İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 65. BİRLEŞİM · SALI

Avrupa birliğiyle ilgili yıllık raporu hakkında

Edip Safder Gaydalı

Bitlis Milletvekili ·

Genel Kurul, 65. Birleşim · 5. yasama yılı · 20 Şubat 2007 · 2.148 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaynak göster

Edip Safder Gaydalı, 20 Şubat 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 65. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: AVRUPA BİRLİĞİYLE İLGİLİ YILLIK RAPORU HAKKINDA); konuşma 2.148 kelime.

Edip Safder Gaydalı (Bitlis). “Avrupa birliğiyle ilgili yıllık raporu hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 65. Birleşim tutanağı, 20 Şubat 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/edip-safder-gaydali-22-2007-02-20-avrupa-birligiyle-ilgili-yillik-raporu-hakkinda (erişim: 1 Kasım 2026). TBMM kaydı: https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d22/c147/b065/tbmm221470650038.pdf

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)

ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA EDİP SAFDER GAYDALI (Bitlis)Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; sözlerime başlamadan önce, hepinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

AB süreci Parlamento için, Türk toplumu için olmazsa olmazlardan biri. Bu, geçmiş hükümetler zamanından beri de böyle geldi. Sayın Bakan burada bu sunuşu yaparken gönül isterdi ki, AK Parti Grubu da, bu, AB'ye olan ilgiyi, Türkiye'nin ilgisini kendi ilgileriyle özdeşleştirsinler ve Sayın Bakanlarını burada yalnız bırakmayarak dinleme lütfunda bulunsunlar, çünkü Sayın Bakan Babacan çok sık bu kürsüyü kullanan bakanlarımızdan biri değil. Sayın Bakanın "background"una baktığımızda, oldukça parlak bir "background"u var. 1985 yılında Ankara'nın en güzide okullarından Ankara Kolejini birincilikle bitiriyor, akabinde 1989 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesini 4 ortalamayla üniversite birincisi olarak bitiriyor. Bilahare, fulbright bursunu kazanarak Amerika'ya gidiyor ve MBA'ini de tamamlayarak dönüyor.

Gerçekten kutluyoruz. Hakikaten, başarılı bir öğrencilik hayatı var, ama keşke bu başarılı öğrencilik hayatı bu siyasette de devam edebilseydi, biz de çıkıp bir muhalefet milletvekili olarak bu değerli, cumhuriyet hükümetimizin bu genç Bakanını burada alkışlama imkânına sahip olsaydık. Bundan da en çok mutluluğu biz duyardık. Türk halkının 72 milyondan l'i olarak biz duyardık. Sayın Bakan, 17 Ocak 2006 Salı günü, 50'nci Birleşimde yine böyle gündem dışı bir konuşma yapmış ve bunda da gruplara konuşma hakkı doğmuş, akabinde 15 Haziran 2006'da, 116'ncı Birleşimde bir sayın milletvekilinin, Sayın Çetin'in gündem dışı yaptığı konuşmaya kısa da olsa bir cevap lütfetmiş. Bugün 20 Şubat 2007, tekrar, Sayın Bakan Türkiye Büyük Millet Meclisini bilgilendirme ihtiyacı duymuş, yani başmüzakereci olarak bu göreve atandığı 3 Haziran 2005 tarihinden bu yana üçüncü konuşması. Tabii, bunda Sayın Bakana da haksızlık etmeyelim, genel konjonktür de sadece bakanın kişiliğinden kaynaklanmıyor. Genel konjonktürün de burada çok önemi var.

Şimdi, mevcut Hükümetin bugüne kadarki AB politikası performansına baktığımızda şunu görüyoruz: Bu Hükümet ne yazık ki Türkiye-AB ilişkileri ve müzakere süreci için kapsamlı bir strateji ve ona uygun bir siyasal iletişim modeli geliştirme becerisinden, maalesef, yoksundur.

Türkiye, siyasal koordinatları çok iyi belirlenmiş bir plana sahip olmadığı, süreç içinde sürekli bu konu üzerinde düşünce ve senaryo üretemediği takdirde ciddi istikrarsızlık unsurlarıyla yüzleşmek ve bunlarla baş etmekte öngörülmedik sıkıntılar yaşamak durumunda kalmaktadır.

Hükümetin dış politika konusundaki deneyimsizliği ve yetersizliği nedeniyle, Türkiye, AB karşısında müzakere yeteneğinden ve gücünden yoksun bir ülke hâline gelmiş bulunmaktadır. AB müzakere sürecinde daha güçlü olabilmemiz için, unutmayalım ki, AB dışı ülkelerle ve uluslararası birliklerle de ilişkilerimizi güçlü tutmak zorundayız.

Türkiye'nin, global dengeleri dikkate alarak dünyadaki yer ve rolünü tayin etmesi gereği bir kat daha artmıştır. Günübirlik politikalar, gündemi belli olmayan seyahatlerle, tutarlı, etkin ve sağlıklı bir dış politika üretme imkânı maalesef yoktur.

Türkiye'nin uluslararası topluluğun güçlü, saygın, sözü dinlenir, sözüne kulak verilir bir üyesi olabilmesi için, iltifat kaynağı olarak milletini gören, gücünü milletinden alan bir ülke olması şarttır. Bu da incelikli bir diplomasi, kıvrak bir manevra yeteneği, öngörü ve senaryo üretebilme becerisi ister. Bunları başarıyla uygulayamazsanız, hiçbir şey elde edemezsiniz. Daha kötüsü, mevcudu da koruyamaz, zarara girerseniz.

Türkiye, bugün uluslararası planda zarara uğrayan, elindekileri kullanamayan, elindekileri hiçbir kazanım olmaksızın tek tek kaybeden bir ülke hâline gelmiş durumdadır maalesef. Tecrübesizlik, hazırsızlık, donanımsızlık ve vizyonsuzluk, uluslararası ilişkilerin en büyük düşmanı ve en büyük handikabıdır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; mevcut Sayın Hükümetin her zaman bir adım önde olma sevdası sayesinde, Kıbrıs meselesi Türkiye-AB ilişkilerinin belirleyicisi durumuna gelmiştir. Bir adım önde mantığının son fiyaskosu da Lokmacı Geçidi örneğidir. Annan Planı'na 2004 yılında "evet" diyen Türk tarafının uzlaşma isteği açık olarak ortaya konmuşken ve bu duruma Rumların verdiği "hayır" cevabı ortada iken bir adım daha uzlaşmacı olduğumuzu gösterelim, Rumlara altın gol atalım sevdasının son misali Lokmacı Geçidi'nin yıkılmasıdır. Bu girişim, gereksiz yere Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumları arasında gerilim yaratan ve sonu fiyasko olan bir girişim olarak tarihteki yerini almıştır.

Annan Planı referandumunu unutacak kadar insafsız olan AB'ye ikide bir bizlerin uzlaşma isteyen taraf olduğumuzu göstermeye çalışan girişimler sadece zayıflığımızın göstergesi olmaktadır. Kıbrıs millî davası, Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizde ön şart hâline getirilmiş bulunmaktadır. Tecrübesizlik ve ciddiyet noksanlığı neticesi "Çözümsüzlük çözüm değildir" sloganıyla yola çıkan sayın iktidar meseleyi büsbütün çözümsüz hâle getirmeye maalesef muvaffak olmuştur. "Ver kurtul" rae- sajlı politikaya, Annan Planı'na sarılmaya engel olmakla itham edilen Sayın Denktaş'ın elimine edilmesine rağmen mesafe alınamamış, Hükümet hatalarıyla içinden çıkılmaz bir kıskaca girilmiş bulunmaktadır. Sayın Hükümetin Kuzey Kıbns Türk Cumhuriyeti üzerindeki ambargoların kaldırılması haklı talebini 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesinde ileri sürmesi ve sözlü garantilerin ötesinde yazılı garantileri alması gerekirdi. Hükümet, zirvede müzakere tarihi almak uğruna Gümrük Birliği Ek Proto- kolü'nü imzalayacağı yazılı beyanında bulunmuş, 29 Temmuz 2005 tarihinde içinde "Kıbrıs Cumhuriyeti" yazılı protokolü imzalamakla elindeki kuvvetli kozu karşı tarafa maalesef vermiştir. 2004'te gerekli cesareti ve tavrı gösteremeyen Hükümetin, geri adım ata ata, sırtı duvara yaslanmış bulunmaktadır. Ek protokolü imzalayıp taahhüt altına girildikten sonra, AB'nin ve Rumların tanımayı dayatmalarından kurtulmaya çalışan Sayın Hükümet, Fin Planı'nın görüşmeleri esnasında, eş zamanlılık şartından da vazgeçerek "bir limanımızı açalım" gibi anlamsız bir teklifi ortaya atmak durumunda kalmıştır. Buna karşın, Rum tarafının duruşu, Sayın Hükümetin, imzaladığı ek protokole uymasını talep etmek şeklindedir. Bu, anlamsız tek liman açma teklifi, yandaş basın vasıtasıyla altın gol olarak lanse edilmiş, ama, neticede gol Türkiye'nin kalesine girmiştir. 2004 Aralığında AB'ye girildi bayramı yapanların altın golü de ancak bu kadar olabilirdi zaten.

Bugün AB ilişkilerinde ne noktadayız? Rölantideyiz. Sayın Hükümet ne durumda? Seçimler öncesi, yönetilemez, saklanamaz bir krizin çıkmadığı mutluluğu ve kabulü içinde. Sekiz başlık askıya alınmış, açılan başlıklar da kapatılamaz durumda; bu durum 2009'a kadar böyle sürecek ve 2009'da da duruma bir daha bakılacak. Sekiz başlığın askıya alınmasının sebebi neydi? Herkesin net olarak bildiği üzere, Rum gemilerine limanlarımızı açmamamız. 2009'a gelindiğinde limanlarımız Rum gemilerine açılmış mı olacak? Hayır. Türk milletinin Kıbrıs davasını millî bir dava olarak gördüğü sürece, hiçbir hükümetin, istese bile, Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanımaya gidecek bir adım olan limanlarımızı Rum gemilerine açma girişiminde bulunması asla mümkün olamaz.

Özet olarak, kriz, çözülmek yerine, ertelenmiş durumdadır. Türkiye'nin "hayır" diyememesi ve bu tavizkâr politikalarını devam ettirmesi, AB'nin arzuladığıdır. Tam üyelik perspektifinden yoksun bir adaylığı kabul eden Sayın Hükümetin, kırmızı çizgi ve kararlılık yoksunu olduğu, artık, herkes tarafından bilinmektedir. AB ipine meşruiyet maksadıyla sarılanların o ipi bırakmayacakları artık açık bir gerçekliktir.

AB'yle ilişkilerimizde Kıbrıs konusunun bir bahane olarak ortadan kaldırılması şarttır. Yapılması gereken, Kıbrıs konusu çözülünceye kadar AB'yle ilişkileri dondurup, Kıbrıs meselesinin Birleşmiş Milletler platformunda çözümünü sağlamaktır. Görünen de odur ki, artık Kıbrıs'ta tek devletli bir çözümün oluşması imkânsıza yakın bir ihtimaldedir. Türkiye'nin savunması gereken, iki devletli bir çözümdür. Aksi, kısım kısım Türkiye'den tavizlerin isteneceği bir süreç olacaktır. Türkiye'nin bu cesareti mutlaka göstermesi gerekir.

AB açıkça söylemektedir ki, Kıbrıs meselesinin nihai çözümü gerçekleşmeden Türkiye'nin üyeliği hayaldir. O zaman önce Kıbrıs meselesini çözüme kavuşturmak gerekmektedir. AB için Kıbrıs'ı feda edemeyeceğimize göre, bu gerçeği dünyanın anlayacağı bir dilde göstermeli, gerekirse AB üyelik sürecinden vazgeçebileceğimizi... Cesaretli girişimleri de yapmak zorundayız. Yoksa, her seferinde kriz erteleyerek "benden sonrası Allah kerim" yaklaşımlı hükümet politikalarının ne Türkiye'ye ne de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne bir faydası olamaz.

Türkiye'ye âdeta koloni gözüyle bakan, her işe karışan, hesap soran Avrupa Birliğine "dur" demenin zamanı gelmiştir. Sayın Denktaş'a "Git, ülkende siyaset yap." diyen zihniyetin AB yetkililerinin ve bazı büyükelçilerinin ülkemizde yaptıkları siyasete sessiz kalmaları da son derece üzüntü vericidir. Türklerin "hayır" demeyi bildiklerini muhataplarına hatırlatmak lazım. Sayın Hükümetin beş seneden beri takip ettiği "ver kurtul" Kıbrıs politikasıyla, tam teslimiyet ve tavizlere dayanan Avrupa Birliği politikası maalesef iflas etmiştir. Yüce Meclisin bir an önce duruma el koyması gerekmektedir.

AB Müzakere Çerçeve Belgesinin 2'nci maddesinde "Müzakerelerin paylaşılan hedefi, katılımdır. Bu kabil müzakereler, sonucu önceden garanti edilemeyen ucu açık süreçlerdir. Birliğin hazmet- me kapasitesi de dâhil Kopenhag Kriterleri tam olarak dikkate alındığında, Türkiye'nin üyelik yükümlülüklerini yerine getirmediğinin ortaya çıkması hâlinde, Türkiye'nin Avrupa yapılarına mümkün olan en güçlü bağlarla bağlanması temin edilmelidir." denilmekteyken "biz üye olmadan da bağlı kalırız" sinyallerini güçlendiren politikalar ve mesajlar, AB üyeliği önündeki en büyük engellerdir.

Türkiye'nin üyeliği, Avrupa Birliği açısından bugüne kadar gündeme gelmiş ülkelerin tamamından daha farklı ve temel bir tercihi ifade etmektedir.

Avrupa Birliği, Türkiye'nin üyeliğiyle kendi medeniyet anlayışının sınırlarını çizecektir. Neticede, Türkiye'nin AB üyeliği, hem Türkiye açısından hem de AB açısından siyasi bir karardır.

Müzakere sürecini sadece teknik bir sürece indirgemek doğru olmaz. Eğer karar siyasi ise, sekiz başlığın askıya alınmasını teknik bir mesele olarak görüp "sekiz başlık açılmıyor, ama, biz diğer başlıkların görüşmelerini yapalım ve zaman kazanalım" deme saflığını ifade edenleri anlamakta da zorlanıyoruz.

İç politik hesaplar üzerinden AB'ye karşı olan sessizliğimiz, AB'yi yine de Türkiye'ye karşı daha cüretkâr yapmaktadır. Zaten AB yetkililerini ve özellikle de AB Komisyonu Başkanı Sayın Barosso, bir süredir, Türkiye'nin üye olması için öngörülen süreyi on yıldan yirmi yıla çıkarmıştır. İlişkilerin kopmasından korkan Sayın Hükümet, her şey gibi, üyelik sürecinin uzamasını da sineye çekmektedir.

Hükümete akıl hocalığı yapan kimi çevreler için sürecin kendisi, sürecin amacı olan üyelikten bile daha önemli gözükmektedir. Bu süreç, ekonomimiz için IMF çapasının yanında bir çapa olarak görülüyor, AB'den ekonomik yönetimde disiplin normları, standartları öğrendiğimiz iddia ediliyor. Bazıları ise, AB'den bu yolla uygarlık öğrendiğimizi iddia edecek kadar da ileri gidiyorlar. Sanki müzakere süreci sadece teknik bir mesele ve bu süreçten Türkiye üye olmasa bile büyük faydalar elde ederek çıkacakmış izlenimi verilmektedir. Bu arada AB'nin dayatması olan siyasi tavizlerin nelere yol açacağı da göz ardı edilmemektedir. AB'nin, sürecin kendisine razı görüntüsü veren bir ülkeyi zamanında üye yapması için bir nedeni yok. Bu yüzden, Barosso, yirmi yıl sonra bile üyeliğimizin kesin olmadığını söylemekte hiçbir sakınca görmemiştir.

Başmüzakereci ve Hazineden sorumlu Sayın Devlet Bakanımız gibi son derece zor ve yoğun mesai gerektiren, iki şapkayı birden taşıyan Sayın Bakana da takdirlerimi belirtmek isterim. Ama, bu iki şapkanın birinin yükünü Sayın Bakanın üzerinden alabilecek bir değerli iktidar partisi mensubunun Sayın Başbakan tarafından tercih edilmemiş veya bulunamamış olması da anlaşılabilir bir durum değildir. Sayın Bakanın, iki şapkası sebebiyle, dış temaslarda yeterli zaman ayıramadığı da açık bir gerçekliktir. Türkiye'nin ağırlığında uygun bir güvenlik ve dış politika stratejisi belirleme ve bunu AB üyesi ülkelerle tartışır hâle gelme gereğinin de farkında olmalıyız.

Sayın Hükümetin müzakerelerdeki pazarlık gücünün kaynağı kişisel dostluklar değil, Türkiye'nin büyüklüğü ve gücü olmalıdır. İç politikaya dönük arada bir efelenmelerle Türkiye'nin hakkı ve hukuku asla korunamaz. Sayın Hükümetin millî söylemleri kullanacağı yerlerde bu söylemlerden uzak durması, millî söylemleri ve bu duruşu en çok göstermesi gereken 17 Aralık 2004 Brüksel Zirvesi'nde gösteremeyen Sayın Hükümet, iç siyasette söylem bazında milliyetçilik yarışına girmiştir. Sayın Hükümetin görevi, millî hassasiyetlere yönelik söylemleri iç politikada kullanmak değil, bu hassasiyetleri gözeten politikaları dış siyasette savunmaktır. Dış siyasette millî söylemlerden uzak durulacak, ama iç siyasette kamuoyunun unutkanlığına sığınılarak millî söylemlere sarılına- cak. Bu çelişkili ve parti siyaseti hesaplarına dönük yaklaşımın milletin derin irfanına yakalanmaması da mümkün değildir. Devlet kurumları arasında koordinasyon ve uyumu sağlamakla görevli Sayın Hükümetin görevini yapmayarak kurumlan millete şikâyet etmesi, Sayın Hükümetin sorumluluğunu yerine getiremediği gerçeğini ortadan kaldıramaz ve sorumluluğun göz ardı edilmesine de sebep olamaz. Bu uyumsuzluk, özellikle dış politikada son derece mahzurlu bir görüntü arz etmektedir. Bu uyumsuzluğun temelinde yatan, kanımca, sayın iktidar partisinin dış siyaseti iç siyasette bir enstrüman olarak kullanma çabasıdır. Bu manzaralar ciddi bir devlet geleneğine sahip olan Türkiye Cumhuriyeti'ne de yakışmamaktadır. Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bulunduğumuz yüce kürsünün arkasında "Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir." yazılıdır. Son senelerde dış kaynaklı kayıt ve şartların arttığını görmek son derece ıstırap vericidir. Hükümranlık haklarımıza sahip çıkmamız gerekiyor. İçinde söz sahibi olmadığımız her türlü uluslararası örgüte karşı -ki, buna AB de dâhildir- hükümranlık haklarımızı son derece iyi savunmamız gerekiyor. Atılan her yanlış adımın on yıllara mal olma riski vardır.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANSayın Gaydalı, lütfen konuşmanızı tamamlayınız.

Buyurun.

EDİP SAFDER GAYDALI (Devamla)Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Atılan her yanlış adım, Türkiye'nin geleceğine ipotek koymaktır. Atılan her yanlış adım, ülkeyi tehlikeli maceralara, tehlikeli kamplara sürüklemektedir. Oysa, Türkiye, cesaretin ve sorumluluğun ülkesi olma durumundadır. Süreci yönetecek bilgiden yoksun olmak, hedeflere ve fırsatlara değil de tehditlere odaklanmak, risk üstlenme cesareti gereken durumlarda günü kurtarmaya, durumu idare etmeye soyunmak, kritik anlarda stratejik bakıştan ve öngörüden yoksun bir biçimde, güya cesur, oysa körce çıkışlar yapmak Türkiye'nin elini gittikçe zayıflatmaktadır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni izolasyondan kurtarmak için çırpınan sayın iktidar, sonunda Türkiye'yi izole etmiştir. El yordamıyla yürütülen gaflarla, malul, ciddiyetten uzak dış politikayla ABD'yle aramızdaki mesafe giderek açılmış, NATO'yla ilişkilerimiz soğumuş, Türk dünyası unutulmuş, inanç eksenli dış temaslara ağırlık verilmiştir.

Kıbrıs'ta gerileme, Avrupa Birliği seferinde ricat, Amerika'yla ilişkilerde iflas, Irak'ta çaresiz, yön tespitinde pusulasız, politikasız bir uygulamanın sahibi Sayın Hükümet ne kadar övünse hakkıdır. Çözümsüzlüğü çözüm olarak görmeyen iktidar, başarısızlığını başarı olarak sunmakta son derece başarılıdır.

Türkiye'nin dış politikadaki zorluklarını aşmasının tek yolu, artık milletimizin önüne bir an önce sandığı getirmektir. Türkiye'nin kabuğunu kırmasını ve dünyayla entegre olmasını sağlamış olan Anavatan Partisinin AB sürecine yaptığı katkılar henüz milletimizin hafızasında tazedir. Anavatan Partisi olarak vurguladığımız Türkiye'nin gücünü...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKANSayın Gaydalı, Sayın Bakana vermiş olduğum ek sürenin aynısını size verdim ve teşekkür...

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar)Sayın Başkan, daha sonra uzattınız.

BAŞKANArkadaşlar, lütfen, bakınız, burada gayet adilane yönetiyorum. Hiç onun için bu hususta herhangi bir serzenişe falan lüzum yok.

Sayın Gaydalı...

REYHAN BALANDI (Afyonkarahisar)Hayır efendim, verdiniz. Hayır, lütfen...

BAŞKANLütfen, lütfen Hanımefendi.

Sayın Milletvekilim, teşekkür için mikrofonunuzu açıyorum.

Buyurun Sayın Gaydalı.

EDİP SAFDER GAYDALI (Devamla)Sizin iyi niyetinizi de istismar etmek istemiyorum Sayın Başkan.

Yüce heyete en derin saygılarımı arz ediyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

22 konuşma daha · 20 Şubat 2007

22 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook