2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tümü münasebetiyle
İstanbul Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 45. Birleşim · 3. yasama yılı · 22 Aralık 2017 · 1.880 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Bihlun Tamaylıgil (CHP), 22 Aralık 2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 45. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tümü münasebetiyle); konuşma 1.880 kelime.
Bihlun Tamaylıgil (CHP, İstanbul). “2018 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2016 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı Tümü münasebetiyle”. TBMM Genel Kurulu, 45. Birleşim tutanağı, 22 Aralık 2017. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bihlun-tamayligil-26-2017-12-22-2018-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ile-2016-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=65475
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)CHP GRUBU ADINA BİHLUN TAMAYLIGİL (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; uzun bir bütçe maratonu ve onun sonrasında bugün artık son görüşmeleri gerçekleştiriyoruz.
Aslında, tabii, bütçe ve bütçeye bağlı olarak ortaya konulan vizyonu beraberce değerlendirmek, Türkiye’nin geleceğinde neler olması gerektiğini birlikte, beraberce paylaşmanın bir zemini olarak gördüğüm bir bütçe görüşmesiydi. Ancak, gördüm, dinledim; ne söylesem dinleyen olur mu, söylediğimi anlayan olur mu, onun da şüphesindeyim.
Değerli dostlarım, ben 22’nci Dönemden beri milletvekilliği yapan bir kişiyim ve 22 Dönemde, o zaman da -biraz önce konuşan genç arkadaşım gibi- büyük bir heyecanla bu millete hizmet etmek için burada görev aldık ve yaptığımız çok önemli bir Meclis çalışması vardı. Hani, deniliyor ya “Emperyalist ve Batılı güçlerin Türkiye’de sözcülüğüne soyundunuz.” diye, ben 1 Mart 2003 yılında 1 Mart tezkeresine “hayır” veren milletvekillerinden biriyim. Onların içinde, “hayır” verenler içinde sizlerden de arkadaşlar vardı ve o gün neye “hayır” demiştik biliyor musunuz? “Türkiye coğrafyasının güneydoğusuna 60 bin Amerikan askerinin gelip buradan güneye saldırmasına izin vermeyeceğiz.” diyerek (CHP sıralarından alkışlar) barışı, komşuluğu ve bölgesel ortak bir geleceği konuşmuştuk. O zaman “hayır” verdik. İsrail’i tanımış CHP! İsrail’i tanımış da İsrail’den cesaret madalyası alan Cumhuriyet Halk Partisi değil. O madalyanın ne olduğunu da ben aslında merak etmiyorum, alanlar düşünsün.
Diğer taraftan, çok uzatmayacağım aslında, çok uzatmak istemiyorum ama yine geçmişe dönmek istiyorum bazı konularda. 2004 yılında sizi çok uyardık “Yapmayın, etmeyin, Kıbrıs’ı Avrupa Birliğine üyelik sürecine dâhil ettirmeyin.” dedik ama onun altına imzalar atarak Kıbrıs bir şart olarak kondu. Burada verilecek çok şey var ama unutmayın, biz her zaman için bu ülkede “tam bağımsız Türkiye” demekten övündük, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanı olmaktan övünmedik. (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli dostlarım, arkadaşımız biraz önce bir şey daha söyledi, dedi ki: “Kadın üyelerimiz Mecliste farklı görevlerde yer alıyor.” Büyük bir mutluluk, onlara başarılar diliyorum ama bir kadının bir görevde yer almasını önemsediğim gibi kadına bakış açısının müfredata bile yansıyan başlıklarını da çok önemsiyorum. Müfredat içinde kadının itaatini, kadının hangi sorumlulukları yüklendiğini, erkek karşısındaki konumunu anlatan ders var ve maalesef bizim Bakanımız bu “Kocanıza itaat edin.” söylemiyle, kadının aile içindeki konumuna ve sorumluluğuna işaret ediyordu. Burada kadının konumunu tek şey işaret eder, o da Türk Medeni Kanunu’dur. Medeni Kanun’da ne derse, Anayasa’da ne derse onun karşılığı vardır. (CHP sıralarından alkışlar)
Burada bir yanılgısı daha var. Cumhuriyet Halk Partisinde kadın kotası değildir var olan, cinsiyet kotasıdır. O cinsiyet kotası da der ki “Farklı cinslerden oluşacak olan katılımcı bir demokrasinin bir eşiği oluşsun.” Bu hassas eşiktir ve cinsiyetlerden herhangi biri, kadın değildir, bunu da iyi öğrenip bir köşeye not etmesini tavsiye ederim.
Şimdi, değerli arkadaşlar, ben burada pek çok konuda farklı farklı değerlendirmelerle sizleri aslında aydınlatmak istiyorum. Ha, bunların içinde sadece benim tespitlerim yok, hatta tespitlerimin arkasında uluslararası veriler, rapor, beyan ve sıralamalar var.
Şimdi gelin şuradan başlayalım: Devletin yönetim karnesi ne durumda? Dünya Bankası var. Hepimiz biliyoruz, Dünya Bankasıyla ortak çalışıyoruz, oradaki uzmanlarımızla övünüyoruz. Dünya Bankası her yıl dünya yönetişim göstergeleri yayınlıyor, bu sene de yayınlandı ve bu yönetişim göstergelerinde Türkiye maalesef ciddi geriye gidiş yaşıyor. Nedir bunlar? Hükûmete karşı söz hakkı ve Hükümetin hesap verebilirliği hızla aşınıyor. Hukukun üstünlüğü notu son yıllarda hızla geriye gidiyor. Mevzuat kalitesindeki düşüklük ve bununla beraber kamu yönetiminin etkinliği ve bunun yanında, ayrıca, siyasi istikrar notu. Şimdi, bu notları tek tek size verirken -örnekler o kadar acı ki- hukukun üstünlüğüyle başlayalım. Türkiye iki yılda hukukun üstünlüğünde 18 sıra geriye gitti ve bugün geldiği yer 209 ülke içinde 108’incilik. Tabii, nasıl olmasın. “Millî irade” diyoruz, “Evrensel hukuk” diyoruz ama millî iradenin oylarıyla seçilmiş milletvekillerini hapiste tutmayı maharet görüyoruz. Selam olsun buradan Enis Berberoğlu kardeşime. (CHP sıralarından alkışlar) Onun da temsil ettiği düşünceleri hep beraber burada paylaşmaya, anlatmaya devam edeceğiz.
Peki, söz hakkı ve hesap verebilirlikte nereye gelmişiz? Türkiye, 204 ülke arasında 144’üncü. Arkasında kim var biliyor musunuz? Bangladeş, Zambiya, Kenya ve Mali. Yani bizim önümüzdeler. Bu ülkelerin arkasındayız, bu ülkelerin arkasındayız.
Peki, kamu yönetiminin etkinliğine baktığınızda, yine, 209 ülke arasında 27 sıra birden geriye düşüyoruz ve Bulgaristan, Karadağ, Meksika, Güney Afrika ve Botsvana gibi ülkelerin bile altında yer alıyoruz.
Peki “Siyasi istikrar ve şiddetin, terörün yokluğu notunda neredeyiz?” dediğinizde Türkiye, 211 ülke içinde yani bu iki yılda 13 sıra birden düşerek 199’uncu sırada. Yani 211 ülke içinde önümüzde 12 ülke var. “Kimdir bunlar?” diye baktığınızda da, içinde Afganistan var, Libya var, Somali var, Sudan var. Bir onları geçmişiz. Ha, bunları ben size -dediğim gibi- Dünya Bankasının çok geniş bir değerlendirme çalışmasının içerisinden çıkan rakamlar olarak veriyorum. İsteyene de gelir, tekrar açıklarım.
Şimdi, Türkiye’de büyüme… “Büyüme, büyüme, büyüme…” Güzel, büyüme ekonomik gösterge olarak çok önemli ama büyüme refah yaratıyor mu? Büyüme gelir dağılımındaki adaletsizliği çözüyor mu Türkiye’de? Veya karşımıza çıkan büyüme tasarruf olarak ne bırakıyor ya da neleri alıyor, neleri götürüyor? Ortada kalan tasarruf ve onun gücü ne?
Şimdi, dünyada, tabii, büyümeyle ilgili değerlendirdiğinizde sadece büyümeyle kalmayıp bunun sosyal bütünleştiricisi olarak bakıp kalkınmayla değerlendirmek lazım. Gelişmiş ülkelere büyüme bir gösterge ama bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için kalkınma öncelikle dikkate alınması gereken seviye. Peki, orada neredeyiz? Orada da farklı ölçülerle değerlendirmeleri sizlerle paylaşacağım ve gelin “Doğru muyuz, neredeyiz, büyüyerek oluşturduğumuz, hani, şimdi çok subliminal bir motto oluşturma var ya onu mu kullanıyoruz, nasıl kullanıyoruz?”u beraberce paylaşalım.
Değerli arkadaşlar, bir büyüme olduğu zaman, burada, ekonomik model olarak kalkınma aşamasında baktığınızda, işsizliğin çözülmesi gerekiyor, eşitsizliğin çözülmesi gerekiyor, ağır borçlanma gerçeğinin çözülmesi gerekiyor. Bu aşamada yapılan bir kalkınma programıyla gerçekleşen bir ekonomik süreç mi? Maalesef hayır.
Şimdi, ekonomi politikaları açısından baktığınızda, eğer büyüme ve bunun karşılığında ödenen bir bedel varsa bunu hepimizin çok iyi görmesi lazım; ki bu bedeli ödetmeden büyüyelim. Hani “2002’de şöyleydi, böyleydi diyorlar” ben, 2002’de bizimle yoldaş olan 15 tane gelişmekte olan ülkeyle gelin, beraber bugüne bakalım demek istiyorum. Biraz sonra bunu da anlatacağım.
Tabii, Sevgili Başkan, bu kadar kadın koruyucu, kadın haklarını koruyucu söylemler olduktan sonra bana ek süre verecekler umuyorum ve ben, konuşmama devam edeceğim.
Şimdi, bakıyoruz, büyüyoruz. Evet, büyürken neyi ödüyoruz? Büyüyoruz çünkü insan yaşamı üzerindeki etkileri nedir diye baktığınızda, bunu dışsallık olarak gören bir anlayışla karşılaşıyoruz. Canım, büyüyoruz “Büyürken refah artışı oluyor mu?” sorgulamasını yapıyor muyuz? O biraz lüks geliyor. Diyoruz ki: Büyüyelim ama bir fedakârlık olsun, çevre kirlensin, fedakârlık olsun, asgari ücret belirlenirken işçi fedakârlığını yapsın. Ama zaten “asgari” demek azami fedakârlıktır. Daha kimlerden neyin fedakârlığını bekleyerek bir büyüme geleceği planlıyorsunuz? (CHP sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, bakın, bütçede giderleri değerlendirirken buradaki tercihler çok önemli. Ya, neyi tercih ediyorsunuz? İsraf var mı bunun içinde? Ve burada kamusal israf varsa zaten kalkınmanın da baş düşmanı olarak onu görürüz.
Şimdi, gider kalemlerini değerlendirdiğimizde, acaba giderler ego tatminli lüks yatırımlara mı harcanıyor? Veya hesap vermeme endişesi var da üstü örtülü kaynaklardan mı, hesaplardan mı yapılıyor? Veya kimlere sermaye transferi sağlayacak ekonomik, politik ve siyasi tercihler oluyor?
Şimdi, size bir örnek anlatacağım: Beyaz fili bilir misiniz? Beyaz filin hikâyesini bilir misiniz? Beyaz fil ne biliyor musunuz? Uzak Doğu’da zengin aileler durumları hakkında seviyelerinin referansı olsun diye semptom bozukluğu olan –yani hep gridir- beyaz filleri alırlar, bu beyaz filleri beslerler. Kıt olduğu için, masrafı çok, yükü çok ama hiçbir işe yaramayan beyaz fillerdir.
Şimdi, bu beyaz filler Nasrettin Hoca fıkralarına girmiştir. Aynı zamanda, Timur’un ataklarında önde giden beyaz filler vardır. Önce, o semptomlardaki bozukluk dışa vurduğunda üstündekini atar, ezer, yoluna devam eder. Bu, İktisat Teorisi’ne de girmiştir. Maliye politikalarında da Beyaz Fil Teorisi vardır ve der ki: Bir yatırım yapılıyorsa ve bu yatırım sürekli kullanılmayacaksa sonraki dönemde devletin sırtına mali anlamda ciddi yük bindirir. Burada yapılan yatırımın faaliyet dönemi sonrasında net maliyet artışı oluşturduğu ve o artışın da gelecek nesillerce ödendiğinin özellikle altı çizilir.
Peki, devletin harcama yaparken uluslararası prestij kazanmak için, halk tabiriyle de hava atmak için, böyle beyaz fil politikasıyla bir referans oluşturması Türkiye'ye yabancı mı? Bana hiç yabancı gelmiyor ve şunu görüyorum: On beş yıldır Türkiye yönetiliyor ve Türkiye'nin içinde, baktığınızda, bir züccaciye dükkânı gibi büyümesi, borcu, cari açığı, dış ticareti, bölgesel dış politikası, uygulanan tercihlerle bir sürü kırılganlık var ama biz, başta büyük gökdelenler, yaptığımız lüks harcamalar ve tamamen tüketime ve insanları borçlandıracak tercihlere öncelik veren yatırım politikalarıyla beyaz fil sürüsünü genişletiyoruz ve bu kırılganlık içerisinde çok büyük korkum şudur ki sağlam ve güçlü olarak yolumuza devam edeceğimiz pek çok başlıkta ezip geçecekler. Hani şu gökdelenler var ya, Sayın Cumhurbaşkanı şikâyet ediyor, kime ne verimliliği var? Akıllı bina yapıyoruz. Yahu, akıllı binaya para vereceğimize toplum olarak bilgi toplumu için yatırım yapalım… (CHP sıralarından alkışlar) …gayrisafi millî hasılanın yüzde 1’i için “İyi artırdık AR-GE’yi.” deyip övünmeyelim.
Şimdi, değerli arkadaşlar, sizlerle yine başka bir konuyu paylaşmak isterim. Diyoruz ki büyüme, Türkiye büyüyor, hatta o kadar değiştiriyoruz ki büyümeyle ilgili o mottolarımızı, orta vadeli planı eylülde hazırlıyoruz, arkasından iki ay geçiyor, “Büyümemiz 7 olacak, 7,5 olacak.” söylemine başlıyoruz.
Ee, peki, kardeşim, eylülde siz orta vadeli planı hazırladınız. O gün, Türkiye'nin ilk 2 çeyrek büyümesi ortada, gelişen aylardaki süreç ortada -bilgi sizde- niye plana 5,5 yazıyorsunuz? Ve ortada -bırakın iktisadı bileni- geçen sene, o hain darbe girişiminden sonra bozulmuş datalar ve ondan sonra artan borçlanma ve pompalanan KGF dâhil kaynakla bir büyüme var. E niye 5,5 diyoruz? Bence şu yaratılıyor: “Evet, 5,5 tahmin ettik ama 10’u da aldık, süpürdük, gitti.” Yapmayın bunu, birbirimize, halka objektif ve doğru anlatalım her şeyi. Hani bazen eleştiriyoruz rakamları değiştiriyor diye ama bu yönde TÜİK’in bir “Daha İyi Yaşam Endeksi” var. Bunu alıyor, kullanıyor… TÜİK raporlarından aldım bunları yani kendim başka yerlerden toparlamadım, birileri de bana yollamadı ha. (CHP sıralarından alkışlar) Bunların hepsini TÜİK’in sayfasından aldım. Orada Brezilya, Rusya Federasyonu ve Güney Afrika’yı da dâhil ederek bir sıralama yapıyor 35 ülke arasında ve o sıralamada konut, gelir, istihdam, toplum, eğitim, çevre, sivil katılım, sağlık, yaşam memnuniyeti, güvenlik, iş yaşamı dengesi tak tak geliyor ve bunlardan bir puan çıkarıyor. Türkiye nerede biliyor musunuz? Bu 35 ülke içinde Meksika’yla beraber sonda. Yani birtakım söylemleri, birtakım öyküleri… Tabii övünelim, hep beraber övünelim ama onun arkasındaki gerçeklerle beraber değerlendirmekten de vazgeçmeyelim.
Şimdi, dedim ya işte, biz 2002-2003’e bakıyoruz. 2002-2003’ten itibaren biz birlikteyiz. Biz hep deriz ki: İşte, gelişmekte olan ülkeler, yükselen ülkeler… Peki, bu yükselen 15 ülke ile hep beraber yola çıktık. Şimdi, şöyle dolar, şu oran… O oranlara girmeyeceğim ama size bir şey söyleyeyim mi, o dönemde yola çıktığımız ülkeler içerisinde Çin, Hindistan, Tayland ve Güney Kore almış başını gitmiş, bütün sıralamalarda ilk 15’in ilk 4’ünü paylaşıyorlar. Burada enflasyon da var, istihdam da var, dış açık da var. Biz neredeyiz? Yani, Allah, ne diyeyim, hep en sonunda bunu söylediğim için gerçekten üzülüyorum ama bu gerçeği de görelim diyorum.
Süre bitiyor ama Başkandan sözü aldım sesi çıkmasa da.
Şimdi, bizim her şeyimiz iyi, her şey bu kadar iyi gidiyor da ya, kardeşim, bu kadar pembe iflaslar niye çıkıyor ortaya? Bakıyorsunuz açılan kapanan şirketlere -tarımda, imalatta, hizmette bile- maalesef açılan şirket sayısı yüzde 13 küsur artarken kapanan şirket sayısında artış yüzde 40’lara gelmiş. Bir yıla bakıyorsunuz, yüzde 25’e yakın ayrılma ve ticari hayattan geri çekilme var. Burada, tarımda iflas edenleri söylemekten içim yanıyor çünkü bırakın yeni kurulmayı, yeni kurulan şirket sayısındaki artım bile negatif yani kapanıyor, bunun yanında açılmıyor, negatife düşüyor.
Tarım deyince, uzun bir süreç anlattı arkadaşlarım ama beni etkileyen bir şey söyleyeyim mi, biz çocukken, ilkokulda Yerli Malı Haftası’nı kutlardık; yakında, aralıkta kutlanıyor. Maalesef bu sene Yerli Malı Haftası’nı ithal ürünlerle kutlayan bir Türkiye’yle karşı karşıya geldik. Bu tarım politikasını da yine hep beraber değerlendirelim.
Şimdi, enflasyon, enflasyon, hep suçlu arıyoruz. Ben merak ediyorum, şimdi, bizim ekonomiyle ilgili bir değerlendirme yapan, sahiplenen bir yapı var, kimdir bu? Çünkü, bakıyorum, bakanlar kendi arasında ayrı konuşuyor…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
63 konuşma daha · 22 Aralık 2017