İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 37. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (maliye bakanlığı, kamu ihale kurumu, gelir idaresi başkanlığı, özelleştirme idaresi başkanlığı bütçeleri, gelir bütçesi ile 2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı'nın maddeleri)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 37. Birleşim · 2. yasama yılı · 12 Aralık 2007 · 2.774 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 12 Aralık 2007 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI (MALİYE BAKANLIĞI, KAMU İHALE KURUMU, GELİR İDARESİ BAŞKANLIĞI, ÖZELLEŞTİRME İDARESİ BAŞKANLIĞI BÜTÇELERİ, GELİR BÜTÇESİ İLE 2008 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TASARISI'NIN MADDELERİ)); konuşma 2.774 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı (maliye bakanlığı, kamu ihale kurumu, gelir idaresi başkanlığı, özelleştirme idaresi başkanlığı bütçeleri, gelir bütçesi ile 2008 yılı merkezi yönetim bütçe kanunu tasarısı'nın maddeleri)”. TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim tutanağı, 12 Aralık 2007. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2007-12-12-2008-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-maliye-bakanligi-kam (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; yüce Meclisin şu boş sıralarını görünce, bizi dinleyen 73 milyon insanımızın ve yurt dışında dinleyen milyonlarca insanımızın varlığını düşündüğüm zaman, bu yüce Meclisin kürsüsünün, bu salonların da ötesinde sesini duyurduğunu biliyorum. Bu vesileyle, Meclis TV’nin de on dördüncü yaş gününü kutluyor ve başarılar diliyorum.

Sayın Başkan, değerli üyeler; her bütçe görüşmesindeki -AKP’nin altı, 59’uncu Hükûmetin, 60’ıncı Hükûmetin de birinci, yani, yedinci bütçe sunuşu oluyor- her bütçe sunuşunun başında klişe bir söz var: “Bizden önceki iyi hazırlanmayan bütçeler ülkemizi krizlere soktu.” ve AKP’nin miladı 2002 yılıyla başlattığını görüyoruz. Tabii, bu kriz edebiyatını, bu söylemi çağdaş siyasetin bir argümanı olarak kabul etmek mümkün değildir, ancak şöyle bir geçmişe uzanıp bu krizlerde kimlerin sorumluluğu ve payı olduğu üzerinde de durmakta yarar var.

2002 yılından 1973’lere doğru gidecek olursak, ancak şöyle bir kriter konabilir: “Darbe öncesi” ve “darbe sonrası dönem” diye, 12 Eylül. 1973 koalisyonu, siyasette transfer yılları ki, Sayın Başbakanın da başkanlığını yapan geleneğin başladığı, daha sonra Milliyetçi Cephe hükûmetleriyle sürdüğü ve 12 Eylüle doğru yaşanan olayların tırmandığı, 1977’de de bir benzin krizinin hafızalarda kaldığı günler, ne yazık ki sağ-sol, Alevi-Sünni çatışmalarının hafızalarda kaldığı günler. 1980’de Cumhurbaşkanlığı krizi ile 1 sente muhtaç olduğumuz 24 Ocak kararları da ekonomik krizlerin temel taşlarından birisidir. Bundan sonrası, 12 Eylül askerî darbesidir.

Son kırk yedi yılda ülkemiz üç askerî darbe yaşadı. Muhtıraları ve son olarak sanal olanlarını saymıyorum.

1960 darbesinde sağcılar yargılandı. Başbakan Adnan Menderes ve 2 bakanı, ki, sanık listesine bakıldığı zaman çok önemli isimlerin meydanlara, anıtlara verilen isimler olduğunu görürsünüz. 12 Mart darbesinde solcular yargılandı, Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşı darağacına götürüldü. Darbeler mutat olmuştu, on yılda bir. 12 Eylül darbesi olduğunda, bu sefer, hem sağcılar hem solcular nasibini aldı.

Özellikle 78’ler dediğimiz yakın kuşak, uzun gözaltılar, işkenceler, sıkıyönetim askerî mahkemelerinde adil olmayan yargılamalar yaşadı. İç Hizmet Kanunu’na dayanan 5 general Anayasa’yı ihlal etti; yüce Meclisi feshetmekle kalmadı, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi dâhil, tüm partileri kapattı, lider ve yöneticilerine yasak geldi, bazı parti yöneticilerini Zincirbozan’a mecburi ikamete gönderdi; dilleri, kültürleri yasakladı.

1983 sonrası, yine sağ partilerin iktidar devriydi. ABD, IMF, NATO, siyaseti, ekonomiyi, savunmayı belirliyordu.

İşte, bütün bu süreçlerden günümüze, 2002’ye geldiğimizde, Başbakan dâhil olmak üzere, AKP’nin önemli kadroları bu yakın süreçte görev ve sorumluluk aldılar.

Bu yakın sürecin krizleri de 1994, 1998 ve 2001 yılı ekonomik krizleridir. Devalüasyonun yaşandığı, Türk lirasının pul olduğu bu yıllar, yine sağ iktidarlar yönetimdeydi. Bu ekonomik krizlerden yine sağ iktidarlar baş sorumludur. AKP, 2002 yılında miladını başlatsa da, Refah Partisi, Fazilet Partisi, Saadet Partisi geleneğinden gelen, koalisyon yönetim dönemlerini atlaması gerçekçi değildir. Bu dönemlerde, eski dönemlerde IMF’nin reçeteleri uygulanıyordu, arada bir fark yok. Bu nedenle de 2002 miladı yanlış bir milattır. Öncesi krizlerde AKP kadrolarının da ciddi sorumluluğu vardır.

2002’de yüzde 10 seçim barajına sığınanlar, seçim yasalarını, Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirmeyenler, lider sultasını sürdürenler, parti içi demokrasiyi yok sayanlar, işletmeyenler, milletvekillerini atayarak ve tayin ederek belirleyenler, halkın özgür iradesinin yansımasını engelleyenler, adil temsilin önüne dikilenler, bu sistemle seçime girdiler.

1999 yılı trajik bir yıldır. 1999’da Cumhuriyet Halk Partisi barajın altında kalmıştır. 2002’de ise koalisyon ortağı olan üç parti barajın altına düşmüştür. Ne yazık ki, 2002’de, bu seçim sistemiyle sadece iki siyasi parti Meclise girebildi ve AKP Anayasa’yı değiştirecek bir çoğunlukla, cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir milletvekili sayısıyla iktidar oldu. Bu dönemi, ikili bir siyaset, bir Hacivat-Karagöz oyunu gibi ikili bir oyun, hatta, tahterevalli siyaseti gibi bir tarafta iktidar, bir tarafta muhalefetin olduğu koskoca bir beş yılı geride bıraktık. Bu dönemde, zaman zaman iktidar ve muhalefet parti liderlerinin çok sert tartışmalarına da tanık olduk. Ama bu beş yıl boyunca, Türkiye’nin en önemli sorunları Kıbrıs sorunu, Kürt sorunundan kaynaklı düşük yoğunluklu çatışma, bunların çözülmesi yerine, laik-antilaik gerilimi tırmandırıldı. Her gün bu gerilimde sanal bir tartışma yaratan iki parti, seçimler 2007’de yaklaşırken, yüzde 10 seçim barajı ve oy pusulasında bağımsızların, rekor oyda uzlaşıp, tekrar o antidemokratik seçim yasalarıyla 2007’de seçime bizi götürdüler.

Ancak, bağımsızlar, cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir rekor kırdılar. Rize’den Şırnak’a, Sivas’tan İstanbul’a barajları, duvarları, çağdışı antidemokratik seçim yasalarını aştılar. Light muhalefet devri, işte 2007 öncesinde kaldı. 2007 seçimlerinde yakalanan yüksek temsil oranı, 23’üncü Dönem Meclisi bu nedenle demokrasimiz için büyük bir şanstır.

2 milyon oy alarak, seçilerek Meclise gelen Grubumuz, üyelerimiz, Meclisin tüm üyeleri gibi halkı temsil etmektedir. Hiçbir kişi ve kurumun bu meşruiyeti, 2 milyon yurttaşımızın oylarını, halkın özgür iradesini bir hukuk devletinde tartışma hakkı yoktur. Meclisin tüm üyeleri Meclisin saygınlığını, halkın, milletin egemenliğini temsil eden üyelerdir. Bu üyeler, bir hukuk devletinde haklarında kesinleşmiş mahkeme kararı olmadıkça hiçbir şekilde suçlanamazlar. Suçlandıkları takdirde bu suçlamalar iftira, bunu yapanlar da müfteri durumuna düşer. (DTP sıralarından alkışlar) Bir hukuk devletinde yüce Meclisin bu konuda, üyelerinin saygınlığına sahip çıkması, o üyelerinin değil, üyelerinin şahsında onlara oy veren milyonlarca seçmenin ve milletin kayıtsız, şartsız egemenliğine de sahip çıkması anlamına gelir.

Sayın Başkan, değerli üyeler; bütçenin hazırlanması sürecinde demokratik ve katılımcılık olsun isterdik. Emek ve meslek örgütlerinin görüşleri alınsın isterdik. Komisyonumuzda, Bütçe Komisyonunda gelip görüşlerini dinleyebilme şansını da yakalamak isterdik. TÜRK-İŞ, DİSK, HAK-İŞ, KESK, Türkiye Barolar Birliği, Mühendis Odaları Birliği, Tabipler Birliği gibi ülkemizin önemli, şu anda anayasa çalıştayını yapan ve gerçekten demokratik olgunluk ve refleksi her alanda gösteren bu kuruluşlarımızdan on iki tanesi, yakın tarihte, sosyal güvenlik reformuyla ilgili bir toplantı düzenlediler. Ciddi sıkıntıları var, ciddi şikâyetleri var. Aynı şikâyeti, emek cephesi dışında, dün Mecliste bana ulaşan Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonundan, işveren kesiminden de farklı şikâyetleri alıyoruz. O zaman, Türkiye'de 30 milyon, 40 milyon insanımızın geleceğini yakından ilgilendiren ciddi reformlarda çok daha dikkatli olmak gerekiyor. Bu meslek örgütlerimizin sosyal güvenlik reformuyla ilgili haklı iddiaları vardır. “Bütçenin en büyük kara deliği sosyal güvenlik harcamaları ve bu yöndeki yanlış politikalardır.” dediğimizde, Sayın Bakan, bu kürsüde alındılar “bütçenin kara deliği” dediğimiz için. Tabii, bütçenin diğer kara delikleri de, açıkları da vardır; alınırlarsa, biz de Bulgarca “Dupnisa” deriz, o da kara delik demektir. İşsizlik, kayıt dışı ekonomi, dış borçlar, faiz ödemeleri, vergilerde düşüşler, özelleştirmede tükenen olanaklar ve küreselleşmenin kapıya dayattığı şoklardan öte, kaçacak sermayenin olası depremi de hesaba katılmıyor.

Bunların dışında, tabu sayılan, tartışılmayan, cesaretle konuşulamayan askerî harcamalar ve silahlanma da vardır. Son yirmi üç ayda yaşanan acı olayların bütçemize yükü, ne yazık ki bu yükün giderilmesi yönündeki çabalar dikkate alınmıyor. Ağır silah ve teçhizatlarla iki yıldır sınıra yapılan kayma ve operasyonların bütçe içindeki yeri dahi konuşulamıyor; çünkü bunun, yasal, anayasal mevzuat sorunları var. Bu önemli konuda yüce Meclis bir tercih ile karşı karşıyadır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” diyoruz. Yüce Meclis bunu temsil ediyorsa –ki, ediyor- örtülü ödenek gibi sınırlı harcamalar ile “çok gizli” kaydı olan bazı küçük harcama kalemleri denetlenebilir olmak kaydıyla -hariç tutularak- ülke ekonomisini, bütçeyi belirleyecek, sarsacak harcamalarda, demokrasiye ve halkın temsiline olan inançla, karar mercisi olarak yüce Meclisin üzerinde hiçbir güç ve irade olmamalıdır. (DTP sıralarından alkışlar) 2007 yılı Avrupa Birliği İlerleme Raporu’nda “Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu’na ve Millî Güvenlik Kurulu Yasası’na dair hiçbir değişiklik yapılmadı.” deniliyor. “Ordu bütçesi ve harcamaları üzerinde Meclis denetiminin güçlendirilmesi bakımından da hiçbir ilerleme yok.” deniliyor. Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu, ordu bütçesini, sadece genel bir tarzda denetliyor, programları ve projeleri incelemiyor. Dahası, ilave bütçe fonları Meclis denetiminden muaf tutuluyor.

Hesapların denetimine gelince, Anayasa’ya göre Sayıştay ordu harcamaları ve mülklerinin dışarıdan, geriye dönük hesap denetimini yapabiliyor. Ancak Sayıştay, kendisine yönelik yasanın kabulünün askıda olmasıyla, ordu mülklerini hâlâ denetleyemiyor. Dahası, güvenlik kurumlarının iç hesap denetimini düzenleyen 2003 tarihli Kamu Maliyesi Yönetimi ve Denetimi Yasası hâlâ doğru düzgün uygulanmıyor.

Hepsi toparlandığında, ordu üzerinde idari, sivil fonksiyonların ve savunma harcamasına yönelik Meclis denetimi sağlanması konusunda hiçbir ilerleme sağlanmış değil. Tam tersine, yetki alanının ötesine geçen meseleler de -reformlar dâhil- ordunun açık yorumlarda bulunma eğilimi güçlenmiş durumdadır.

Evet “kral çıplak” derler ya, işte Hükûmetin gerçeği; Hükûmet, ama 2 kişiden 1’inin oyunu alsa da iktidar değil. AKP ekonomiyi IMF’ye, Kürt sorununun çözümünü ABD’ye, askere havale etmiş, dış politikayı da ABD’ye bağlamış, savunmayı da NATO’nun perspektiflerine bağımlı kılmış, Meclisi dışlamış, bu anlayışla sağlıklı bir bütçe politikası da gelişememiştir.

Bütçemizin gerçek yüzünü iki örnekle açıklamak istiyorum. Eğer, ortaya konan pembe tabloda Hükûmetin makyajını akıtıp gerçek yüzünü ortaya çıkarırsak şöyle bir tablo ortaya çıkar: Biri madalyonun bir yüzü, biri ikinci yüzüdür.

Madalyonun bir yüzünde “take off”, kalkışa çıkanlar vardır. Hükûmetin yandaşları, dostları, arkadaşları, ihaleler, özelleştirmeler, partizanca kadrolaşma, sermayenin palazlanması, zenginin daha zengin olduğu, oligarşik bir azınlığın çıkarları için uygulanan IMF’ye boyun eğmiş, bir nevi iş birlikçi, ama pragmatik bir ekonomik politika var. Bunları söylediğimizde Sayın Başbakan kızıyor, daha iki gün önce muhalefeti “sermaye düşmanı” ilan ederken, Hükûmet olduklarında kamu borç stokunun millî gelire oranının 78,3 olduğunu, bugün ise yüzde 40’ın altına düşerek IMF’ye olan borcun 23 milyar dolardan 7,2 milyar dolar düştüğünü söylüyor. Doğru mu? Bütçe görüşmelerindeki sunuşlarımızda “IMF borcu ne zaman bitecek?” diye sorduğumuzda da Sayın Başbakan “ABD’nin de borcu çok, çok ama ekonomisi iyi.” diye bize cevap veriyor. Bu mu mali disiplin, kalkınma ekonomi politikası? “Bu mu bunun cevabı?” diye sorduğumuzda, biraz, bu konudaki Türkiye’deki kurumların raporlarına dönmek istiyorum.

TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı) bütçe açığının eylül sonunda 12,2 milyar YTL’yi bulduğunu, bu rakamın geçen yıl 2,4 milyar YTL düzeyinde olduğu dikkate alındığında bütçe performansındaki bozulmanın geçen yıla göre oldukça ciddi boyutlara ulaştığını belirtiyor. Bütçe gelirleri arasında yer alan özelleştirme gelirleri hariç tutularak bütçe açığı hesaplandığında, açığın 3,8 milyar YTL’den 19,1 milyar YTL’ye çıktığını kaydediyor. Bu durumun bütçe açığında yüzde 400’ü aşan bir sıçrama anlamına geldiği ifade ediliyor. Tabii ki buna bağlı olarak bütçe harcamalarındaki hızlı artış ve özellikle dolaylı vergi gelirlerindeki düşük performansın yanında, dış sektörlerin, özellikle dünya ekonomisinin ABD’den Çin ve Hindistan’a kayması –olası, piyasadaki dalgalanmalar da dikkate alındığında- ve son günlerdeki veriler ekonomide SOS sinyallerini veriyor.

Son beş yılda hızlı bir büyüme kaydedildiği söylenen Türkiye ekonomisi, bu yılın üçüncü çeyreğinde sert bir fren yapıyorsa ve gayrisafi millî hasılada da yüzde 2 olarak, dokuz aylık büyüme ise hedeflerin altında, yüzde 4 olarak gerçekleşiyorsa, ticaret ve tarım sektöründeki düşüş etkili olurken, ilk kez böylesi bir düşüş oranıyla karşılaşılması alarm zillerinin çalmaya başladığını gösteriyor. Dokuz ayda büyüme hızı gerilerken, üçüncü çeyrekte en kötü yıl olarak da tarihe geçecek.

Dünyada son çeyrekte bir gerileme, yavaşlama olacağı söyleniyor. Hükûmet açıklamalarında ise “etkilenmeyeceğini” söylemişti. İçeriden kaynaklı gerilemeye dış konjonktür de eklendiğinde yüzde 5 büyüme oranının yakalanamayacağı ortada. Enflasyonun da buna bağlı artacağı anlaşılıyor.

Enflasyon ve büyümeden sonra cari açıktan da ekimde kötü haberler geldi. Aylık 3 milyar dolar açık, yıllık 35,2 milyar dolarla yeni rekora imza attı. Açığın millî gelire oranı ise yüzde 7,7.

Değerli milletvekilleri, tarımda hızlı bir küçülme yaşanıyor. Sektörde, ilk çeyrekte yüzde 2,9’luk büyüme, ikinci çeyrekte de yüzde 2,1 oldu. Sayın Maliye Bakanı sunuşlarında, “Tarım sektörü geriledi, istihdam içindeki payı -dikkat çekmek istiyorum- 2002’de yüzde 34,9 iken -miladı AKP’nin- 2006 yılında yüzde 27,3’e geriledi.” Yani, Sayın Bakan, siz, 2002’den önceki hükûmetlerin çok daha gerisine düşmüşsünüz demektir. Bu da sizin acı itirafınız.

Hani daha öncesi ekonomik kriz devralmıştınız, tarım da böyle mi alınmıştı? Aslında, tarımda AKP döneminde ekonomik politikaların olmayışı düşündürücüdür. Türkiye’nin bir tarım ülkesi olduğu gerçeğini görmeyen politikalar sonucudur. Pancara, tütüne konan kotalar üretimi engellerken, Karadeniz’de fındık üreticisi, Ege’de üzüm üreticisi, doğuda ve batıda tütün üreticisi, buğday, tahıl üretimi teşvik görmedi, desteklenmedi. Orta planda, 2013 yılına kadar, Avrupa Birliği tarım kriterlerine rağmen üvey evlat muamelesi gördü. Çukurova’da pamuk üreticisi, Trakya’da ayçiçeği ve tahıl üreticisi ürününü tarlada bırakıyorsa, Akdeniz’de narenciye üretimi bitme noktasına gelmişse, denizlerimizde balıkçılarımız zor koşullarda ağlarının, mazotlarının, aldıkları kredilerin borçları altında eziliyorsa, AKP’ye sormak gerek, KÖYDES’in var, BELDES’in var, neden tarımı destekleme politikan TARDES’in yok? Artık, size bir TARDES politikası lazım diye söylüyoruz.

Millî gelirde en büyük paya sahip olan sanayinin ilk çeyrekte yüzde 7,5, üçüncü çeyrekte yüzde 3,7 olması da düşündürücüdür. Tarımdan sonra sanayide de gerilemenin göstergesi değil mi?

Serbest meslek ve hizmetlerde, sırasıyla, 4,7, üçüncü çeyrekte ise yüzde 1,1 oldu. Yani, doktor, avukat, mühendis, muhasebeci, değişik serbest meslekle ilgili kalem de dibe vuruyor. Tabii ki, vatandaşta para olmayınca bu meslek gruplarının da çalışması mümkün değildir.

Tabii ki, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nda Türkiye’nin 177 ülke içinde 84’üncü sırada yer almasının ne kadar onur kırıcı olduğunu söylemiştik, kredi notumuzun da B’den BB eksiye düşmesinin vahametini de söylemiştik. Ancak, bunların, bu verilerin arkasından bu son aylarda yatırım, enflasyon, faiz ve cari açık rakamları gerçekten ciddi olarak ekonomik politikanın gözden geçirilmesini gerektiriyor.

“Vergi reformu neden geciktiriliyor?” diye Hükûmete sormak istiyoruz. Çoğunluğunuz var, istediğiniz gibi, bir gece ansızın getirebilirsiniz ve geçirebilirsiniz buradan Hâkimler ve Savcılar Yasası gibi. Çünkü, ülkemizde vergi yasaları sık sık değişiyor, uygulama sorunları yaşanıyor, tartışma konusu hâline geliyor, uzmanlar dahi uygulamada zorlanıyor, takip etmede zorlanıyor. Hukuki, güvenilmiş ve kazanılmış haklara saygı kalmadı, vergi hukukunda kanunilik ilkeleri karşısında geriye yürümeye yer verme, hukuka aykırılığın ötesinde ciddi vergileme anlayışları yanında, zenginden yeterince vergi alınmaması, emekçiden çok alınması, vergi adaletsizliği yaşanıyor. İşte, bunların hepsi vergide adalet için hızla bir vergi reformunun derhâl Meclise gelmesini gerektiriyor.

Gelir üzerinden alınan vergiler -gelir vergisi, kurumlar vergisi- düzenlenirken asıl dolaylı vergiler, yani harcamalar üzerinden alınan vergiler, KDV, ÖTV, banka ve sigorta muameleleri vergisi, cep telefonlarındaki -ki, Sayın Bakan 30 milyonu aşkın cep telefonu olduğunu söyledi- yüzde 50’yi aşan özel iletişim vergisi, şans oyunları vergisi, damga vergisi, gümrük vergisi, vergi adaletinde artık insaf ve vicdan sınırlarının aşıldığını gösteriyor. Yakında kaldırım vergisi, hava alma vergisini de koyarsanız, 2008’de -ki “Yeni vergi yok.” dedi Sayın Bakan- konulursa da doğrusu şaşmayız artık biz.

Servet üzerinden alınan vergilerse, veraset ve intikal, emlak, motorlu taşıtlar, onun ötesinde, yargı harçları, pasaport, ruhsat, ehliyet, yani binlerce kalem artık bir düzene, bir hizaya sokulmalıdır. Mademki, e-vergi, e-devlet, ar-ge araştırmalarıyla ünlüyüz, çalışmamız var, çabamız var, bir düğmede tak diye çıkarıyoruz, o zaman biz de bunu yapmalıyız. Çoğunluğunuz var, muhalefet engeli de yok, bunu çıkarın, biz de destek verelim.

Sayın Bakan, son zamanlarda bir açıklamada bulundunuz: “Artık vergi borçlarını tahsil etmek için direkt bankalara haciz koyacağız.” Son uygulamayla, yüzünüze gözünüze bulaştırdınız. 200 bini aşkın mükellef, şirket ve kişi, banka hesaplarına bir anda ekimin 25’inden, 20’sinden sonra bir haciz gitti. Vergi ödemesi gönderilmemiş, itiraz hakkını kullanmamış ve on beş sene öncesine ait bir vergi, zaman aşımına uğramış. Mükellefin vergi mahkemelerinde itiraz davası açma hakkı var, ama, siz, bir yazı gönderdiniz ve o mükellefin bankadaki bütün hesapları bloke ediliyor, 100 lira alacağınız için 100 milyon YTL bağlanıyor. O, 100 lira alacağınızı alıp geriye kalan parayı serbest bırakmak yerine, bütün hesap bloke ediliyor, çekler, senetler zamanında ödenmedi ve bu yanlış mükellefi mağdur etti. Kasım ayında yaptığınız düzeltme, ne yazık ki, ikinci bir blok olarak banka kayıtlarına işlendi. Orada bir yanlış yapıldı, daha önceki borcun yanında, ikinci yazıyla ikinci bir blokaj uygulandı.

İşte, mükellefe kolaylık tanıyacağım derken, yüzbinlerce mükellefi böylesi bir durumda sıkıntıya sokmak yerine, önceden, uzmanına, bilimine, planlamasına bakıp çalışmaların yapılması gerekiyor.

Memur maaşlarındaki artış ne yazık ki son zamlarla tamamen geriye alınmış durumdadır. Sosyal güvenlik reformunu, sadece sosyal yardıma muhtaç insanlara veya evine kömür verilecek, şeker verilecek, makarna verilecek insanlara yapılan yardımlar anlayışında gören bir devlet, bir hukuk devleti olamaz. Bu sosyal yardım hukuku, çalışan emeklinin yaşam garantisi, çocuklarının sağlık garantisi ve çalıştığı zamanın karşılığında ömrünün kalan kısmını rahatça geçirmesi içindir. Anayasa Mahkemesi bu Yasa’yı geri gönderirken, sosyal hukuk devleti tanımını çok güzel yapmıştır: Güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak gerçek eşitliği, yani sosyal adaleti ve toplumsal dengeyi sağlamakla yükümlü olanın devlet olduğunu ortaya koydu.

Yine sağlık sigortasıyla ilgili olarak eşitlik konusunda çokça şeyler, gerekçelendirmeler var. Sivil toplum örgütlerinin bu konuda çok çeşitli şikâyetleri var. Son zamanlarda sağlık reformu yasasını Meclise sunan hükûmet, burada sağlıkla beraber bıçak parası, ilave ücret, katkı parası, prim parası, sağlık sigortası gibi dört beş kalem daha ilave yaparak vatandaşın yükünü artırmakla kalmıyor, gerçekten de ciddi itirazlar var bu konuda ve sanıyorum Sayın Bakan’a da bunlar iletilmiştir. Ama ciddi ciddi inceledim, lehe olmayan hükümler de yok. Örneğin taslakta bir şey dikkatimi çekti, bir tek lehe hüküm gördüm: Sünnet bedelinin alınmaması. Eskiden belli hasta olanlardan alınmıyordu, şimdi bütün vatandaşlardan alınmayacak. Buna karşılık hemen açığı kapatılmış, emzirme yardımının kaldırılması. Bunun karşılığı da hemen konmuş. Bir yandan konuyor, bir yandan kaldırılıyor. Bu bir trajedidir. Bu yazıktır. Yani 40 milyon insanımızla dalga geçmektir. Hele hele bu taslakta aylık geliri 140 YTL olan insan zengindir tanımı 73 milyon insanımızın onuruyla oynamak demektir. 140 YTL nasıl zenginlik sınırı olabilir ve bu ölçü dâhilinde iki yıl hâlâ yeşil kartları niye sürdüreceksiniz? Bunu sormak istiyoruz. Yeşil kartlar 2009 yerel seçimleri içinde mi lazım diye sormadan da edemiyoruz.

İşsizlik konusunda İŞKUR’un açıklamaları bizi ürkütüyor. 18-30 yaş grubunun rakamının yüksek olması, 376 bin üniversite mezunu, diplomalı işsizin olması, en çok üniversiteli işsizin Türkiye’de olması, özellikle OECD’nin Bilim, Teknoloji ve Endüstri 2007 Raporu’nda, üniversite mezunları arasında işsizlik oranı Türkiye’de yüzde 12,5 -en yüksek oranda- çıkması bizi düşündürmelidir. Beyin göçü yapar ülke durumuna gelip, kendi üniversite mezunlarımıza iş bulamaz duruma geldik.

Dış politika belirsizliğimiz de, ne yazık ki, enerji politikamız da, bütçenin açıkları konusunda etkileyici temel unsurlardır.

Özelleştirme konusundaki hatalarımız sayılmakla bitmez. Özelleştirmeyi borç ödemenin bir kaynağı olarak gören anlayış, ne yazık ki, yakın tarihte, Sümerbank, Etibank olaylarında görüldüğü gibi, iki ekolü, kâr eden ekolü satmakla kalmadı. Daha sonra, özellikle de Eframov şirketine yapılan satışta Petrol-İş Sendikasınca açılan…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

82 konuşma daha · 12 Aralık 2007

82 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook