İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 61. BİRLEŞİM · SALI

Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı hakkında (s.s.610)

Bengi Yıldız

Batman Milletvekili ·

Genel Kurul, 61. Birleşim · 5. yasama yılı · 8 Şubat 2011 · 1.777 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Bengi Yıldız, 8 Şubat 2011 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 61. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI HAKKINDA (S.S.610)); konuşma 1.777 kelime.

Bengi Yıldız (Batman). “Bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı hakkında (s.s.610)”. TBMM Genel Kurulu, 61. Birleşim tutanağı, 8 Şubat 2011. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bengi-yildiz-23-2011-02-08-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-tasarisi-hakkinda-s (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA BENGİ YILDIZ (Batman)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 610 sıra sayılı Yasa Tasarısı hakkında Barış ve Demokrasi Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.

Türkiye’de kangrenleşen, ağır bedellerin ödendiği sorunlu alanların başında yargı gelmektedir. Hep yargı reformu ihtiyacından söz edilir ama bu sözün gereği yerine getirilmediği gibi, bu alan iktidar ile muhalefetin tenis maçına dönüşmüştür. İktidar ile muhalefet kavgalarını bu alan üzerinden yürütmekte, bağımsız olması gereken yargı bu kavgayı taraf tutar gibi zihniyetle kararlarına yansıtmaktadır. Yargının iş yükünün ağır olduğu ve “geç gelen adalet” gündemde olmasına rağmen, statükoyu korumak adına bugüne kadarki tüm hükûmet ve muhalefet edenlerce çözüm değil çözümsüzlük üretilmiştir.

Yargının iş yüküne dair verilen rakamlar kıyaslandığında hiçbir ülkede bu kadar iş yoğunluğunun olmadığı görülmektedir. Verilen bilgilere göre Yargıtayda bekleyen dosya sayısı 1 milyon 600 bin civarındadır. Yargıtay Başkanı Hasan Gerçeker’in buna ilişkin sözleri ise: “Hiçbir dosya gelmese bile beş yılda yargıdaki dosyaların halledilmesi mümkün olmaz. Her yıl dosya sayısı yüzde 20 artmaktadır. Sorunların çözümü için üye sayısını artırmak bir yana, belki de yeni bir Yargıtay daha kurmak gerekir.” şeklinde değerlendirmeler yapmıştır.

Yine, Yargıtayın 11. Ceza Dairesindeki tutuklu dosya sayısı 13.500 civarında, 10. Ceza Dairesindeki tutuklu dosya sayısıysa 2.300’ler civarında gözükmektedir.

Yargıtayda zaman aşımına uğrayan dosya sayısı 2007 yılında 9 bin, 2008’de 12 bin, 2009’da 14 bin, 2010’da 19 bin. Şayet gerekli reformlar yapılmadığı takdirde 2014 yılında yaklaşık 55 bin dosyanın zaman aşımına uğrama tehlikesi vardır. 2009 yılında yaklaşık 454 bin dosya hiç incelenmeden 2010 yılına devrolunmuştur. Zaman aşımına uğrayan dosya sayısında her yıl ortalama yüzde 30 civarında artış gerçekleşmektedir. Birçok dosyanın zaman aşımına uğraması neticesinde fiilî bir af ortaya çıkmaktadır. Bu, eşitsizliğin ortaya çıkmasına sebep olan bir aftır. Görülmekte olan bazı dosyalar sonuçlandırılarak failler cezalandırılırken diğer bazı dosyalar zaman aşımına uğratılarak failler cezalandırılmıyor. Bütün bu yaşananlar önce yargıya, sonra da devlete olan güveni yok etmektedir.

Bu yoğunluk içerisinde çoğu dairelerde içerik itibarıyla birbirine çok yakın ve de hemen hemen aynısı olan dosyalar hakkında birbirinin aksine kararların çıktığı görülmektedir. Bu yoğunluk öylesine fazla ki üyeler belki de birkaç ay önce vermiş olduklarına benzer dosyalar hakkında ne yönde karar verdiklerini bile hatırlayamamaktadırlar. Nihai karar mercisi olan Yargıtayda işler böyle yürümekteyse artık söylenecek söz kalmamıştır.

Benzer sorunlar Danıştayda da yaşanmaktadır. Danıştayda 343 bin dosya bulunmaktadır. 2009’dan 2010’a devredilen dosya sayısı 118 bindir. Daire başına düşen dosya sayısı 26 bin, üye başına düşen dosya sayısı 3.600’dür. Vergi dosyalarının çoğunluğu oluşturduğu Danıştayda iş yükü sebebiyle dosyaların karara bağlanması yaklaşık beş yıl sürmektedir. Bu durumdan mağdur olan vatandaşların ya iflasın eşiğine geldiği ya da iş yapamaz duruma girdiği gözlenmektedir.

Yaşanan sorunların tek boyutlu, kısmi ve yüzeysel önlemlerle çözülmesi pek mümkün görünmemektedir. Alt ve üst derece mahkemelerinin iş yükünün hafifletilmesi için gerekli reformların yapılması kaçınılmazdır. Bu amaca yönelik istinaf mahkemeleri, ombudsmanlık, ara buluculuk, uzlaşma, tahkim, hakem ve benzeri alternatif uyuşmazlık çözüm müesseseleri etkin bir şekilde faaliyete geçirilmelidir. Esasen, bunların bir kısmına ilişkin hukuki düzenlemeler mevcuttur. Yapılması gereken, bunların etkinleştirilmesidir. Her ne kadar istinaf mahkemelerinin kurulması hâlinde Yargıtayda bazı dairelerin azaltılması yoluna gidilebileceği belirtilmekte ise de bu konuda yapılması gereken, dosyaların yeterince incelenmesini mümkün kılacak şartların oluşturulmasıdır.

Yargıtay ve Danıştaydaki daire sayılarının ihtiyaçlara cevap verecek şekilde arttırılması gerekmektedir. Hukuk çevrelerinde Yargıtaydaki hukuk dairesi sayısının on iki, on üç, ceza dairesi sayılarının da on civarında arttırılması gerektiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde daire sayısı arttırmanın Danıştay için de gerekli olduğu görülmektedir.

Türkiye hâkim ve savcı sayısı açısından Avrupa Birliğiyle kıyaslandığında en geride olan ülkedir. Türkiye’de en az 30 bin hâkim ve savcıya ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacın karşılanması konusunda ekonomik şartlar gerekçe gösterilerek adaletin paraya feda edilmemesi gerekir. Ancak, ne var ki iktidar, hâkim ve savcı alımında kendi ideolojilerine uygun kişileri seçme eğiliminde, sınavın mülakat aşamasını bu şekilde uygulamaktadır. Muhalefet ise bu durumu kendi lehine çevirme saikıyla hareket etmekte ve bu esnada ülkede hukuk sistemi çökmektedir. Bu doğrultuda geçtiğimiz yıllarda yapılan idari yargı hâkimliği sınavı iptal edilmişti. Danıştay kararında mülakat esnasında kamera sisteminin olmadığına vurgu yapılmış, yani iktidar kendi ideolojilerine uygun kişileri hâkim ve savcılığa uygun görürken, muhalefet de bunun kavgasını yapmış ve neticede ülkede hukuk gerilemiştir. Bu tartışmalar esnasında, esasen 1 Haziran 2005 tarihinde yasalaşan ve 2007 senesinde uygulamaya konulması gereken istinaf mahkemeleri rafa kalkmış görünmektedir. Binaları yapılan istinaf mahkemeleri AKP ve CHP kavgasından nasibini almış ve bir türlü uygulamaya geçmemiştir.

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren ve 1 Haziran 2007 tarihinde faaliyete geçirilmesi kararlaştırılan bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçirilmesine yönelik olarak, dönemin Yargıtay başkanı, sert muhalefet eşliğinde, istinaf mahkemelerinin 1 Haziran 2010 tarihine ertelenmesini talep etmişti. Bu açıklamanın ardından, Adalet Bakanının teklifi üzerine, HSYK, Ankara, İstanbul, İzmir, Adana, Konya, Erzurum, Diyarbakır, Bursa ve Samsun olmak üzere dokuz ilde bölge adliye mahkemelerinin kurulmasını kararlaştırdı. Ancak, hâkim ve savcı sayısının artırılmasından sonra faaliyetin başlamasının uygun olacağını kararlaştırdı, fakat hâkim ve savcı sayısının artırılmasına yönelik çalışmalar yürütülmedi.

Yüksek yargının verdiği 2010 tarihine geldiğimizde ise söylem yine değişti. Yeni Başkan Gerçeker 2009-2010 adli yılı açılış konuşmasında istinaf mahkemeleri için daha ileri bir tarihi işaret etmiş ve hâkim, savcıların en az beş yıllık mesleki kıdeme gelmelerinin beklenmesini isteyerek “İlk derece mahkemelerinde oluşacak boşluk yeterli hâkim, savcı ve personel ile doldurulduktan sonra bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçirilmelidir.” şeklinde değerlendirmeler yapmıştır.

CHP başta olmak üzere, yargı mensupları Yargıtayın etkinliğinin azalacağı gerekçesiyle istinaf mahkemelerinin kurulmasına karşı çıktı. İstinaf mahkemelerine karşı duruşun bir nedeni de üniter yapının bozulacağına ilişkin kaygıdır. Şu an Yargıtayın üye sayısının artırılmasına karşı çıkıp istinaf mahkemelerini savunan Cumhuriyet Halk Partisinde dönemin Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı Orhan Eraslan “Bölge adliye mahkemelerinin kurulması ülkenin üniter yapısını bozmaya yönelik bir adımdır. Benzer olayda Diyarbakır bölge adliye mahkemesi başka, İzmir başka kararlar verecektir.” diyerek karşı durmuştu. Aynı şekilde CHP İzmir Milletvekili Ahmet Ersin ise “İstinaf mahkemeleri yargının hiçbir zaman yükünü azaltmayacaktır. Bunun aksine, son günlerde Türkiye’de eyalet sistemi ve özerk yapı söylemlerini sömürmek isteyenlere fırsat tanıyacaktır.” değerlendirmesini yapmıştı. YARSAV eski Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu da CHP’ye destek vererek bu hamlenin siyasi olduğuna dair beyanlarda bulunmuştu. Oysa doğru bir şekilde uygulamaya konularak istinaf mahkemeleri yargının iş yükünü azaltacağı gibi, doğru kararların verildiği ve adaletin korunduğu bir dönemi de beraberinde getirebilir.

Devletin temel ana görevi, bir devletin varoluş nedeni arasında bulunan yargı işlevi için gerekli kaynaklar ayrılmalı ve adaletin gerçekleşmesi adına her türlü önlem alınmalıdır. Geç işleyen adaletin adalet olmadığına sürekli vurgu yapılır.

Esasında bu ülkede ikili bir yargılama sistemi vardır; sistemden yana olanların yargılandığı, bir de muhaliflerin yargılandığı bir yargılama biçimi. Dikkat ederseniz Kürt muhalefetine sıra geldiğinde çok hızlı işleyen bir yargının olduğunu görüyoruz. Mesela Barış ve Demokrasi Partisinin binlerce üyesi hakkında bir yıl içerisinde alt derece mahkemelerinde karar verilebiliyor, birkaç ay içerisinde de Yargıtay bunları onaylayabiliyor. Hâlbuki, aynı Kürtleri katleden örgütler ve yapılara ilişkin on yılda bile bir kesin yargıya, bir hükme ulaşılamadığı, bu konuda Hükûmetin Yargıtaya, Yargıtayın da topu Hükûmete attığı bir trajikomik durumu yaşadık geçenlerde.

Bir de Diyarbakır’da Kürt siyaseti, Kürt siyasal kadroları, Barış ve Demokrasi Partisinin, daha önce kapatılan Demokratik Toplam Partisinin genel merkez yöneticileri, belediye başkanları, 100’ün üzerinde, “KCK yargılaması” adı altında insanlarımız, arkadaşlarımız yargılanmaktadır.

Aslında Diyarbakır’da sergilenen bu yargılama bir utanç yargılamasıdır, geçmişte Şeyh Sait’in, Seyit Rıza’nın yargılanmalarından farksız bir yargılamadır. Orada yargılanan Kürt halkının bizatihi kendisidir, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinin kendisidir. Bu dava bir Dreyfus davasıdır ama yargılamada gelinen aşama itibarıyla aslında yargılayanlar Diyarbakır’da yargılanmaktadır.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden KCK duruşmasında tutuklu bulunan Batman Belediye Başkanımız Nejdet Atalay tüm sanıklar adına geçenlerde duruşmada söz aldı, davanın tarihî bir dava olduğunu ve tarihe geçeceğini anlattı, tarihin mahkeme heyetini anacağını kaydetti. “Çünkü yargılanan Kürt meselesidir, Kürtlerdir, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Kürtlerdir. Yargılama kriminal suçlar değil, Kürtlerin öncüleri olduğu için böyle bir yargılama söz konusudur.” dedi. “İddianame yanlış ve iftiralarla doludur.” dedi. “Bize Kürtçe savunma hakkı verilseydi biz bunları açıklayacaktık. Mahkeme tıkanıklık içinde elinden geleni yapmaktadır. Kürtçe savunma meselesini sizinle tartışmak istiyoruz. Sizin mahkemede bir avukat daha önce Kürtçe savunma yaptı. Bize ise bu hakkı vermiyorsunuz.” şeklinde değerlendirmeler yaptı. “Evet, bizler Türkçe biliyoruz ama çok da iyi biliyoruz. Burada Kürt olduğumuz için yargılandığımızı bildiğimiz için ana dilimizde ısrar ediyoruz. Ana dil insanın bir parçasıdır. Varlığımız pahasına bunu savunacağız.” dedi. “Duruşmada endişeleniyorsunuz. Endişelenmenize gerek yok.” dedi. “Bu tarihî dava iyi veya kötü bir şekilde tarihe geçecektir. Burada Kürt sorunu yargılanmaktadır. Cumhuriyet tarihinin en önemli davalarından birisidir. Yargılama Kürt sorununun geleceği açısından belirleyici olacaktır. Türkiye demokrasisi ve Kürt sorunu açısından da belirleyici bir yargılama olacaktır bu dava. Yargılama şeklen yürütülmeye çalışılıyor. Yargılama olmaktan çıkmıştır. Bunun nedeni bizler değiliz. Mahkeme yargılamanın bu şekilde sürmesini istiyor. Bu davanın gerçekten Kürt sorununun çözümüne katkı sunmasını istiyoruz. Yargılamayı tıkamak niyetinde değiliz. Biz bunu ispatladık. On sekiz duruşmadır kendi ana dilimizde savunma yapmak istedik ancak her seferinde bu talebimiz reddedildi. Mahkemeye karşı saygımızı her zaman koruduk. Bize karşı da saygınlık istiyoruz. İftira ve yalanlarla dolu bu iddianameyi günlerce sükûnetle dinledik. Tahliyeye ilişkin taleplerimizi bildirdik ancak mahkeme hepimizin, bildik şablon gerekçelerle tutukluluk hâlinin sürmesi, devam etmesi kararını verdi.”

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüzde 65 oyla seçilmiş belediye başkanlarının, yerleri, mekânları belli olan belediye başkanlarının tutuklu kalmalarının gerekçesi “Kaçma şüphesi, delilleri karartma şüphesi” şeklinde gerekçelendirilmektedir. Bu gerekçenin hiçbir yasal dayanağının olmadığını mahkeme de biliyor, bu davayı izleyen kamuoyu da biliyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ana dilde savunma hakkı kutsaldır diyoruz. Ancak, bugün, Diyarbakır’da görülen bu davaya benzer trajik olayları biz 12 Eylül dönemlerinde de gördük. Biliyorsunuz o dönemde cezaevlerinde Kürtçe konuşmak yasaktı ve çocuklarının görüşüne gitmek isteyen analar, babalar, eşler, karşısında tutuklu bulunan insanlarla kendi ana dillerinde konuşama-dıkları için suskun kalıyorlardı.

Buna ilişkin daha önce de çeşitli siyasi liderler tarafından dile getirilen bir durum da vardı, o da Kamber Ateş’in annesinin onu ziyareti. Diyarbakır Ce-zaevinde, tek kelime Türkçe bilmeyen Kamber Ateş’in annesi, oraya gittiğinde sadece “Kamber Ateş nasılsın?” diye Türkçe bir kelimeyi ezberlemiş ve sürekli olarak çocuğuna, tutuklu bulunan oğluna aynı şeyi söylemekte ısrar ediyordu. Bunlar şiire döküldü tabii. Bunu bir şair şu şekilde şiire dönüştürdü: “Dilim tu-tuklu oğlum/Seninle konuşamam/Gözlerime bak/Sözlerimi anlarsın/ Gözlerimin derininde/ Kaç uykusuz geceler/Kaygılı bekleyişlerden/Sana zulüm yaptılar mı?/Kamber Ateş nasılsın?/” şeklinde bir şiir yazarak aslında ana dil üzerindeki baskıları, geçmişten bugüne kadar bu baskıların nasıl bir baskı olduğunu, nasıl sistemli oluğunu, devletin bir dili, bir kültürü görmezlikten gelmek istediği bir uygulama olduğunu çok iyi bir şekilde anlatmaktadır.

Evet, Türkiye’nin bir yargı reformuna ihtiyacı vardır, bu yargı reformu, Kemalist tekçi ideolojinin emrindeki bir yargı reformu olmaması gerektiği gibi, Türk-İslam sentezci bir yargı reformu da olmamalıdır. Tarafsız, bağımsız, herkese eşit davranan bir yargı olmalıdır. Bütün özlük haklarıyla, bütün bilinciyle, üniversitedeki eğitim sistemiyle, hukuk fakültelerindeki eğitim sistemiyle, bağımsız ve ta-rafsız yargılamayı gerçekleştirecek hâkimlere ve güç olarak da bağımsız yargı kurumuna ihtiyaç duymaktayız. Bunu otuz yıldır herkes, bütün bilim adamları, yazarlar, siyasetçiler tekrarlayıp durmaktadırlar ama her iktidar, iktidara geldiğinde, kendine yandaş bir yargı, yandaş bir medya arayışı içerisine girmektedirler.

Bu anlamda, Yargıtaydaki, Danıştaydaki hukuk dairelerinin sayıca artırılması, istinaf mahkemelerinin, bölge mahkemelerinin bir an önce kurulması, hâkim ve savcı sayılarının ekonomik nedenlerle ertelenmemesi gerektiğine inanıyoruz.

Yüce heyetinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

85 konuşma daha · 8 Şubat 2011

85 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook