İçeriğe atla

26. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 49. BİRLEŞİM · SALI

2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4'üncü tur görüşmeleri münasebetiyle

Cevdet Yılmaz

Bingöl Milletvekili · AK Parti

Genel Kurul, 49. Birleşim · 1. yasama yılı · 1 Mart 2016 · 2.273 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaynak göster

Cevdet Yılmaz (AK Parti), 1 Mart 2016 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 49. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4'üncü tur görüşmeleri münasebetiyle); konuşma 2.273 kelime.

Cevdet Yılmaz (AK Parti, Bingöl). “2016 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı ile 2014 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesabı 4'üncü tur görüşmeleri münasebetiyle”. TBMM Genel Kurulu, 49. Birleşim tutanağı, 1 Mart 2016. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/cevdet-yilmaz-26-2016-03-01-2016-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ile-2014-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=45363

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)

KALKINMA BAKANI CEVDET YILMAZ (Bingöl)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Kalkınma Bakanlığı, Türkiye İstatistik Kurumu, GAP, DAP, KOP, DOKAP Bölge Kalkınma İdarelerinin 2016 yılı bütçeleri vesilesiyle karşınızdayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlarken kurumlarımızın bütçelerinin hayırlı olmasını diliyorum, emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

Değerli milletvekilleri, Kalkınma Bakanlığımız nispeten yeni bir bakanlık, 2011 yılında kuruldu. Devlet Planlama Teşkilatının elli yıllık birikimi üzerine kurulmuş bir bakanlık. Bazı milletvekili arkadaşlarımız bunu eleştirdiler “Niye kapandı, niye yeni bir bakanlık kuruldu?” diye, o açıdan izah etme ihtiyacı hissediyorum. Devlet Planlama Teşkilatının da misyonu kalkınmaydı aslında. Planlama dediğiniz bir yoldur, yöntemdir, asıl amaç kalkınmayı sağlamaktır, sosyoekonomik gelişmeyi sağlamaktır. Bu anlamda, Devlet Planlama Teşkilatının misyonu adı hâline geldi diyebiliriz. Kalkınma Bakanlığının kuruluşuyla, bir taraftan, eskiden Devlet Planlama Teşkilatının yaptığı ne varsa aynısını, belki daha fazlasını çeşitlendirerek yapıyoruz; diğer taraftan, yepyeni birtakım programları da hayata geçirmiş durumdayız.

Kalkınma Bakanlığının iki temel fonksiyonu var: Bir tanesi hükûmete müşavirlik, uzun vadeli planlar, stratejiler, programlar hazırlamak, ulusal düzeyde, bölgesel ve sektörel düzeyde; diğer taraftan ise uygulamaya dönük, yenilikçi bazı programlar geliştirmek. Bu kapsamda da son on yıl, on üç yıl içinde çok önemli yeni programlar başlattık. Bunlardan bir tanesi KÖYDES’tir. Diğeri, SUKAP dediğimiz Su, Kanalizasyon ve Altyapı Programı’mızdır. SODES dediğimiz, Sosyal Destek Programımızı hayata geçirdik. Cazibe Merkezleri diye bir yeni program oluşturduk belli illerimiz için. Bölge kalkınma idareleri kurduk GAP’a ilave olarak. Doğu Anadolu Bölgesi için DAP Bölge Kalkınma İdaresini kurduk, Doğu Karadeniz için DOKAP Bölge Kalkınma İdaresini kurduk ve yine Konya Ovası için KOP İdaremizi kurduk. Bunun yanı sıra, yine son on üç yıl içinde kalkınma ajanslarını kurduk, onlar da Kalkınma Bakanlığımızın şemsiyesi altında kurumlar ve bu kurumlarla birlikte yerel aktörleri de kalkınma sürecine dâhil eden yeni mekanizmaları devreye sokmuş olduk. Dolayısıyla bugün, Kalkınma Bakanlığımız çok daha geniş bir çerçevede, bir taraftan stratejiler yapan, diğer taraftan da uygulamaya dönük, icraata dönük programlar geliştiren, bunlara destek olan bir bakanlık.

Bir diğer önemli işlevimiz ise yatırım programını koordine etmek; bütçe sürecinde, bir taraftan bütçenin geneli, makro dengeleriyle ilgili çalışmak, diğer taraftan da özellikle yatırım programının genel koordinasyonunu sağlamak. Bu konuda da çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Bu kapsamda, “kalkınma” kavramını da biraz açmak isterim müsaadenizle. Bazen, kalkınma sadece ekonomi olarak anlaşılıyor. Böyle olmadığını özellikle vurgulamak istiyorum. Kalkınma, ekonomiden daha geniş bir kavram. Nitekim, bizim bir Ekonomi Bakanlığımız var, bir de Kalkınma Bakanlığımız var; ikisi ayrı bakanlıklar. “Kalkınma” kavramı elbette ekonomiyi içerir, ekonomi kalkınmanın çok önemli bir unsurudur ama kalkınma ekonomiden ibaret değildir, ekonominin yanı sıra sosyal boyut vardır; fırsat eşitliği, gelir dağılımının iyileştirilmesi, sosyal refahın artırılması, en az ekonomik gelişme kadar önemli bir boyuttur, insan odaklı bir kalkınma anlayışının da olmazsa olmaz unsurudur.

Sosyal boyut yeter mi? Yetmez. Bir de çevresel boyut var 3’üncü ayak dediğimiz. Bu da nesiller arası dengeyi ifade eder yani sadece bugünkü nesil için adalet değil, nesiller arası adalet; sahip olduğumuz varlıkları, tabiatı, sahip olduğumuz sermayeyi gelecek nesillere de aktarabilme boyutudur. Bu da gerçekten kalkınmanın, sürdürülebilir kalkınmanın olmazsa olmaz bir unsurudur.

Bu saydığım 3 unsur, uluslararası alanda da kabul görmüş, Birleşmiş Milletlerin üzerinde durduğu hadiselerdir ama buna ben 4’üncü bir boyut daha ilave edilmesi gerektiğini her fırsatta vurguluyorum, o da yönetişim boyutudur. Bütün bunların yanına mutlaka demokrasiyi, hukuk devletini, katılımı koymamız lazım. Tam anlamıyla bir kalkınma, ekonomik, sosyal ve çevresel boyutun yanı sıra yönetişim boyutunu da içermek durumundadır. Bu çerçevede, demokrasiyle kalkınma arasında çok güçlü bir bağ olduğunu burada ifade etmek isterim. Adaletle de kalkınma arasında çok güçlü bir bağ var, özgürlükle de kalkınma arasında güçlü bir bağ var. İşte, “Adalet mülkün temelidir.” diye güzel bir sözümüz var, adalet aynı zamanda kalkınmanın temelidir, özgürlük aynı zamanda kalkınmanın temelidir. Dolayısıyla, bu kavramlarla kalkınmaya baktığımızı özellikle ifade etmek istiyorum. Bu çerçevede, Birleşmiş Milletlerin 2030 kalkınma hedefleri var, onları biz de paylaşıyoruz, oluşumuna da katkıda bulunduk ve şu anda ülkemizin politikalarına da bunları entegre etme gayreti içindeyiz. Bin Yıl Kalkınma Hedefleri vardı biliyorsunuz, onlar 2015 yılı itibarıyla yani geçtiğimiz yıl itibarıyla sona ermiş oldu. Şimdi bütün dünya için, 2030 sürdürülebilir kalkınma hedefleri söz konusu. Bu hedeflerle ilgili olarak da gerek Kalkınma Bakanlığımız gerekse Türkiye İstatistik Kurumumuz çalışmalar yürütüyor. Bu hedefleri, hem politikalarımıza entegre ediyoruz hem de nasıl izleyeceğimize ilişkin çalışmalar yapıyoruz. 17 tane ana amaç var, 169 hedef var, 200’ün üzerinde gösterge var; bütün bunlarla ilgili çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bununla birlikte önümüzdeki dönemde 2023 hedeflerimizi daha ötelere taşıyıcı çalışmaları da başlatma aşamasındayız. Şu anda Onuncu Plan dönemindeyiz, gelecek sene on birinci planın hazırlıklarına başlayacağız. Bu çerçevede 2023 artık, orta vadeli bir hedefe dönüşecek; on birinci planımızın aşağı yukarı plan ufku hâline gelmiş olacak. Bu sebeple, 2030 veya 2035 hedef yılı alarak yeni bir perspektif plan çalışmasını bu yıldan itibaren başlatıyoruz. Bu çerçevede, dünyadaki trendleri, analizleri ortaya koyacağız; Türkiye'nin uzun vadeli perspektifini yeniden ortaya koyacağız ve on birinci planımızı bu uzun vadeli yeni perspektif plan çerçevesinde yenileyeceğiz, gözden geçireceğiz.

Bu kapsamda Onuncu Planımızla ilgili de birkaç şeyi müsaadenizle ifade etmek isterim. Onuncu Plan, Meclisimizin onayıyla yürürlüğe girdi biliyorsunuz ve şu anda yürürlükte. Bu planda da bir yenilik yaptık, 25 tane dönüşüm programı tayin ettik. İlk defa bir planın içinde uygulamaya ilişkin kritik başlıkları ortaya koyduk. Bunlar daha sonra ayrıntılı yol haritalarına dönüştürüldü. Sayın Başbakanımız bunları bütün toplumla paylaştı ve şu anda bunların hayata geçirilmesiyle ilgili çalışmaları yürütüyoruz.

Buralarda da vizyonumuz şu, çok açık ve net, iki temel amacımız var: Bir tanesi, Türkiye’yi yüksek gelir grubu ülkeler ligine çıkarmak. Şimdi, dünyada dört tane gelir grubu var; düşük gelirli ülkeler var, alt orta gelir grubu var, üst orta gelir grubu var, yüksek gelir grubu var. Türkiye, şu anda üst orta gelir grubunda -kişi başına gelir olarak söylüyorum- bir ülke. Planımızın amacı, Türkiye’yi yüksek gelirli ülkeler ligine taşımak. Bu artık Türkiye için mümkün, bu eşiğe gelmiş durumdayız. İşte, bazen tartışıyoruz ya, şu “orta gelir tuzağı” dediğimiz hadise, ona düşmeden Türkiye’yi üst gelir grubuna, yüksek gelir grubuna taşımak en temel amacımız, vizyonumuz.

Diğer taraftan, insani kalkınma, az önce bahsettiğim insani kalkınma bakımından da yine dört grup var; düşük insani kalkınma, orta insani kalkınma, yüksek insani kalkınma ve en yüksek insani kalkınma şeklinde. Aile Bakanımız da az önce söyledi, şu anda biz yüksek insani kalkınma grubundaki ülkeler içindeyiz. Burada da hedefimiz en yüksek insani kalkınma grubuna terfi etmek. İnşallah onu da başaracağız 2023 vizyonumuz çerçevesinde. Bir taraftan kişi başına gelirde 13 bin dolar gibi bir eşik değer var, onu aşıp yüksek gelir grubuna geçmek, diğer taraftan da insani gelişmişlikte eğitim ve sağlık başta olmak üzere ortalama ömür, okulda geçirilen süre, beklenen okullaşma gibi göstergelerde iyileşme sağlayarak en yüksek insani gelişme grubuna ulaşmak da yine temel hedeflerimiz arasında.

Değerli milletvekilleri, kolay bir dünyada yaşamıyoruz. Bu, ülkelerin yarıştığı bir dünya. Küresel ortama baktığınız zaman, son yıllarda oldukça önemli sorunlarla yüz yüze kaldığımızı, meydan okumalarla yüz yüze kaldığımızı görüyoruz. En gelişmiş dediğimiz ekonomilerin son yıllarda düştüğü durumu hep birlikte izliyoruz. Amerika Birleşik Devletleri’nden Avrupa Birliğine, Japonya’ya ve bu kriz nedeniyle ülkelerin çok ciddi anlamda borçlandığını, halkların, toplumların çok ciddi bedeller ödediklerini görüyoruz. Öğrencilerin burslarının düşürüldüğü, daha fazla onlara yüklenildiği, çalışan kesimler üzerinde çok ciddi baskıların oluştuğu bir dönemden geçiyor dünyamız ve normalleşmeye çalışıyor dünya. Bu ortam içinde ekonominizi büyütmeniz, geliştirmeniz gerçekten kolay değil. Son dönemlerde Çin’de dahi büyüme hızında ciddi bir düşüş oldu, eskiden çift haneli büyüyen Çin ekonomisi şu anda yüzde 6’lardan, 7’lerden bahsetmeye başladı. Bununla ilgili dahi dünyada endişeler var, böyle bir ortamdayız. Diğer taraftan emtia fiyatlarında ciddi düşüşler oldu dünyada petrol başta olmak üzere. Bu da yine gelişmekte olan ülkelerin görünümünü olumsuz etkiliyor. Bizim için olumlu belki, hani petrol ithal ettiğimiz için olumlu bir unsur ama bir taraftan da komşularımız başta olmak üzere gelişmekte olan ülkelerdeki pazarı daraltıyor ve genel anlamda gelişmekte olan ülkelerin görünümünü de olumsuz yönde etkiliyor. Bundan da biz dolaylı yoldan etkileniyoruz.

Bütün bunların yaşandığı bir ortamda Türkiye olarak tedbirlerimizi almak durumundayız. Bu kapsamda da son yıllarda önemli bazı çalışmalar yaptık, az önce Onuncu Plan’dan, dönüşüm programlarımızdan bahsettim. Burada da iki temel stratejiyle dünyadaki bu gelişmelere karşılık veriyoruz. Bir tanesi iç tasarruf oranlarımızı arttırmak yani dünyaya daha az muhtaç hâle gelmek. Türkiye’de sermaye maalesef tam arzu ettiğimiz düzeyde değil, sermaye birikimi tam arzu ettiğimiz düzeyde değil. İç tasarruflarımız yetersiz olduğu için dış dünyanın tasarruflarıyla yatırımlarımızı finanse etmek durumunda kalıyoruz. Bu da tabii cari açık gibi bir sorun çıkarıyor karşımıza, dış borçlanma gibi bir sorun çıkarıyor. Dolayısıyla, iç tasarruf oranlarımızı artırıp sağlam kaynaklarla yatırımlarımızı finanse etme yolunda son dönemde önemli politikalar uyguluyoruz. Az önce bahsettiğim dönüşüm programlarının özünde de aslında bu tasarruf oranlarını artırma meselesi vardır. Son dönemde bunun sonuçlarını da görüyoruz. 2014 yılında iç tasarruflarımızın millî gelire oranı yüzde 15’e kadar yükseldi. Geçtiğimiz yıllarda yüzde 13’lere kadar gerilemişti. 2015’teki değer ise yüzde 15,6’lara kadar çıktı. Önümüzdeki yıllarda bunun artarak devam etmesini bekliyoruz. Bu, cari açığın azalması demek aslında, iç tasarrufların artması. İkincisi tabii, artan tasarruflarımızı daha üretken alanlara yönlendirmek. Bu çerçevede de içeride tasarruflarımızı artıracak birtakım reformlar, İstanbul finans merkezi, bireysel emeklilik sisteminin güçlendirilmesi, katılım bankacılığı birçok enstrümanla tasarruflarımızı artırırken, diğer taraftan da yatırım ortamını iyileştirerek Türkiye’yi daha cazip bir ülke konumuna yükseltmeye çalışıyoruz. “İkili stratejimiz var.” demiştim; biri ihtiyacımızı azaltmak, diğeri cazibemizi artırmak. Cazibeyi nasıl artırırsınız? Yatırım ortamını iyileştirerek, bürokrasiyi azaltarak, bu reformlarla bütün dünyadan nitelikli insanlar için ve sermaye için, gelip yatırım yapacak, doğrudan yatırım yapacak sermaye için şartlarınızı iyileştirerek yaparsınız. Bu yönde de reformlarımızı yapıyoruz ve buna cevap veriyoruz.

Bugünkü ortamda etrafımızdaki jeopolitik gelişmeleri düşünün, dünyadaki krizi değerlendirin, karşı karşıya kaldığımız çok yönlü terör saldırılarını değerlendirin, bütün bunlara rağmen Türkiye ekonomisi yoluna devam ediyorsa, reformlar yapmaya devam ediyorsa, bunda en kritik faktör siyasi istikrar. Türkiye, çok şükür, 1 Kasım seçimleriyle siyasi istikrarını pekiştirdi, öngörülebilirliğini artırdı. Ekonominin düşmanı belirsizliktir. Belirsizlik olan ortamda uzun dönemli planlama yapamazsınız, yatırım yapamazsınız. 1 Kasım seçimleriyle birlikte 2019 yılına kadar bir başka seçimin de olmadığını düşündüğümüzde, ciddi anlamda siyasi belirsizlik azalmıştır ve ekonomi de bu anlamda çok daha uygun bir ortama kavuşmuş durumdadır. Bu siyasi istikrarı reformlarımızla birleştirdiğimiz zaman, yapısal reformlarla birleştirdiğimiz zaman, Türkiye dünyada pozitif ayrışabilme imkânına sahip ender ülkelerden biri olacaktır.

Dünyada krizin olduğu dönemler, “yakınsama” dediğimiz, gelişmiş ülkelerle farkı kapatma anlamında da bir fırsat oluşturmaktadır aslında. Herkesin kötü olduğu bir ortamda siz nispi olarak iyi olursanız aradaki farkı kapatırsınız. Dolayısıyla, bu dönem, Türkiye’nin farkı kapatması için ciddi bir imkân sunuyor. Bu imkânı yapısal reformlarla mutlaka değerlendirmek durumunda.

Bu çerçevede de 4 başlığın ben öne çıktığını düşünüyorum:

Bir tanesi, Avrupa Birliği. Avrupa Birliğiyle ilgili bütün siyasi partilerimiz aslında iş birliğiyle, güç birliğiyle hızlı adımlar atmak durumunda.

İkincisi, az önce bahsettiğim yatırım ortamına ilişkin, iş ortamına ilişkin reformlarımız; burada da yine Meclisimizin desteğine ihtiyacımız var.

Üçüncüsü, yeni anayasa; demokratik standartlarımızın oturduğu, gerçekten çok daha ileri, demokratik bir ülke hâline gelmemizi sağlayan anayasamız, ekonomik geleceğimiz bakımından da son derece önemli, kritik bir husustur.

Dördüncüsü de bu Meclisimizi ilgilendiren bir husus; İç Tüzük. Ben şimdi, otururken kabaca bir hesap yaptım yani belki daha ince hesap yapılabilir ama Meclisimizin bir saat çalışması aşağı yukarı 600 bin TL’lik bir maliyet, bir saatlik çalışması yani yılda 150 gün çalıştığını düşündüm, günde on saat çalıştığını varsayarak böyle bir hesap çıkardığımız zaman. Geç kalan kanunların ülkeye getirdiği maliyeti hiç saymıyorum burada, başka, dolaylı maliyetleri saymıyorum; doğrudan Meclisimizin bir saatlik çalışması 600 bin lira civarında bir maliyet. Bu da bize şunu gösteriyor aslında -ben burada bir milletvekili olarak konuşuyorum aynı zamanda- hep birlikte, bütün siyasi partilerle İç Tüzük konusunu da mutlaka ele almalıyız diye düşünüyorum. Meclisimizi nasıl daha verimli çalıştırırız, hem daha nitelikli kanunlar üretmede hem de daha hızlı çalışmak noktasında neler yapabiliriz; tabii ki bütün partilerin konuşma haklarına da sonuna kadar riayet ederek bunu nasıl başarırız; bunun üzerinde de hep birlikte durmalıyız diye düşünüyorum.

Burada şu noktanın da altını çizmek isterim: Siyasi partiler olarak çok farklı fikirlerimiz olabilir, farklı olmasak zaten farklı siyasi partiler de olmazdık ama belli noktalarda birleşmesini de becerebilmeliyiz. İşte, bu noktalar, bence AB, yapısal reformlar, Anayasa ve İç Tüzük konuları, partilerimizin daha yakın diyalog içinde olması gereken konulardır ve kalkınmamıza da büyük destek verecek konulardır diye altını çizmek istiyorum.

Değerli arkadaşlar, bu çerçevede büyümeyle ilgili kısa bir değerlendirme yapayım. Bazı arkadaşlarımız büyümede son dönemlerde performansımızın arzu edilen seviyede olmadığı yönünde eleştiriler yönelttiler; buna şöyle cevap vereceğim: Erhan Bey, değerli milletvekilimiz, son dönemlerde, 2007 sonrasında performansın düştüğüne ilişkin bir fikir ortaya koydu. Bakın, bunu ölçerken dünyayla birlikte bakmak durumundayız, dünyanın gidişatını görmek durumundayız. Makroekonomik tahminler yaparken elbette o günkü ortamdaki dünya ve ülke koşulları çerçevesinde tahminler yapıyorsunuz ama şartlar her zaman değişebiliyor, hiç kimsenin tahmin edemeyeceği şekillerde küresel ortamda değişiklikler yaşanabiliyor ve o kapsamda bütün dünyayı etkiliyor bu ve Türkiye’nin 2009 sonrası gösterdiği ekonomik performans, küresel ortamı düşündüğünüzde hiç de küçümsenecek bir performans değil. Bunu neyle ölçebiliriz? Dünya hasılasından aldığımız pay arttı mı azaldı mı 2009 sonrasında, buna bakarak rahat bir şekilde ölçebiliriz.

Bakın, satın alma gücü paritesine göre, 2009 yılında dünyadan aldığımız pay yüzde 1,29. 2015’te bu 1,39’a çıkmış. Yani satın alma gücü paritesine göre geriye gitmemiş gelirimiz, dünyadaki payımız daha ileri gitmiş. Nominal olarak baktığımızda da 1,03’ten 0,98’e nispi bir gerileme var, çok da fazla olmasa da bir nominal… Özellikle bu dolar kurundaki değişimin burada ciddi bir etkisi olduğunu ifade edebilirim ama satın alma gücüne göre baktığımızda hiç de geriye gitmemiş durumdayız, aksine daha ileri gitmiş durumdayız.

Yine, 2003-2015 döneminde dünyanın ortalama büyümesi yüzde 4 olmuş, Türkiye’nin ortalama büyümesi yüzde 4,7 olmuş. Bakın, bütün bu dönem boyunca dünyadan daha hızlı büyümüşüz, bu da payımızı doğal olarak artırmış. Avrupa Birliğiyle mukayese ettiğimiz zaman, kişi başına gelirimizin satın alma gücüne göre Avrupa Birliği ortalamasına oranı 2002 yılında yüzde 35’miş, 2015’te yüzde 54’e çıkmış. Neredeyse 20 puana yakın, Avrupa’yla aramızdaki farkı kapatmışız. Biz buna kalkınmada “convergence” diyoruz, yakınsama. Gelişmiş ülkeler ile Türkiye arasındaki farkı belli bir oranda kapatmış durumda. Elbette bu yeterli değil, elbette daha fazlasını yapmak durumundayız ama bu performans hiç de fena değil. Özellikle, ben de burada siyasi bir polemik yapayım, sizin partinizin iktidar ortağı olduğu dönemde yani 1999-2002 döneminde Türkiye'nin ortalama büyümesi, yanlış hatırlamıyorsam, yüzde 0,8; yüzde 1 bile değil. (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Kontrol edebilirsiniz.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

112 konuşma daha · 1 Mart 2016

112 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook