysa başta bilim insanları olmak üzere, meslek odaları, sivil toplum kuruluşları, santralin kurulacağı Akkuyu halkı bu santrale karşı çıkmakta, ülke için hiçbir yararının olmayacağını, aksine çok fazla olumsuz etki yaratacağını açıklamışlar ve söylemişlerdir.

Bu olumsuzluklar şunlardır sayın milletvekilleri:

Nükleer santralden enerji üretilirken her yıl tonlarca radyoaktif atık üretilir. Yüz binlerce yıl radyasyon yaymaya devam eden bu atıkların nasıl saklanması gerektiğini hiçbir ülke bugüne değin bulabilmiş değildir. Bu nedenle nükleer enerji en kirletici, insan yaşamını ve doğayı en fazla tehdit eden enerji üretim biçimidir. Kazalardan, atıklardan ve normal işleyişten yayılan radyasyon, kanserin, doğumsal anormalliklerin ve başka sağlık sorunlarının en önemli nedenidir. Yaşanan kazaların sonuçları kuşaklar boyunca sürer ve geriye de dönüşü ne yazık ki yoktur.

Nükleer enerji son derece pahalı bir yatırımdır. ABD’de 1.000 megavat büyüklüğünde bir santral en az 7 milyar dolara mal olmaktadır. Bu yatırım maliyeti kazaları önleyecek güvenlik önlemleri nedeniyle giderek de artmaktadır. Ancak, Hükûmetin yaptığı son anlaşmaya göre Rusya 1.000 megavatlık santrali yaklaşık 4 milyar dolara mal edecektir. Bu düşük fiyat güvenliksiz bir teknolojinin kullanılacağını akla getirmektedir.

Türkiye Rusya’ya on beş yıl boyunca kilovatsaat başına 12,35 sent ödeyecektir. Avrupa’da bu fiyat 6 ila 7 senttir. Türkiye Rusya’ya petrolde yüzde 66, doğal gazda yüzde 33 oranında bağımlıdır. Nükleer enerjiyle bu bağımlılık yüzde 10 daha artarak yaklaşık yüzde 80 civarına çıkacaktır. Böylece, enerjide tek ülkeye tamamen bağımlı hâle gelinmektedir.

Yine başka bir olumsuzluk, nükleer enerji nükleer silahlanmanın ilk adımıdır. Çoğu ülke için nükleer santrale sahip olmak nükleer silahlara sahip olmanın bir parçasıdır. Bu anlamda nükleer enerji barış politikalarına da aykırıdır.

Nükleer santralin yapılmak istendiği Mersin Akkuyu için alınan yer lisansı üzerinden tam otuz beş yıl geçmiştir. Lisansı verenlerden Profesör Doktor Tolga Yarman artık bu lisansın geçersiz olduğunu, yeniden güncellenerek bugünkü teknolojik ölçümler ve koşullara göre yenilenmesi gerektiğini belirtmektedir.

Ayrıca, santralde soğutma suyu olarak kullanılacak Akdeniz suyunun sıcaklığının uygun olmamasının yanı sıra bölgedeki balıkçılık, tarım ve turizm potansiyelinin olumsuz etkilenecek olması gibi nedenlerle de Akkuyu uygun bir yer değildir.

Nükleer santral gibi tehlikeli ve pahalı bir yatırım ihalesiz, rekabetsiz, şartnamesiz bir şekilde yaptırılamaz. Hükûmetin şu anki uygulaması her türlü yargı denetiminden de teknik denetimden de kaçmak anlamına gelmektedir. Yapılan anlaşmanın kapalı kapılar ardında yapılması, ihale ve yargı süreçlerinden kaçırılması, anlaşmanın içeriğinin belli olmaması, toplumdaki ve yöredeki nükleer karşıtlığının dikkate alınmaması nedeniyle, bu anlaşma her şeyden önce demokrasiye aykırıdır. Bu anlaşma, yapılış biçimi ve içeriğiyle de antidemokratiktir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; geçtiğimiz dönemde bir Meclis araştırması önergesi verdik. Bu önergeyle, Türkiye’ye nükleer enerji ve nükleer santralin gerekip gerekmediğinin açığa çıkarılması ile nükleer santral kurulması durumunda ne gibi zarar ve kayıplarla karşılaşılacağının araştırılmasını istemiştik. Önergemiz, ne yazık ki gündemde sırasını beklemektedir. Oysa önergede belirttiğimiz ve burada, konuşmamda da dile getirdiğim sorunların yanıtlanması gerekmektedir. Bu yanıtlar verilmeden bir nükleer santralin yapımının başlanmasını, sözleşmeler, anlaşmalar imzalanmasını biz doğru bulmamaktayız.

Meslek odalarının görüşleri dikkate alınmamıştır, bilim insanlarının uyarıları dikkate alınmamıştır, santralin yapılacağı yerde yaşayan halkın görüşleri önemsenmemiştir ve her alanda “Ben yaptım, oldu.” anlayışı burada da sürdürülmüştür.

Siyasi iktidar uzun zamandır sürdürdüğü yine “Ben bilirim, ben yaparım.” tavrını bu konuda da ısrarla sürdürmektedir. Oysa nükleer santral yapımı basit bir ticari anlaşma değildir, çok yönlü, uluslararası ilişkileri doğrudan etkileyen bir nitelik taşımaktadır. Söz konusu olan, bütün bir ülkenin geleceğidir; söz konusu olan, bütün bir toplumun ve halkın geleceğidir. Enine boyuna tartışılmayan, konuşulmayan, gizlenen anlaşmaların sonuçlarının da ağır olacağı bilinmektedir.O nedenle, bütün bunlar dikkate alınarak, yeniden, yapılan anlaşmanın ve de yapılacakların gözden geçirilmesini umuyor, hepinizi yeniden saygıyla selamlıyorum.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

18 konuşma daha · 3 Kasım 2010

18 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook