Kamu finasmanı ve borç yönetiminin düzenlenmesi hakkında kanun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerinde değişiklik yapılması hakkında (key) (s.s.237)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 131. Birleşim · 2. yasama yılı · 16 Temmuz 2008 · 1.878 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasip Kaplan, 16 Temmuz 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 131. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: KAMU FİNASMANI VE BORÇ YÖNETİMİNİN DÜZENLENMESİ HAKKINDA KANUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERİNDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (KEY) (S.S.237)); konuşma 1.878 kelime.
Hasip Kaplan (Şırnak). “Kamu finasmanı ve borç yönetiminin düzenlenmesi hakkında kanun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerinde değişiklik yapılması hakkında (key) (s.s.237)”. TBMM Genel Kurulu, 131. Birleşim tutanağı, 16 Temmuz 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2008-07-16-kamu-finasmani-ve-borc-yonetiminin-duzenlenmesi-hakkinda-kanun-ile-baz (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben derin bir Kıbrıs tahliline girmek istemiyorum; önünde sonunda, Meclis gündeminde olan sağlıkla ilgili bir sözleşme. Zaten “Yavru vatan.” deniliyor. Evet, sorunları var yıllardır ama yılan hikâyesine döndürülmüş, çözümsüzlük ekseninde, geçmiş hükûmetler, geçmiş iktidarlar resmî politikayı, statükoyu koymuş ortaya.
Maraş bölgesi, turizm bölgesi. O güzelim oteller çürütülmüş, sahiller başıboş kalmış, ekonomisi çökertilmiş -Türkiye'nin, resmî politikasıyla oraya danışman atadığı danışmanları dâhil- oradaki çoğu memurun maaşı Türkiye'nin hazinesinden ödenir durumda bağımlılık derecesine getirilmiş, kendi kaderini tayin etme özgürlüğü kısmen de olsa tanınmamış Kıbrıs’taki toplumun, halkın tabii ki çok da fazla söz hakkı sahibi olamaması, self determinasyon hakkını kullanamaması sonucu bu problemler yuvarlana yuvarlana bugüne kadar gelmiş.
Bakıyorum, bugün, Kıbrıs’ta genç, dinamik bir yönetim var. İmzaya baktım, Sağlık Bakanını İstanbul Tıp Fakültesi öğrencilik yıllarından tanıyorum. Birçoğunu birçoğunuz da tanıyordur.
Avrupa Birliği süreci gelişiyor son dönemlerde, duvarlar yıkılıyor, sosyalist sistem çöküyor, dünya siyaseti, konjonktürü değişiyor ve bu konjonktürde elbette ki Kıbrıs’a onurlu bir çözüm getirmek sadece Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin değil, Yunanistan’da, Bulgaristan’da, Kafkaslarda ama bütün bunları yaparken ve isterken kendi içimizde de farklılıklara, farklı kültürlere, farklı dillere aynı şekilde eşit mesafede olma erdemini gösterebildiğimiz zaman birlikte çözüm konusunda adım atma şansını yakalarız.
74 senesinde Kıbrıs çıkartmasında Kürt ve Türk Mehmetler omuz omuza gitmişti Kıbrıs’a. Kıbrıs’ta bin türlü sorun var, birkaçına değindi konuşmacılar. Kıbrıs’ta bir mülk sorunu var ki, ekonomik boyutuyla da devasa bir boyutu olan bir sorun. Bir kere, gümrük, ambargo, uçuş yasakları, bütün bunların ötesinde, şu an Louisville davasıyla Kıbrıs’ta -Kuzey Kıbrıs’taki Rum mallarının sorunu iki bini aşkın dava sonunda- ilginç bir benzetmeyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde, Louisville davası kararından sonra iki bin dava bir araya getirildi ve emsal bir kararla o davalarda zaman ve süre sınırına bakılmaksızın geriye dönülerek, Türkiye'nin -Özal döneminde imzaladı 1987’de bireysel başvuru hakkını- daha da geriye giderek -bakın dikkat edin- bu mülk sorunu Louisville davasıyla, farklı bir devlet de olsa, farklı bir devletin askerlerinin müdahalesi sonucu mallarını kaybettikleri gerekçesiyle öyle bir hukuki durum yaratıldı ki, bu hukuki durum sonucu “Louisville’nun parasını vermem.” diyen hükûmetler ne kadar dirense de sonunda hem verdiler hem de Avrupa Mahkemesinde Doğu, Güneydoğu’da yakılan köy davalarıyla Kıbrıs’taki davaları aynı kefeye koyup öyle bir ilginç pozisyona getirdiler ki, dediler ki: Gidin tazmin komisyonları kurun Kıbrıs’ta. İki kesim, iki toplum; Rum toplumuyla Kıbrıs Türk toplumu. Türk toplumunu Rum kesiminde kalan malları için, Rum kesimini Türk toplumunda kalan malları için kendi aranızda tazmin komisyonları kanalıyla bu sorunu çözün. Bu ilerliyor ama korkuyorum ki sonunda Türkiye'nin başına patlar. Çünkü bu tazmin komisyonlarının hem Kıbrıs’ta sağlıklı bir çözüme gitmediğini, o sorunların daha da yumaklaştığını gösteriyor hem de Doğu ve Güneydoğu’da 300 bini aşkın, İçişleri Bakanlığımızın bildirdiği, komisyonlara başvuru, yakılan yıkılan köyler ve terörden zarar tazmin komisyonlarıyla ilgili ödemeler durmuş durumda. Şimdi, Türkiye’de ödemeler durmuş durumda, bütçede para yok, İçişleri Bakanlığı tekliyor, yerinde sayıyor, tazmin komisyonları çalışma yapamıyor, para ödeyemiyor. 300 bin davadan 90 bini sonuçlanmış, 220 bin civarında da Türkiye’de bekleyen var. Kıbrıs’takilerin hepsi de duruyor.
Şimdi, bu arada, Annan Planı bir yandan, Birleşmiş Milletler… Bakın, bir yandan Birleşmiş Milletler Annan Planı, diğer yandan Avrupa Birliğinin katılım ortaklığı belgesinde koyduğu kriterler, aynı şekilde ilerleme raporunda bizim bazı kriterlerimiz var yine Meclisten geçmiş. İşte, bu konularda cesur bir dış politika, onurlu bir dış politika yapılırken adil ve eşit olmak zorundasınız. Kendinize de eşit olacaksınız, dışarıya da eşit olacaksınız. Kendinize de adil olacaksınız, dışarıya da adil olacaksınız. Türkiye’deki Kürt, kendi dilinden dolayı ezildiği sürece Kıbrıs’taki Türk’ün özgürlüğünü beklemek hayaldir. Çünkü 74 çıkartmasında Kürt Mehmet’le Türk Mehmet omuz omuza gidip eğer orada çarpışıyorsa bu gücün birliğini bileceksiniz.
RASİM ÇAKIR (Edirne)Mehmet’in bir tane adı vardır, o da Mehmetçiktir.
HASİP KAPLAN (Devamla)Kürt Mehmet hep nöbete gider, herhâlde komutanlar var burada.
RASİM ÇAKIR (Edirne)O sana göre öyle!
HASİP KAPLAN (Devamla)Beni konuşturmayın! Kürt Mehmet hep nöbete gitmeyecek artık, bunu bilin.
Bakın, şunu kafanıza kazıyacaksınız artık: “Kürt Mehmet hep nöbete.” dönemi bitti. Kürt Mehmet artık nöbeti eşit tutacak, eşit saatlerde. 03.00-05.00 nöbetine Kürt Mehmet gitmeyecek. Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi…
RASİM ÇAKIR (Edirne)Kim diyor onu?
HASİP KAPLAN (Devamla)…Mardinli, Şırnaklı Mehmet’le Zonguldaklı Mehmet aynı görevi yapacak, aynı saatte askere gidecek, aynı saatte gelecek. Öyle yağma yok! Biliyoruz, CHP döneminde de başka dönemlerde de Güneydoğu’ya…
Ben daha dün Beytüşşebap’taydım. İki gün önce Kato festivalinde o dağlarda askerin nasıl görev yaptığını gördüm. Askerin ve oradaki halkın nasıl yaşadığını, nasıl bir risk ortamında, nasıl bir bunalım ortamında olduğunu gözlerimle tanık oldum. Siz oradaki üç gün boyunca yıkanmadan görev başında duran askerlerin, yirmi beş senedir süren çatışma sürecinin siyasiler tarafından sonlandırılmaması nedeniyle duyulan o can sıkıntısını ve oraya askere çocuğunu gönderen batıdaki, Karadeniz’deki, Akdeniz’deki vatandaşlarımızın analarının, babalarının kaygılarını hiç dikkate alıyor muyuz? Çok basit bir şey söyleyeceğim. Eğer bu sorunu siyasiler çözmüş olsaydı bu kaygıyı burada yaşamayacaktık. Burada birlikte kardeş ve barış içinde yaşamaya tekrar devam edip demokrasimizi güçlendirecektik. Aynı durumu, size çok açık söyleyeyim… Kıbrıs’ta, Rum kesiminde milliyetçi-ırkçı yönetimler vardı; onun karşısında Kuzey Kıbrıs kesiminde de çözümü bir türlü istemeyen, kendini Türkiye’ye dayamış, hazinesinden beslenen bir yönetim. Sorunun çözümsüzlüğü onların işine yarıyordu. Son beş senede, 99’dan bu yana Türkiye Avrupa Birliği sürecinde bir adım attı, bir gelişti, konjonktür gelişti, siyaset gelişti, Birleşmiş Milletler nezdinde Rumlardan daha haklı duruma geldi. Oradaki Kıbrıs toplumu artık kendini savunabiliyor. Kıbrıs’taki Cumhurbaşkanı Sayın Talat’la başlayan bu dönemde, hükûmetlerin getirdiği dönemde anlayış farkı gelişti.
Eğer siz Kıbrıs’ta da siyasetin başına militarizmi dikerseniz sorunları çözemezsiniz. Çünkü bu tür sorunların ekonomik, sosyal, siyasal boyutları vardır. Bu boyutlarıyla göreceksiniz. Ama çok açık söyleyeyim ben de... Eğer daha cesur bir dış politika izlenmiş olsaydı -AKP için de, önceki hükûmetler için de söylüyorum- Kıbrıs sorununda, Kuzey Kıbrıs’a ambargo uygulanırken Rum kesimi tek başına Avrupa Birliğinin üyesi olmazdı. Bu geçmiş yönetimlerin beceriksizliğidir. Burada Kıbrıs’ta doğan doktor var, anlattı demin. Eğer bu cesaret, bu siyasi irade bu Mecliste gösterilseydi Rum kesimi tek başına Avrupa Birliği üyesi olmazdı. Türkiye bugün bir oy olarak veto hakkını kullanıyor. Eğer, Kuzey Kıbrıs Türk kesimi eşit iki toplum olarak, eşit haklara sahip olarak, ortak bir yönetim modeli olarak tıpkı Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nde olduğu gibi eşit hakları kullanan, eşit iki toplumun ortak yönetimiyle şekillenen bir devlet yönetimi olarak, bütün olarak Avrupa Birliğine girseydi bugün Türkiye Cumhuriyeti devletinin yanında, onun yanında olan bir ses, bir oy daha olacaktı.
Bakın, çok basit bir örnek daha vermek istiyorum: Albaylar Cuntası Yunanistan’da yapıldıktan sonra, çok kısa bir süre sonra Avrupa Birliğine girdi. O zaman Yunanistan’ın ekonomisi Türkiye’den iyi miydi, Yunanistan’daki enflasyon Türkiye’den iyi miydi, Yunanistan’daki işsizlik Türkiye’den iyi miydi? Tamamen siyasi öngörüsüzlük sonucu bir tarafta sermaye küreselleşirken, bir tarafta insan hakları, demokrasi, hukuk modası gelişirken, 21’inci yüzyıla bu değerler damgasını vururken, biz kendi yurttaşlarımız arasında bile hukuku çok görmeye başladık.
Arkadaşlar, samimi olmak zorundayız. Siyaseti doğru yapmak zorundayız, objektif yapmak zorundayız. Bakın, Kıbrıs’ı konuşurken Kıbrıs’la Ergenekon’un bağlantısı vardır. Oradaki kaçakçının, kumarhanenin de, oradaki kara dünyanın da, kara paranın da, oradaki emlak mafyasının da… Bakın, Türkiye’yi ilgilendirir. Ya, beni ilgilendirmez diyemezsiniz. Sadece Rumlar geldi vurdu… Öyle basit bakılamaz olaylara. Bir taraftan diyoruz ki, Mecliste Başbakan “Ben davanın savcısıyım.” diyor, bir tarafta ana muhalefet diyor ki: “Ben de avukatıyım.” E, kardeşim bu davanın müdahili, bu davanın mağduru, bu davanın gerçek hak sahipleri olan halk da bu davanın yargıcıdır, karar verecek olanıdır ve sandıkta verir. Eğer siz Fırat’ın ötesinde, bakın, Fırat’ın ötesinde o siyasi cinayetleri, o karanlık şebekeler, çıkar ilişkilerini, o silahlı eylemleri ortaya çıkarmazsanız, Ape Musa gibi bilge ve yaşlı insanların, Kıbrıs sorununda da çözümsüzlük konusunda aynı anlayış ve zihniyetin devamını sürdürürsünüz.
Biz, bugün, Kıbrıs’ta üniversitelerde doğu, güneydoğu’dan giden kardeşlerimiz var, batıdan da gidiyor, Karadeniz’den de gidiyor. Denklik sorunları yaşıyorlar. Bir sürü sorunlar yaşanıyor.
Şimdi, bu sözleşmeye baktığımız zaman, sağlık alanında ortak eğitim, ortak eğitimle beraber Kuzey Kıbrıslı vatandaşlarımızın Türkiye’de hizmet görmesi, meslek icra etmesi veya Türkiye’dekilerin gidip Kıbrıs’ta meslek icra etmesi, karşılıklı olarak tıpta uzmanlık sınavlarından yararlanmaları…
Bırakın Kıbrıs gibi güzelim bir ülkenin sadece kumu, güneşiyle değil, turizmde, sağlık turizminin de Türkiye katkılarıyla, Türkiye ortaklığıyla sağlık turizm merkezlerinden biri olmaya aday olduğu… İngiltere başta olmak üzere, ki Kıbrıs’a en çok müdahil olan ülkelerin başında. Sağlık hizmetlerinin pahalılaşması, tıptaki gelişmeler, teknikteki gelişmeler, eğitimdeki gelişmelerin Türkiye’deki kazandığı ivme ve başarı nedeniyle bizim alanımızdaki sağlık hizmetlerinin yine Kıbrıs kanalıyla dünyaya açılması, aynı zamanda o ambargoyu fiilen kırmaktan başka bir şey değildir.
Böyle büyük düşünüldüğü zaman, kendi Türk’üne de, kendi Kürt’üne de, kendi Laz’ına da, kendi Çerkez’ine de sahip çıkılıp o güzelim insanların bu cumhuriyeti kuran renkler olduğu anlayışıyla bakıldığı zaman, hukuk ve demokrasi içinde yapılamayacak, çözülemeyecek hiçbir sorun yoktur.
Biz çokça acı yaşadık, biliyoruz. Bu acıları başka ülkeler de yaşadı. O ülkelerde de darbe süreçleri oldu. Kıbrıs… Evet, yaşadı, gerçek. Kıbrıs’la beraber Yunanistan yaşamadı mı Albaylar Cuntasıyla?
İtalya… Mafya, Temiz Eller Operasyonu…
Geç, yanında Fransa. Korsika sorununu hâlâ çözememiş Fransa’nın siz rahat mı olduğunu düşünüyorsunuz? Hâlâ iki yüz farklı etnisite ve dil konuşulduğu için Fransa Senatosunda dille ilgili çıkan bir kararın bu son haftada Fransa’nın gündeminde olduğunu biliyor muyuz, bunu tartışıyor muyuz?
Elbette ki Kıbrıs sorununu Kıbrıs’tan Sayın Talat’la, Başbakan Soyer’le, bakanlarıyla burada bilgilenme, yüce Meclisin burada tartışmaya açıp doğru bir politikayı partiler üstü geliştirme ve bu sorunu hızlandırarak çözme konusu hepimizin, ülkemizin yegâne dış politikası olmalı.
Bir tek burada insanlar bu tür çözümlerde ve nerede olursa olsun onurlarından ve gururlarından, asla kimliklerinden ve benliklerinden taviz vermeden, haklı, adaletli, kendi kaderini tayin hakkının gerekleri neyse… Ki Türkiye en sonunda Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni imzalayıp onaylayarak da buna taraf olan bir ülkedir.
Bu çerçevede baktığımız zaman, işte dün Bulgaristan’da ezilen Türklerin bugün yönetimde olduğunu görüyoruz ama orada ATAKA gibi ırkçı partiler var, Türkleri görünce saldırıyorlar. Şimdi, bunu da görüyoruz.
Yine biliyoruz ki Yunanistan’da, Gümülcine’de hâlâ çok ciddi sorunlar var. Onu da göreceğiz, farkına varacağız.
Yine biliyoruz ki Kafkaslarda birtakım sorunlar var.
Şimdi, bu sorunlar bu büyük ülkenin coğrafyasının stratejik ortamında olacak. Büyük bir ülke, 70 milyon. Bu 70 milyonun başında dirayetli dış politikayı gerektirecek bir anlayışın oturması ve gelişmesi gerekiyor, bir stratejinin gelişmesi gerekiyor. Kıbrıs’ın çözümsüzlüğündeki her gün Türkiye’ye fatura ediliyor, Kuzey Kıbrıs’a fatura ediliyor. Her çözümsüzlük günü kaynakların, ekonominin başka yere akması demektir. O zaman, Kıbrıs’ın hem kendi özgürlüğüne hem kendi bağımsızlığına hem kendi hukukuna kavuşmasında, güçlü bir ekonomi olarak Akdeniz ülkeleri içinde güç almasında, elbette ki Barselona Anlaşmasını Akdeniz’in ortasında olan bu adanın hukukunu koruyacak şekilde geliştirmekte de büyük yarar vardır. Bunun için ben Sarkozy’nin elbette ki Başbakan Erdoğan’ı davet etmesini ve Sayın Başbakanın da gitmesini son derece doğru buluyorum. Barselona Anlaşması sadece Fransızların, İtalyanların keyfine, hoşuna gitmesine göre bir Akdeniz yaratma sevdası değildir. Bu ülkenin geçmişte, tarihte Trablusgarp’tan Libya’ya, Libya’dan Mısır’a yakın tarihe kadar geçirdiği tarihi, hâkimiyet dönemlerini, mağrip ülkelerini, Fas’ı, Cezayir’i Akdeniz olarak görmeyen, Akdeniz’i sadece karşısında yaşayan dört tane ülkeden, İspanya’dan, İtalya’dan, Fransa’dan veya Adriyatik kıyısındaki Yunanistan’dan mürekkep gören bir anlayış Türkiye’yi dar, sığ ve gerçekten kendi kabuğuna çekilmiş, kendini anlatamamış bir ülke olmaktan başka bir duruma sokmaz. Türkiye öyle güçlü bir ülke ki, öyle bağları Akdeniz’de geliştirebilmeli ki… Daha iki hafta önce Marsilya’da, Fransa’daki iktidar partisinin Akdeniz’den sorumlu milletvekiliyle görüştüğümde bana şunu söylüyordu: “Akdeniz Birliğinin parlayan yıldızı Türkiye olabilir.” Bakın, Akdeniz’in parlayan yıldızının… Barselona’da ekonomik, kültürel, sosyal ilişkiler anlamında çünkü bu anlaşma onu kapsıyor. Suriye bakın aşağıdan, Lübnan aşağıdan; İsrail’le ilişkiler ortada, Mısır’la ilişkiler ortada; Libya, Fransa, Tunus, Cezayir sekiz, dokuz, bir de Kıbrıs, on tane ülke. On tane ülkeyle birçok yönden ilişkisi ve tarihsel bağı olan Türkiye, neden liderlik pozisyonunu geliştiremesin? Geliştirdiği zaman Kıbrıs’ın sorunlarının çözümü de o kadar kolaylaşacaktır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
36 konuşma daha · 16 Temmuz 2008