Türkiye cumhuriyeti ile italya cumhuriyeti hükümeti arasında türkiye'de bur türk - italyan üniversitesinin kurulmasına dair anlaşmanın onaylanması hakkında (s.s.416)
Mersin Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 25. Birleşim · 4. yasama yılı · 2 Aralık 2009 · 1.909 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Ali Rıza Öztürk (CHP), 2 Aralık 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 25. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ İLE İTALYA CUMHURİYETİ HÜKÜMETİ ARASINDA TÜRKİYE'DE BUR TÜRK - İTALYAN ÜNİVERSİTESİNİN KURULMASINA DAİR ANLAŞMANIN ONAYLANMASI HAKKINDA (S.S.416)); konuşma 1.909 kelime.
Ali Rıza Öztürk (CHP, Mersin). “Türkiye cumhuriyeti ile italya cumhuriyeti hükümeti arasında türkiye'de bur türk - italyan üniversitesinin kurulmasına dair anlaşmanın onaylanması hakkında (s.s.416)”. TBMM Genel Kurulu, 25. Birleşim tutanağı, 2 Aralık 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ali-riza-ozturk-23-2009-12-02-turkiye-cumhuriyeti-ile-italya-cumhuriyeti-hukumeti-arasinda-turkiye-d (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA ALİ RIZA ÖZTÜRK (Mersin)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan 416 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile İtalya Cumhuriyeti Hükümeti Arasında Türkiye’de Bir Türk-İtalyan Üniversitesinin Kurulmasına Dair Uluslararası Anlaşma üzerinde Cumhuriyet Halk Partisi adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla yürekten selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, bu görüşmeme başlamadan önce, konuyla ilgili görüşlerime başlamadan önce içinde bulunduğumuz bir tespiti sizlerle paylaşmak istiyorum.
Gerçekten, son günlerde, ülkemizde, yasanın, hukukun dışına çıkılarak, hukuka uygunmuş gibi gösterilen böylesine korkulu bir dönem daha yaşanmadı. Hatta açıkça hukuka karşı olan, olağanüstü hukuksuzların egemen olduğu askerî yönetimler döneminde bile -“Döneminde bile.” diyorum- bu kadar korkulu günler yaşanmadı.
(x) 416 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Özgür iletişim, özgür basın, özgür meslek kuruluşları, özgür üniversite yoksa, özgür toplumsal muhalefet yoksa, toplum sindirilmişse demokrasi olmaz. Hukuk olmazsa, hukukun güvenliği olmazsa, hukuk korunmazsa demokrasi olmaz. Çünkü, demokrasi mücadelesinin özü hukuk mücadelesidir.
Bir ülkede hoşlanmadığınız insanların özel yaşamlarına müdahale ederseniz, size karşı gördüğünüz insanların özel yaşamlarını ihlal ederseniz, kendinizden görmediğiniz insanların telefonlarını dinlerseniz, telefonu uygar, çağdaşlığa hizmet eden bir araç olmaktan çıkarır insanlara zulüm aracı hâline getirirseniz demokraside bir zafiyet var demektir. Demokrasiyi, bu kelimeyi çok ağzımıza almakla savunmuş olmayız, bunun gerçekten kurum ve kuralları vardır.
Bir ülkede gerçekten rejimin nasıl işlediğini görmek için üniversitelere bakmak lazım, özgür sivil toplum örgütlerine bakmak lazım, basına bakmak lazım, basında yer alan manşetlere bakmak lazım.
“Türkçeyi öğreniyor.” Bu manşet. Yine, bir başka manşet: “Silivri’de arsa savaşı.”
Bakın arkadaşlar, bunlar, bugün Türkiye’deki basındaki manşetler. “Silivri’de arsa savaşı.” Emekli öğretmen 500 bin TL’lik üç arsayı hissedarıyla ve vekâletiyle almış. Bu, manşet. Devam ediyoruz: “Münevver’in Son Günü”, manşet, Türkiye’de. Devam ediyoruz: “Yeni Kurban Bekliyor”, bu da manşet değerli arkadaşlarım. Başka bir gazetemizin –bunlar Türkiye'nin çok ciddi gazeteleri- manşeti: “Cinayet Hazırlığı Sabah Başladı” Başka bir manşet: “‘Soykırım oldu’ ev ödevi” Başka bir manşet: Daha yeni “Sesi İşitince Ne Hissettim.” Adalet Bakanının mağduriyeti. Yani, bu ülkede adaleti korumakla görevli Bakan mağdur hâle getirilmiş; sanki onun telefonu dinlenmiş, “Ben, ne işittim?” Devam ediyoruz: “4 ayakkabıya 21 yıl hapis”, manşet. Yine bir manşet değerli arkadaşlarım: “Beş kişiyi öldürdü, ‘özür dilerim’ dedi.”
Değerli arkadaşlarım, sevgili milletvekilleri; bunları neden söyledim: Bir basında gerçekten beşinci, altıncı sırada yer alması gereken, son sayfalarda, orta sayfalarda yer alması gereken haberler Türkiye'nin çok ciddi gazetelerinin manşetini süslüyorsa eğer, öncelikle bundan rahatsız olması gereken insanlar -bu partide- muhalefet partisinin milletvekilleri değildir, iktidar partisinin milletvekilleri rahatsız olmalıdır. Bu ülkeyi demokratik hukuk kuralları içerisinde yönettiğini iddia eden siyasi iktidarlar bundan rahatsız olmalıdır. Çünkü, bu kürsüde özellikle benim hukukun üstünlüğüne vurgu yapmamdaki temel olay budur.
Gerçekten, demokratik hukuk devletini kurmak, tüm kurum ve kurallarıyla bunu yaşatmak hepimizin görevi. Bugün iktidar olan parti yarın pekâlâ muhalefet olabilir. Nitekim burada, bugün bakanlık koltuğunda oturan arkadaşlarımızın, bu kürsüden geçmiş dönemde söyledikleri laflar var ama şimdi öyle anlaşılıyor ki bu arkadaşlarımız bu Hükûmette bakan. Bu şunu gösteriyor: Demek ki muhalefet sıralarında oturanlar yarın iktidar sıralarında oturabilirler.
ENGİN ALTAY (Sinop)Kesin!
ALİ RIZA ÖZTÜRK (Devamla)Ama muhalefet sırasında söylediğiniz sözleri iktidara geçtiğiniz zaman unutursanız eğer, biz demokrasinin güvenliğini sağlayamayız arkadaşlar. Benim söylemek istediğim konu budur. Kimseyi suçlamak için söylemedim.
Bakın, “Değerli arkadaşlarım, herkesin birbirinden korktuğu, şüphe ettiği, acaba ihbara mı uğrayacağım falan diye düşünebileceği bir sürecin başlaması endişesini taşıyoruz. Bu, ancak sosyalist ülkelerde olabilir. Şu tasarıyı okuyunca Lenin'in bir sözünü hatırladım. Lenin şöyle demişti: ‘Hiçbir komünistin özel hayatı olamaz.’
Şimdi, arkadaşlarımı tenzih ediyorum, böyle bir şey söylemeleri mümkün değil, bu tasarıyı hazırlayanların kafalarından da böyle bir şey geçtiğini düşünemem; ama, şu tasarı, hal lisanıyla, hiçbir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının özel hayatı yoktur mu demek istiyor acaba?” Bunu söyleyen Mehmet Ali Şahin. Türkiye Büyük Millet Meclisinin 41’inci birleşiminde söylemiş. Tek farkı o zaman muhalefet partisinin milletvekiliydi, Fazilet Partisinin.
Yine bugün bakanlık koltuğunda oturan, bakın çok değerli bir siyaset adamının söylediği laflar: “Hepimize düşen iş, hukukun içinde kalmak ve ona saygılı olmaktır. Herkesin ama herkesin görevi, en başta da hukuk adamlarının görevi, hukuku sağlamaktır, huzuru sağlamaktır. Devlet adına yetki kullanan, hukuksuzluğun, huzursuzluğun faili olamaz, kaynağı olamaz, tarafı olamaz; velev ki, bu, DGM Savcısı olsa bile.
Millet iradesi karşısında, bir kısım görevliler ‘Ali kıran baş kesen’ olamaz, ‘Ali kıran baş kesen’ edasıyla çalım atacaksa, bu ülkede hukukun üstünlüğü nasıl sağlanacaktır?
Bu memlekette, siyaset, hukukun teminatı altında değil de, bir görevlinin, giyotinden daha keskin ve daha acımasız iki dudağının arasında sıkışıp kalacaksa ya da bu memlekete siyaset yoluyla hizmet edenler, hizmet etmek isteyenler, bayramlık gömleğiyle idamlık gömleğini bir arada, pijamalarını yıl 12 ay, sene 365 gün çıkarmadan yatıp kalkacaksa, hukuk devleti nerede kalacak, demokrasi nerede kalacak, muasır medeniyet nerede kalacak ve ona kim inanacak?” Bunlar da değerli arkadaşlarım, 20 Ekim 1999 günü bu kürsüden Sayın Cemil Çiçek’in söylediği laflar. Bunlar güzel laflar ama o zaman, işte, muhalefetteyken söylenilmiş.
Şimdi, benim beklediğim şudur: O dönemde bu lafları söyleyenler, bugün iktidar gücünü, kamu gücünü kullanma yetkisini mademki ellerine aldılar, bunu da doğru bir şekilde kullanmaları gerekiyor değerli arkadaşlarım.
Burada bunları yaparken, demokraside iktidarın, güçlü, gerçekten kamu yetkisini doğru bir şekilde kullanabilmesi için, muhalefetin de, kendisine karşı eleştiri yönelten güçlerin de hakkını koruması gerektiğini söyledim. Bu, başta bu Millet Meclisi kürsüsünde olmalıdır. Eğer bu Millet Meclisinde biz gerçekten Millet Meclisine saygı duyuyorsak, ikide bir söylediğimiz gibi irade kayıtsız ve şartsız milletin ise o zaman bu milletin vekillerinin hak ve hukukunun korunması gerekiyor, bunlara saygı duyulması gerekiyor ve milletvekillerinin hak ve hukukunun korunması görevi, öncelikle ve özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanınındır değerli arkadaşlarım. Bunu neden söylüyorum? Yasama organı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin yürütmeyi denetlemek için var olmasına rağmen, artık öyle bir sürece girilmiştir ki kendisi yürütme organı tarafından yönlendirilir hâle gelmiştir. Milletvekillerinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Meclis İç Tüzüğü’yle güvence altına alınan soru sorma ve denetleme hakkı bugün ihlal edilmektedir. Özellikle, belki iktidar partisi milletvekili arkadaşlarımız bu yolları -iktidarda olmaları nedeniyle- kullanmıyorlar, bunu anlıyorum ama değerli arkadaşlarım, bir milletvekilinin, Anayasa’dan ve Meclis İç Tüzüğü’nden kaynaklanan soru sorma hakkının çok genel geçer ifadelerle, soyut, afaki nedenlerle Meclis Başkanı tarafından geri gönderilmesini savunmamız mümkün mü? Ve aynı şekilde, Meclis Başkanlığı duvarını aşan önergelerin olduğunu düşündüğünüzde bakanlıklardan geri geliyor ve bakanlar, gerçekten, değerli arkadaşlarım, bunlara, sorulara doğru yanıt vermiyor. Bunu şöyle okuyorum: Sayın bakanların soru önergelerine yanıt vermemesini, ben, açıkça, şahsıma veya milletvekillerinin bireysel olarak şahıslarına yönelik bir davranış olarak algılamıyorum, doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine saygı duymamanın bir tezahürü olarak kabul ediyorum. Ben, çok açık bir soru soruyorum; örnek vereyim, çok elimizde.
Buradan, değerli arkadaşlarım, sayın bakanların -tabir yerindeyse, beni bağışlayın- bizi adam yerine koymamak, bizi gerçekten anlamayan adamlar yerine koyarak verdikleri yanıtları buradan eklesek, Mersin’e kadar, Silifke’ye kadar köprü olur. Bunu anlamak mümkün değil. Bugün gerçekten bakana açık ve net soru soruyoruz; bakan bize Anayasa maddelerini yazıyor, Meclis İç Tüzüğü’ndeki maddeleri yazıyor, kanun maddelerini yazıyor. Hemen somut bir örnek vermek istiyorum: Basında demeçler çıktı, Maliye Bakanlığından açıklama yapıldı, denildi ki Doğan grubuna yönelik cezalarla ilgili “Evet, sadece Doğan grubuna ceza yazılmadı, başka medya sektörlerine de ceza yazılmıştır. Dolayısıyla başka holdinglere de inceleme yapılmıştır” denildi basında. Bunun üzerine ben sordum: Hangi medya sektörüne, hangi holdinglere ceza yazılmıştır? Soru çok basit. Bu, doğru mudur? Doğruysa, hangileridir?
Değerli arkadaşlarım, Maliye Bakanı, üç sayfa, dört sayfa yazmış, neler anlatmış bana; Gelir İdaresinin görevlerini anlatıyor, Gelir İdaresine personelin nasıl alındığını anlatıyor ve denetmenlerin de sınavlarla alındığını anlatıyor.
Değerli arkadaşlarım, çok üzülüyorum, bu, bir milletvekiline yapılabilecek en büyük saygısızlıktır. Ben onu sormadım, ben çok somut bir soru sordum. Başka sektörlere inceleme yaptınız mı, yapmadınız mı? Cevap çok basit. Evet yaptık, şu veya yapmadık. Bitti gitti, o kadar. Burada kalkıp da, kanun maddelerini hele hele bir hukukçuya yazmak, göndermek, değerli arkadaşlar, bu kabul edilemez.
Bunları niye anlatıyorum? Özellikle iktidar partisi milletvekili arkadaşlarım ve grup başkan vekili arkadaşlarım, lütfen bakanları bu konuda ikaz edin. Milletvekillerinin soru önergelerine doğru yanıt verdikleri zaman değerlerinden bir şey kaybetmezler. Aksine demokrasinin gelişmesine, yücelmesine, büyümesine katkıda bulunmuş olurlar. Bunlar aslında gerçekten bu Meclisin aşması gereken çok ciddi sorunlar.
Sayın Meclis Başkanının da -bundan sonra istiyorum ve diliyorum ki- çok uydurma gerekçelerle bu soru önergelerinin Meclis İç Tüzüğü’ne uygun olup olmadığı yönündeki soyut değerlendirmelerle reddetmesini ben önergelerin reddine bahane olarak aldığını düşünüyorum. Ben soru sordum, “Hangi kriterlere göre reddediyorsunuz?” Bakın verilen cevap çok daha acı: “Kanunlar Kararlar Genel Müdürlüğündeki uzman elemanlarımız inceliyor.” dedi. Yani uzman elemanlar milletvekillerinin yasama faaliyetinden doğan yetkilerini kullanıp kullanmamasında bir yerde kısıtlayıcı rol oynuyorlar demektir bunun anlamı. Bunu içimize sindirebilir miyiz değerli arkadaşlarım?
Bugün bu Parlamentonun gerçekten saygınlığını korumak istiyorsak kayıtsız ve şartsız millî egemenlik halkındır demekle olmaz. Millî egemenlik iradesinin tecelli ettiği bu Mecliste muhalefet partisiyle iktidar partisinin tüm milletvekillerinin hakkının ve hukukunun gerçekten gerçekleşmesini savunmaktır. Başkalarının hakkını çiğneyerek kendinizin üstün olduğunu ispatlayamazsınız.
Değerli arkadaşlarım, bu üniversitelerle ilgili tabii ki çok tartışmalar var. Üniversitelerin sorunu aslında sadece kat sayı arasındaki farklılıkların giderilip giderilmemesi değildir. “Üniversitelerde bugün” denildiği zaman bu kürsüde ya türbanı tartıştık veya üniversitelerdeki kat sayıları tartıştık. Şahsen benim görev yaptığım bu Mecliste 22 Temmuz 2007’den bu yana üniversitelerin gerçekten can alıcı sorunlarını tartışmadık. Üniversitelerin sorunu bazı genç kızlarımızın türbanla girip girmemesine indirgenemez veya kat sayı probleminin ortadan kalkıp kalkmaması değildir. Yani bugün kat sayı sorunu çözüldüğü zaman üniversitelerin sorunu ortadan kalkmış mı oluyor? Üniversitelerin çok ciddi sorunları var. Bakın Sayın Cumhurbaşkanımız diyor ki rektör atamalarıyla ilgili: “Ben rektör seçme yetkisini devretmeye hazırım.” Sevgili Cumhurbaşkanım, eğer siz gerçekten bu yetkiden rahatsızsanız, o zaman yetkiyi, geçmiş dönemlerde kendinizin eleştirdiği bir uygulamayı aynen devam ettirircesine niye kullanıyorsunuz? Bugün, üniversitelerde en fazla oy alan adam rektör atanmıyor, en altta dokuz oy alan adam rektör atanıyor. Peki, siz dün bu uygulamaya karşı çıkmıştınız, savunmamıştınız. Peki, bu uygulamayı bugün siz devam ettirirseniz, ben sizin geçmişte gerçekten o savunduğunuz düşüncenin samimi olup olmadığını nereden bileceğim. Eğer benim bu kürsüden söylediklerim, yarın iktidar partisinin milletvekili olarak söylediklerimi tutmuyor ise muhalefette söylediğim laflar ciddi değildir arkadaşlar, samimi değildir. Benim söylemek istediğim konu budur.
Bugün üniversitelerimizin gerçekten akademik özerkliği denilince sadece 12 Eylül yönetiminin anlayışıyla üniversite kampüslerine özerklik tanımak değildir, sadece üniversite kampüslerinin içerisindeki binalara özerklik tanımak değildir. Üniversite özerkliğinden kastedilen şey, üniversitelerin öncelikle akademik özerkliğidir, mali özerkliğidir, üniversite öğretim üyesi açığının giderilmesidir, üniversitelerin halkla arasındaki kopukluğun giderilmesidir.
Bakın -bu Mecliste de çıkardık- Türkiye'nin dört bir yanında üniversiteler kuruyoruz ama bu üniversitelerin eğitim öğretim sorununu çözemiyoruz, öğretim üyesi açıklarını gideremiyoruz. Dolayısıyla gelişen yerdeki üniversiteler ile gelişmekte olan bölgelerdeki üniversiteler arasında, okuyan gençlerimizin arasında çok ciddi bir şekilde fırsat eşitsizliği doğmaktadır.
Bugün, İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde gelişen üniversitelerde okuyan öğrenciler ile gerçekten gelişmekte olan üniversitelerde okuyan öğrencilerin arasındaki bu eğitimdeki fırsat eşitsizliğini kaldırmaya yönelik tedbirleri bu Meclisin alması lazım.
Üniversite öğretim üyelerinin en azından -demin söylediğim gibi- mali özerkliklerini, idari özerkliklerini savunmak lazım, üniversite özerkliğine yaraşır organik bir idari denetim yapısını kurmak lazım.
Muhalefetteyken hep şikâyet ettik, hep dert yandık -bunu söylerken tabii ki iktidar partisindeki arkadaşlarımızı söylüyorum- ama bugün geldik, sanki bu üniversitelerin sorunları çözülmüş gibi bu üniversitelerin sorunlarıyla ilgilenmemeye başladık.
Değerli arkadaşlarım, öncelikle bu ülkede gerçekten demokrasi hakikaten üniversitelerin güçlü olmasıyla mümkündür. Çünkü üniversitelerimiz toplumun güç kaynağı olan aydınların yetişmesindeki konumları nedeniyle önemlidir. Üniversitelerin toplumun her yönden kalkınması için insan unsuruna yapılan yatırımların yoğunlaştığı ve kaynaklandığı kurumlar olduğu bir gerçektir. Dolayısıyla, üniversitelerin sorunlarının başında gözüken bu bilimsel, akademik özerkliği tanımak lazım. Üniversitelerin kendi kendini yönetir, tüm organlarında kendi kararlarını alabilecek bir yapının oluşturulması lazım. Elbette ki üniversitelerin hâlâ bugün 12 Eylül faşist darbe yönetiminin anlayışıyla yönetilir durumda olmasının, aradan bunca zaman, otuz yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen hâlâ o noktalarda olunmasının demokrasiyi savunan tüm demokrasi güçleri açısından acıklı bir durum olduğunu düşünüyorum değerli arkadaşlarım.
Üniversite kurmak, demin de söylediğim gibi, önemli değil, üniversite kurduğunuz zaman orada yetişecek elemanların da, oradan mezun olacak gençlerimizin de yeni sorunlarla karşılaşmamasını ve onların hiç sorunsuz bir şekilde yaşamlarını sürdürebilir olmasını savunmak lazım.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
46 konuşma daha · 2 Aralık 2009