İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 42. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Tapu kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında (s.s.218)

Ayla Akat Ata

Batman Milletvekili ·

Genel Kurul, 42. Birleşim · 3. yasama yılı · 8 Ocak 2009 · 1.876 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Ayla Akat Ata, 8 Ocak 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TAPU KANUNU İLE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.218)); konuşma 1.876 kelime.

Ayla Akat Ata (Batman). “Tapu kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılması hakkında (s.s.218)”. TBMM Genel Kurulu, 42. Birleşim tutanağı, 8 Ocak 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/ayla-akat-ata-23-2009-01-08-tapu-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-218 (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA AYLA AKAT ATA (Batman)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 218 sıra sayılı Tapu Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’yla ilgili Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini sunmak üzere söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Konuşmama başlamadan önce, İsrail’in Filistin topraklarına gerçekleştirdiği hava ve kara saldırısı sonucunda Gazze’de yaşamını yitiren masum insanların anısı önünde saygıyla eğiliyorum.

Değerli milletvekilleri, bilindiği gibi, insanın tarihini, kimliğini, kültürünü yansıtan ögelerden biri ve en önemlisi yaşadığı coğrafya ve toprak parçasıdır. İnsan yaşamını kolaylaştıran ve kalitesini artıran başta bayındırlık ve iskân olmak üzere kamulaştırma, ulaşım, tarım reformu, belediye hizmetleri gibi taşınmazlara ait bütün yatırımların temelini ise Anayasa’nın teminatı altındaki mülkiyet hakkının tespiti ve kullanılmasına ilişkin devletin sorumluluğu altında yürütülen tapu ve kadastro hizmetleri oluşturmaktadır.

Tasarıyla, tapu ve kadastro hizmetlerinde etkinliğin sağlanması, ülkemiz kadastrosunun en kısa sürede bitirilmesi ve orman kadastrosuna ilişkin karşılaşılan aksaklıkların giderilerek uyumun sağlanması amacıyla tapu ve kadastro mevzuatında bazı teknik değişikliklerin yapıldığı öngörülmektedir.

İnsanoğlu ihtiyaçlarına çözüm ararken, üzerinde yaşadığı doğanın doğal dengesine aykırı düşünce ve kararlara imza atmamalıdır. Hele ki sosyal ve ekonomik yaşamımızın bir parçası olan toprak ve kullanımına ilişkin kararlar söz konusu olduğunda imtina edilmelidir ve bu alanda hizmet veren tapu kadastro çalışmaları için gereken çaba ve özen her zaman gösterilmelidir.

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de büyük gelişme ve değişmeler yaşanmış, küreselleşmenin etkisi başta haberleşmede olmak üzere birçok sektörde kurumsal bazda hissedilmiştir. Harita, kadastro sektöründeki uygulamalı teknolojiyi kullanım üretimde verimliliği ve inceliği artırmıştır. Ancak kamu kurum ve kuruluşlarımızın verimsiz çalışmaya müsait yapılanması yanında, bilişim teknolojilerini ve yazılım üreten ve geliştiren kadrolar oluşturulmadan her kurumun kendince sistem kurması, kurmak istemesi ve bu bağlamda kimi zaman gereksiz teknoloji ürünlerinin alımı ülkede veri karmaşası ve demirbaş ürün çöplüklerinin oluşmasına, korkulan olumsuzlukların derinleşmesine de neden olmuştur. Bu durumda, özellikle kamu kurumlarında verimli, düzenli, disiplinli bir çalışma ve hizmet üretimi için -üniversiteler- uygulayıcı iş birliğini geliştiren alternatifli işletme şartlarının oluşmasına gerek vardır.

Kadastronun temel görevi, araziler üzerindeki fiilî kullanım durumunu hukuki kurallara dayandırmaktır, çalışmaları ise hizmet üretilen faaliyetlerdir. Ancak Türkiye’de kadastro çalışmalarının yavaş ilerlemesinin, idari uygulamalar, sosyoekonomik yapı, orman, mülkiyet anlaşmazlıklarının ortaya çıkması gibi bir çok nedeni bulunmaktadır.

Türkiye kadastrosu, çıkışı itibarıyla çağının ötesinde bir sistem olmayı amaçlamış, ancak bugüne kadar kadastronun ülke genelinde inşası günümüz teknolojisine uygun bir seyir izlememiştir. Tapu sicil müdürlükleri de gerek bilgi sistemlerinin kurulması açısından gerekse de artan iş yükünü taşıyabilecek fiziki mekânlar ve yeterli sayıda nitelikli elemana kavuşturulması yönünden istenen düzeyi yakalayamamıştır.

Bilgi ve verinin etkin bir biçimde kullanılması, geliştirilmesi, insanlığın hizmetine sunulması öncelikli konular arasında yer almaktadır. Mekânsal, konumsal bilginin yönetiminde ve kullanımında coğrafi bilgilerin etkin bir şekilde kullanılmasının önemi ortaya çıkmaktadır.

Kadastro çalışmaları doğa-insan ilişkilerinin düzenlenmesi noktasında temel bir nitelik taşımaktadır. Bu alanda yapılması planlanan çalışmaların mevcut eksiklikleri gideren ve bu çalışmalara bir an önce işlerlik kazandıran özelliğe sahip olması gerekmektedir. Bu nedenle Türkiye, kadastro çalışmalarında dünyadaki gelişmeleri takip ederek kadastrosunu gereken ihtiyaçlar doğrultusunda yenilemeli, ortaya çıkabilecek sorunları günümüzün gereklerine uygun olarak çözme anlayışını esas almalıdır.

Devlet dairelerinde gereksiz şekilde uzayan bürokratik işlemler yaşanan en önemli sorunlardandır. Ancak buradan hareketle kırtasiyecilik işlemlerini azaltmak amacıyla yapılan çalışmalar, çalışanların güvencesiz olarak çalıştırılmalarına ilişkin kaygıları da getirmektedir. Bu durum sosyal devlet anlayışından uzak, özel teşebbüs anlayışına yakın bir yaklaşımın parçası olmanın ötesine gidilmediğini de göstermektedir. Sorunun çözümüne ilişkin çabalar bütünlüklü bir plan dâhilinde yapılmalıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bu zamana kadar orman olarak nitelenecek alanların belirlenmesi, sınırlanabilmesi ve mekânsal düzenlemelere ilişkin çeşitli kanun ve yönetmeliklerle orman kadastrosu çalışmaları yürütülmüştür. Ülkemizde orman kadastro alanlarıyla ilgili olarak 1937 yılında çıkarılan 3116 sayılı Orman Kanunu’na göre orman sınırlarını belirleme çalışmalarının beş yıl içinde bitirileceği belirtilmiştir ancak 20 milyon 703 bin hektar orman alanımızın beşte 1’inin tapu işlemlerinin tamamlandığı bilinmektedir. Geçmişte yapılan orman mülkiyet haritalarının tescile esas nitelikte olmayışı, orman mülkiyet kadastrosunda ortaya çıkan farklılıklar ve sınırlandırmalara ilişkin yapılan itirazlar gibi faktörler de söz konusu durumlarda etkili olmuştur.

Yine 1973 yılında 6831 sayılı Orman Kanunu’nda yapılan değişikliklerle, orman vasfını kaybeden alanların orman rejimi dışına çıkarılması gerçekleşmiştir. 2/B olarak bilinen bu uygulamalar ilerleyen senelerde yapılan değişikliklerle bugüne kadar gelmiştir. İlk olarak 1973 yılından itibaren on yıllık bir zaman için öngörülmüş olan orman sınırı dışına çıkarılması işlemi daha sonra yapılan değişikliklerle süresiz hâle getirilmiştir. Orman köylülerine yerleşim ve tarımsal etkinlikler için yer sağlamak amacıyla belirlenen 2/B uygulamaları günümüzde ise bütçeye önemli bir girdi olarak görülmektedir. Bu alanda kamuoyuna yansıyan tartışmaların devam ediyor olması konunun güncelliğini yitirmemesine imkân sağlamaktadır, yapılan uygulamaların hangi çıkarlara hizmet ettiği ve hangi geçerli ölçütlere dayandırıldığı noktasında tartışmaları ve şüpheleri de beraberinde getirmektedir.

Mülkiyet kavramı insanlık tarihinde insanlığın üretime geçtiği andan itibaren gündeme gelen bir konudur. Ülkemizde mülkiyetin temel yasal dayanağı, Anayasa’mızın 35’inci maddesinde yer alan, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.” hükmüyle tanımlanmıştır. Ancak bugün 2/B alanlarının herkese satılabilir hâle getirilmesi çalışmaları sürdürülürken özellikle başta Karadeniz Bölgesi olmak üzere yüzlerce köyde yapılmakta olan kadastro çalışmalarında yaşanılan ciddi sorunlardan birisi de orman alanları ile tarım ve kültür arazileri arasındaki sınırın belirlenmesinde yaşanmaktadır. Çay bahçelerinin, mısır tarlalarının ve çayır alanlarının orman sınırı olarak çevrildiği, yüzyıllık evlerin bile orman sınırı içinde kaldığı, orman köylüsünün üretimden koparılacağı ve neredeyse kendi topraklarında kiracı konumuna düşürüleceği, orman köylüsünün yüzlerce yıldır yaşadıkları bu topraklardan sürgün konumuna itilecekleri, orman sınırının belirlenmesinde kullanılan harita ve paftalar ile amenajman planlarının gerçeği yansıtmadığı, orman sınırlamasıyla ilgili mevcut kanunların orman köylüsünün aleyhine kullanıldığı, gözlemsel değerlendirmelerin yapıldığı, 25.000 ölçekli haritaların askerî amaçlı ve nitelikte olduğu, dolayısıyla mülkiyete esas veri olarak kullanılamayacağı tartışmalarına uygulamada köklü bir çözüm getirilmelidir. Yine, 2/B arazisi olarak nitelendirilmemesi gereken alanların bir şekilde orman dışına çıkarılmasına ilişkin yanlışlıkların yapıldığı da bilinmektedir. Bu olumsuzlukların önünü alabilmek için bilim ve fen olarak orman vasfını yitirme durumuna net bir açıklık getirilmelidir. Bunun en önemli ölçütü ise yapılan uygulamaların doğa ve insan aleyhine gerçekleşmemesi olmalıdır.

Yabancılara toprak satışı konusunda 1954’ten 2008’e kadar değişik zamanlarda birtakım süreçler işletilmiştir. 2003 yılından itibaren ise Tapu Kanunu, Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Turizmi Teşvik Kanunu gibi birçok yasada yabancıların taşınmaz edinimi yönündeki engeller kaldırılmıştır. Bir yandan ise Anayasa Mahkemesi bu değişiklikleri Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmektedir. Yine Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararı dikkate alınarak hazırlanan tasarıda, kendi ülkelerinin kurallarına göre kurulan tüzel kişiliğe sahip ticaret şirketleri ile yabancı uyruklu gerçek kişilerin enerji, sulama, maden, sit ve kültürel özellikleri sebebiyle korunması gereken alanlar, özel koruma alanları ve stratejik yerlerde, kamu yararı ve ülke güvenliği bakımından taşınmaz ile bağımsız ve sürekli nitelikteki sınırlı ayni hak edinemeyecekleri alanları belirleme yetkisi de Bakanlar Kuruluna ait olacaktır.

Hazine Müsteşarlığının 2003-2007 verilerine bakıldığı zaman, yabancıların almış oldukları gayrimenkullerin toplamının 10 milyar dolar gibi değere ulaştığı görülmektedir. Yapılan bu toprak satışlarından sağlanan gelirle bütçe açığının kapatılmaya çalışılması da ne kadar akılcı bir politikadır? Kendi ülkenizdeki insanların yaşam yerlerini “kentsel dönüşüm projeleri” adı altında yok edeceksiniz ancak yabancılara toprak satışını ise bütçe açıklarını kapatmak için gelir aracı hâline getireceksiniz. Sermayenin hizmeti ve birtakım çevrelere arsa rantı sağlamak için vatandaşlarını sokakta yaşamaya mahkûm eden bir anlayışla hareket edilmektedir.

Yine, Turizmi Teşvik Kanunu’yla birçok orman alanı turistik tesis olarak kullanılmak amacıyla yabancılara tahsis edilmektedir. Yabancılara çeşitli kullanım imkânları sağlanan ülke toprakları, öncelikle kendi insanımız için, toprak paylaşımındaki adaletsizliğin giderilmesi ve arazi düzenlemeleriyle vatandaşlarımız için gelir getirici bir duruma getirilmelidir.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; orman alanlarımız Karadeniz Bölgesi hariç ülkenin diğer bölgelerinde giderek azalmaktadır. Bir yandan tarım ve hayvancılık politikalarından uzaklaşılması, köylerin hızla kentlere doğru kayması, orman köylüsünün bu kimliğinden uzaklaşması yaşanırken diğer yandan bu alanlara yönelik kullanım dışı uygulamaların gündeme geldiği görülmektedir. Orman alanlarımızın bakım ve geliştirilmesi, gençleştirilmesi ve gelişen bilim ve teknolojiyle daha verimli hâle getirilmesi kaçınılmaz bir görev iken bu yönde çalışmalarımızın başarılı bir şekilde yürütüldüğü ne kadar söylenebilir? Yetmiş yılda orman alanlarımızın sınırları belirlenerek tapuya tescil işlemleri bitirilememiş, mekânsal bilgi sistemi çerçevesinde ormanlarla ilgili envanter bilgileri toplanarak belirli bir standart ve erişim çerçevesinde sürekli güncellenen bir şekilde kayıt altında tutulması bitirilememiştir. Daha önemlisi, ulusal konumsal veri altyapısı oluşturularak orman alanlarımızla ilgili her türlü doğa olayı, afet ve felaketlere yönelik acil durum yönetimi oluşturulamamıştır. Toprak, insan ve orman ilişkisi ve yönetimi kurulamamıştır. Kısaca, bilim ve teknolojinin gerisine düşülmüştür.

Çevre, insanın işgalci anlayışına karşı yeni bir anlayış yaratılarak korunmalıdır. Doğal yapıyı tahrip eden karar ve eylemlerden özenle kaçınılması gerekmektedir. Ne yazık ki Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümü yerine çözümsüzlük politikalarında ısrar, telafisi zor ve hatta imkânsız birtakım sonuçlar doğurmuştur. Yıllardır süren savaşın en ağır etkileri insan ve çevre üzerinde olmuştur. Dağa taşa bırakılan her bomba havayı, toprağı ve insanlarımızı zehirlemektedir. Millî servetimiz dediğimiz ormanlarımız güvenlik gerekçesiyle, başta Anayasa olmak üzere hukuk kuralları hiçe sayılarak yok edilmektedir. Bu, doğal bir yok oluş değildir, bizzat insanın tarafı olduğu bir yok oluştur.

Ülkenin batı illerinde yaşanan orman yangınlarına karşı gösterilen duyarlılık, sıra bölge illerinde bilerek ve istenerek yakılan ormanlara geldiğinde, “Görmedik, duymadık, bilmiyoruz.” anlayışına dönüşebilmektedir. Bu anlayış, güvenlik söz konusu olunca ülkemizin bir tarafındaki ormanlar ve yerleşim alanları teferruattan ibarettir mantığıyla işlerlik kazanmaktadır. Öyle ki bu durumun gündeme getirilmesi ve bu yönlü girişimlerde bulunulması dahi engellenmektedir. Kamuoyunun bilinci bulandırılarak insanlık tarihinin ortak değeri olan Hasankeyf başta olmak üzere Munzur Vadisi ve Fırtına Vadisi’ne yapılmak istenen barajlar da doğa katliamının bir parçası hâline dönüştürülmektedir. Bu da Hükûmetin ülkemizin doğal ve tarihî varlıklarını koruma noktasında en ufak bir kaygısı olmadığını ve kaygı taşımadığını göstermektedir. Bu topraklarda yaşamış halkların ortak mirası olan yerlerin korunması tarihe, doğaya ve insana duyarlılığın ve çevre bilincinin geliştirilmesiyle aşılabilir. Doğal kaynaklarımız ve kültürel zenginliklerimizin rant hâline dönüştürülmesinin ve güvenlik gerekçeleriyle yok edilmesinin önüne geçmek gerekmektedir. Bu konuda en büyük sorumluluk da biz yasa koyuculara düşmektedir.

Değerli milletvekilleri, bilimin ve teknolojinin hızla geliştiği bir yüzyılda doğal afetler, deprem, erozyon, kuraklık, orman yangınları ve benzeri konularda çağdaş ve tutarlı bir politikanın olmayışı her geçen gün ülkemizi çölleşmeye bir adım daha yaklaştırmaktadır. 2007 ve 2008 yıllarında ülkemizin doğusunda ve batısında yaşanan büyük kuraklık karşısında Hükûmet, umursamaz politikalarıyla en verimli tarım alanlarını çölleşmeye mahkûm etmektedir. Sorunun çözümüne dönük ciddi çabaların olmaması da gelinen aşamada önemli bir etkiye sahiptir.

Çölleşme, erozyon, aşırı otlatma, iklim değişikliği, ormanların tahribi, toprağın aşırı kullanımı ve yanlış sulama yöntemleri kullanılması nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Kurak, yarı kurak ve az yağışlı alanlarda iklim değişimleri, insan aktivitelerinin de dâhil olduğu çeşitli etmenlerin sonucunda oluşan arazi bozulum süreci olarak tanımlanan çölleşme, kıtlık, yoksulluk, sağlıksız beslenme, sel, taşkın felaketleri, göçler, toprak anlaşmazlıkları ile savaşlara bile neden olabilmektedir.

Doğal çöl şartlarının mevcut olmadığı ülkemizde belirli bölgelerdeki düşük yağış oranları, tarım alanlarındaki çoraklaşma, verimliliğin azalması, ormanlar, meralardaki tür ve çeşitliliğin ve doğal yapının bozulması, yanlış arazi kullanımı uygulamalarından kaynaklanan betonlaşma, toprak kirliliğiyle ülke topraklarının yüzde 86’lara varan kısımlarında erozyon, toprak kaybının yaşanması çölleşme riski göstergeleri olarak kabul edilmektedir.

Çölleşme ile mücadele için, arazi sınıflandırılması, sürdürülebilir arazi yönetimi, erozyon kontrolü, çölleşme hakkında bilinçlenme, halkın katılımcılığı, ormanların korunması gibi çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Ekolojik toplum anlayışının benimsenip geliştirildiği bir anlayıştan hareketle, öncelikle, çevremize karşı yapılan bu amansız politikaların terk edilmesi gerekmektedir. Yine üzerinde yaşadığımız toprak parçasının ticari bir metaya dönüştürülerek satılması anlayışından vazgeçilmelidir. Kendi ülkesinin insanının en temel sorunu olan barınma ihtiyacına çözüm bulması gereken devletin “kentsel dönüşüm projeleri” adı altında “kentsel bölüşüm projeleri”ni hayata geçirdiği görülmektedir. Çevreye ilişkin tüm sorunların ortaklaştırılması yolu ve üretilen politikaların yetersizlikleri deşifre edilerek çözüm bulunabilir. Bu çerçevede demokratik, ekolojik, katılımcı bir anlayışla toplumun tüm kesimlerinin görüşleri ve ihtiyaçlarını esas alan bir örgütlülük yaşama geçirilmelidir.

Bugün çevreye ilişkin atılan her adım geleceğe doğru atılmış adımlardır. Şimdi uygulanan çevre politikalarının önüne geçilmez ise önü alınamayacak yıkımlara ve tahribatlara yol açılması kaçınılmazdır. Buradan bir kez daha diyoruz ki: Yaşadığımız topraklara karşı düşmanca politikalar geliştirmek yerine, koruyucu ve önleyici çabalar için ortak mücadele etmemiz gerekmektedir.

Saygılarımı sunuyorum. Teşekkürler. (DTP sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

39 konuşma daha · 8 Ocak 2009

39 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook