İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 53. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 53. Birleşim · 3. yasama yılı · 4 Şubat 2009 · 1.583 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 4 Şubat 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİNE YÖNELİK KYOTO PROTOKOLÜNE KATILMAMIZIN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR (S.S.268)); konuşma 1.583 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 4 Şubat 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2009-02-04-birlesmis-milletler-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesine-yonelik-kyo (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; önemli bir protokol üzerinde konuşuyoruz bugün, Kyoto Protokolü, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi. Demokratik Toplum Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım ve şunu açıklıkla ifade edeyim: Parti Programı’nda çevre konusuna duyarlılığını önemle belirten partimiz bu konuda da duyarlılığını daha önce defalarca dile getirmiştir. Ancak şunu söylemeden geçemeyeceğim: Buraya uluslararası sözleşmeler geldiği zaman ya Avrupa Birliği müktesebatı gereği dayatıldığı için -yani dış dinamiklerin zoruyla geliyor, biz de Meclise götürüyoruz- ya da bakıyoruz ki bu uluslararası sözleşmeler AK PARTİ Hükûmetinin gündemine uygundur, gündemi gereğidir, böyle geliyor.

Şimdi, ben yasanın gerekçesini okuduğum zaman şaşırdım. “Ülkemiz, uluslararası toplumun günümüzde en önemli gündem maddelerinden olan çevre konularına büyük önem vermektedir. Özellikle son yıllarda önemi artan iklim değişikliği konusu da bu konular içindedir.” Şimdi bu sözleri kim… Sayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Hükûmet adına geliyor gerekçe. Peki, ülkemiz ne zaman taraf? 2004 yılında. Sözleşme ne zaman Meclise geliyor? 2009 yılında. 2002 yılından bu yana kim iktidarda? AK PARTİ Hükûmeti. Mademki bu kadar duyarlısınız, bu kadar önemli çevre de, Allah sizden razı olsun, niye 179’uncu hükûmet olarak, en sonuncu hükûmet olarak bunu getirme durumunda kalıyorsunuz? Bu mudur duyarlılık? Niye 179’uncu devlet olarak imzalıyoruz bunu? Niye başlarda böyle önemli bir konuda duyarlı değiliz? Niye bunun öncülüğünü yapmıyoruz? Yapamayız. Yapamayız çünkü bir şey yaptığımız zaman iki yere yönümüzü dönüp bakıyoruz: Namaz kılarken güneye Kâbe’ye, siyasette de bir Washington’a, ABD’ye bakıyoruz, son zamanlarda da Tel Aviv’e, İsrail’e! Çünkü siyaset çok tehlikeli bir şeydir arkadaşlar.

Bakın, Amerika hâlâ Kyoto’yu imzalamıyor. Dünyanın havasını en berbat eden en gelişmiş, en süper ülke, bakın, imzalamıyor. Sayın Bush diyor ki: “Bizim ekonomik çıkarlarımız bu sözleşmeyi imzalamamızı engelliyor.” ABD Başkanı George W. Bush protokolü uygulamaya kalkmanın ABD ekonomisine ağır hasar vereceğini söyleyerek 2001 yılında anlaşmadan çekilmiştir. Şimdi, uluslararası denklem bu. Obama geldi. Şimdi Obama ne yapar bilemeyiz fakat Amerika’da kolay kolay geleneksel devlet şeyi geçmiyor, değişmiyor. Obama daha romantik kelimeler kullanabilir, yani genç bir lider ancak Amerika’nın gerçekleri farklı.

Şimdi bunu niye ifade etme gereğini duydum? Sağ olsunlar, benden önceki iki konuşmacı Kyoto’nun tarihsel sürecini, verilerini ortaya koydular da bu fırsatı bize tanıdılar.

Amerika yönetimi “Gönüllü eylemler ve yeni enerji teknolojileriyle biz pekâlâ bu sözleşmeyi imzalamadan olabilir.” diyor. Bakıyorsunuz, Amerika ne yapıyorsa Türkiye onu takip ediyor; Amerika imzalamamış ya Kyoto’yu, Türkiye’nin de Kyoto’yu imzalamaması gerekir. Amerika Uluslararası Ceza Mahkemesini, Savaş Suçları Mahkemesini imzalamamış ya, Türkiye’nin de imzalamaması gerekir. İsrail de imzalamamış ya savaş suçlarını, insanlığa karşı suçları, soykırım suçlarını… Çünkü Lahey’de, Uluslararası Ceza Mahkemesinde sanık kürsüsüne oturacak devlet başkanları ve komutanları olacağını biliyor; Amerika da biliyor Irak’a müdahalesinde, Afganistan’a müdahalesinde… İmzalamıyorlar, taraf olmuyorlar çünkü onların ekonomik çıkarlarına aykırı. Peki vicdanlarımıza soralım: Gazzeli çocukların günahı ne o zaman?

Şimdi, bu ülkelerin kuyruğuna takılıp giden, dünyada bilmem kaç devlet kuran, bilmem kaç kıtaya yayılan imparatorlukların mirasçısı, Anadolu topraklarından Trakya’ya bir köprü olan koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası da, iç politikası da bu olmamalı.

Kyoto öyle sıradan bir şey değil. İsrail’in fosfor bombaları sera gazlarını ne kadar artırıyor bir yana ama o bebeklerin ölümünü, hastanelerin yıkılışını, o çok kutsadıkları Birleşmiş Milletler çatısının nasıl çöktüğünü, altında insanların canhıraş haykırışlarını, masum vatandaşların haykırışlarını insanlık ibretle seyrediyor.

Biz etkili ne yapabiliriz? Biz önemli bir ülkeyiz arkadaşlar, ekonomik, iktisadi, siyasi alanda önemli, hatta ordusuyla dünyanın en güçlü on ordusundan birine sahip, ekonomisiyle on yedi ülkesinden birine sahip bir ülkeyiz. O zaman biz doğru bulduklarımız konusunda en azından Şef Seattle kadar komplekssiz, duru ve açık olacağız. Ne diyor Büyük Şef: “Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat hışırtılarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. Takırtı sadece. Kulaklara bir tahrik gibi. Hayatın anlamı nedir? Bir Kızılderili’yim ve anlamam. Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgârın yumuşak sesini ve yağmurun temizliği ya da çamın koku verdiği rüzgârın kokusunu yeğler.”

İşte, İsrail’deki bombalar evlere iniyor, çocuklara iniyor, yaşlılara iniyor, sivillere iniyor ama ağır sanayinin, çürüyen kapitalizmin ürettiği sera gazları, karbondioksitler hem insanlara hem hayvanlara hem Nazım Hikmet’in dediği gibi “ota, ete, süte ölüm” yağdırıyor! Böyle bir dünyada, bu dünyaya karşı sorumluluğumuz özellikle de yarına, çocuklarımıza karşı sorumluluğumuz karşısında çevre bilincinin 21’inci yüzyılın en temel hak ve hürriyetlerinden olduğu kaygısıyla bu sözleşmeyi AKP’nin, iktidarının yedinci yılında Meclise getirmemesi gerekirdi, birinci yılında gelmeliydi. Avrupa Birliği müzakere süreci dayatmadan gelmeliydi. Biz burada olmayacaktık ama sizler onu çıkardığınız ve onayladığınız için gurur duyacaktınız. Bugün geç oldu. Hani bizde bir deyimdir “geç olsun temiz olsun” diye. Geç olsun da temiz olsun havalar diye elbette biz de bu sözleşmeye destek vereceğiz ama birkaç konuya değinmeden geçmeyeceğiz.

Şimdi, Japonya bu konuda en duyarlı, karbondioksit konusunda, sera gazları konusunda, üretimi konusunda önde gelen bir ülke yani onun tedbir almasına gerek yok ama tedbir alması gereken ülkeler var, bunların başında Amerika geliyor. Amerika’dan sonra kim geliyor? Avrupa Birliği geliyor. Avrupa Birliğinde ağır sanayi yaygın. Avrupa Birliğinin bu sorundan sıkıntı yaşadığını göz önüne aldığımız zaman, onların dayatmasıyla bu sözleşmenin de Meclise gelmesi, bizim aslında çevre konusunda duyarsızlığımızın işaretidir. Ben, bu süreçlerin, bu tartışmaların yapıldığı başlara bir dönmek istiyorum.

Küresel ısınmayla ilgili tezler aslında 988’de ABD’de yapılan toplantılardan sonra yankı buluyor. İlginçtir, karşı olan ABD’de bu tartışmalar başlıyor. Zaten garip ülke Amerika. Dikkat edin işçi sınıfı hareketine, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne. Çok önemli günler, bakıyorsunuz hep Amerika’daki hareketliliklerden kaynaklanmış, dünyada Birleşmiş Milletler günü olarak kutlanıyor. Ama nedense sonra Amerika bunları bırakmış, unutmuş, şimdi onlara karşı çıkıyor.

NASA’ya bağlı olarak çalışan iklim uzmanı James Hansen 88’de katıldığı bir toplantıda sera gazlarının etkilerinden bahsederken, kuraklıkların, sellerin ve daha farklı doğal olayların artma olasılıklarını göz önüne seriyor. Hansen bu konuşmayı yaparken -doğanın bir azizliği mi, ne diyelim- ABD’de yılın en sıcak günüymüş ve Orta Batı, tarihinin en kurak dönemlerinden birini yaşıyordu. O ana kadar herhangi bir sıcaklık değişimini kesin olarak kabul etmeyen bilim adamları, hükûmetler ve ABD yönetimi, olayın ABD’de gerçekleşmesinin büyük etkisiyle sıcaklık değişimini kabul etmekle kalmadı, bunun küresel bir ısınma olduğunu da görünürde kabul etti. Vandana Shiva’nın da dediği gibi -bu veriler beş altı yıl öncesine denk geliyor- “Bundan üç yıl önce Etiyopya ve Sudan’da binlerce kişinin açlıktan ölmesi kuzey hükûmetlerinin çölleşmeyi ve kuraklığı acil küresel çevre sorunları olarak değerlendirerek harekete geçmeleri için yeterli olmamıştı. Ne de olsa ölümler Afrika’da, dışarılarda bir yerlerde olmuştu.” Tıpkı Ruanda’da 300 bin, 500 bin, 1,5 milyon insan katledilirken dünyanın seyretmesi gibi bir şey veya Sudan’da veya Uganda’da…

Evet, yine böylesi bir durum ne yazık ki fakir ülkeleri, Afrika ülkelerini, üçüncü dünya ülkelerini vuruyor. Oysaki bu iklim değişikliğine, kuraklığa neden olan ülkeler gelişmiş ülkeler; onlardan kaynaklanıyor, doğanın dengesi değişiyor.

Fosil yakıt kullanımına, kömürden santraller kurulmasına Türkiye’de de son zamanlarda özen gösteriliyor. Burada da bir gariplik sezinlemiyor musunuz arkadaşlar? Yani Şırnak ilinde kömür çok. Kömür çok olduğu için kömür santralleri hemen bir iki tane kurulmuştu, şimdi her yere birer ikişer tane kurulması söz konusu. Ne ilginç bir tesadüf ki biz Kyoto Sözleşmesi’ni burada görüşürken Hükûmet harıl harıl kömür dağıtmakla meşgul! Havamızı berbat ediyorsunuz arkadaşlar! Berbat ediyorsunuz ve bu çevre hakkıyla hiç bağdaşmıyor. Ankara’nın silüeti gri oldu. Camilerin minareleri gözükmez oldu bu silüetten, bu gri dumanlardan dolayı.

Bakın, Şırnak’ta kömürden enerji üretmeyin. Gelin, size bütün dağlarda rüzgâr enerjisi bahşeden bir doğa var, güneş enerjisi bahşeden bir doğa var. Tanrı, ırmaklarının büyük çoğunluğunu Şırnak iline vermiş. Gelin Botan’a, Hezil’e, Habur’a, istediğiniz kadar ırmak var oralarda. O ırmakların üzerine küçük küçük hidrolik santraller kurarak ülkenin enerjisini karşılayabilirsiniz ama Dicle Vadisi’ni bir santrale mahkûm edip yıkmayın, Fekayi Tayran’ın evini sular altında bırakmayın. Asur Kulelerini, Timur’un pençelerini, Kelha Alodino’yu, kasrını ve şu an Kültür Bakanlığının tamir ettiği Mahmut Han Köprüsü’nü Kasrik Boğazı’nda, Kasrik Kalesi’ni, Asurluların duvarlara işlediği kabartmaları, o güzelim ülkenin topraklarını böyle heder etmeyin. Oradan bütün doğayı sular altında bırakarak iklim değişikliklerine sebep olurken, bu iklim değişikliklerinin çevre felaketleri üzerindeki etkilerini de göz önüne alın. Çevre politikası öyle, tek bir ülke, ABD dayattığı için, Avrupa Birliği istediği için imzalanacak sözleşme değil. Çevre politikası öyle ki, içten gelir, ruhtan gelir; iman gibi bir şeydir, iman etmek gibi bir şeydir, inanmaktır, vicdandır, vicdanın sesidir arkadaşlar.

Bakın, çok asırlar önce, 1800’lerde, yine değerli hava için ne diyor Kızılderili şef: “Hava Kızılderili için değerlidir çünkü her şey aynı nefesi paylaşır. Hayvanlar, ağaç, adam, hepsi aynı nefesi paylaşır. Nefes aldığı hava, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Pek çok günden sonra ölen adam gibi kötü kokuyla uyumuş. Ama eğer size topraklarımızı satarsak, havanın bizim için değerli olduğunu hatırlamalısınız, çünkü hava, sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır.” Tabii ki tarihinde Orta Asya’dan kuraklık nedeniyle göç edip Anadolu’ya, Karadeniz’den Viyana kapılarına yürüyen anlı şanlı bir millet olarak kuraklığın ne olduğunu herhâlde en iyi sizler bilirsiniz. Kuraklık nedir? 7 derece…

NECATİ ÖZENSOY (Bursa)Bizler de, bizler…

HASİP KAPLAN (Devamla)Sayın muhalefet, AKP Hükûmeti her şeyi bildiği için “sizler” dedim.

Şimdi, 6-7 derece oynama ne demek biliyor musunuz? Antalya’nın, Mersin’in, Alanya’nın, Fethiye’nin, Marmaris’in, mavi turların ne olacağı anlamını taşıyor biliyor musunuz 6-7 derece sıcaklık? Yakın tarihe bilim adamları bir zaman dilimi koyuyor, 5,7 derece artış ihtimali var. Evet, biz bu ihtimal otuz sene, kırk sene, elli sene olsun önemli değil ama yarına, torunlarımıza karşı bir sorumluluğumuz olması lazım çocuklarımıza olmasa bile.

Şimdi, böyle bir sözleşmeyi elbette ki akademisyenler, bilim insanları çok yönüyle değerlendiriyor. Evet, sera gazı miktarı yüzde 5’e nasıl çekilecek? Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sorunlar, daha az enerjiyle ısınma nasıl olacak? Atmosfere bırakılan metan, karbondioksit ve bunların oranındaki düşüş ve bunların alternatif enerji politikaları neler olacak? Fosil yakıtlar neler olacak? Termik santrallerden güneş enerjisine neler yaşanacak? Bunların hepsi bir bütün, ekonomik, sosyal, siyasal, toplumsal boyutlarıyla ele alınması gereken çok çok önemli konular, ama geç de olsa bu Kyoto Protokolü’nün imzalanmasını önemsiyoruz. Bu kömür dağıtımınıza ne derece etkisi…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

35 konuşma daha · 4 Şubat 2009

35 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook