İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 66. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Türiye cumhuriyeti ile sırbistan cumhuriyeti arasında serbest ticaret anlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı hakkında (s.s 426)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 66. Birleşim · 4. yasama yılı · 25 Şubat 2010 · 1.897 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 25 Şubat 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 66. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRİYE CUMHURİYETİ İLE SIRBİSTAN CUMHURİYETİ ARASINDA SERBEST TİCARET ANLAŞMASININ ONAYLANMASININ UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR KANUN TASARISI HAKKINDA (S.S 426)); konuşma 1.897 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “Türiye cumhuriyeti ile sırbistan cumhuriyeti arasında serbest ticaret anlaşmasının onaylanmasının uygun bulunduğuna dair kanun tasarısı hakkında (s.s 426)”. TBMM Genel Kurulu, 66. Birleşim tutanağı, 25 Şubat 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2010-02-25-turiye-cumhuriyeti-ile-sirbistan-cumhuriyeti-arasinda-serbest-ticaret (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 426 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti ile Sırbistan Cumhuriyeti arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması’nın onaylanması hakkındaki Kanun Tasarısı’yla ilgili olarak Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Özellikle Sırbistan’ın büyük Yugoslavya devletinin altıncı ve son cumhuriyeti olduğunu hatırlatmak için söz aldım çünkü Yugoslavya parçalandığı zaman -92 savaşlarından sonra, NATO’nun müdahale ettiği bir ortamdan sonra- Slovenya ayrıldı, ayrı bir devlet kuruldu; Hırvatistan ayrıldı, ayrı bir devlet kuruldu; Bosna-Hersek ayrıldı, ayrı bir devlet kuruldu; Makedonya, Kosova, şimdi de Sırbistan Cumhuriyeti...

Ama, tarihsel bağlarımız gereği bütün bunlarla Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomik, sosyal, ticari, yol güzergâhı ilişkilerimiz var ama buradan bir ders çıkarılması gerekiyor. Aslında burada söz almamın nedeni, Yugoslavya örneğini ve parçalanmışlığını biraz hatırlatmak, Türkiye'nin bulunduğu konumla Yugoslavya’nın parçalanmasından sonra Sırbistan’ın geldiği o iç çatışmalardan, Katoliklerle Ortodoksların, Ortodokslarla Müslümanların, etnik boğazlaşmanın, dinsel boğazlaşmanın, mezhep boğazlaşmasının o ülkeyi getirdiği nokta.

Sabah bir açılım tartışması yaşadık. Eğer Yugoslavya gerçeğini göremezsek sabah yaşadığımız kısır tartışmanın da hiçbir getirisi olmadığını anlayabiliriz. Burada şunu ifade etmek istiyorum: Uluslararası Ceza Mahkemesinde yakın süreçte bir Miloseviç’in yargılanması vardır, bir Karadzic’in yargılanması vardır. Uluslararası Ceza Mahkemesinde savaş suçlusu olarak bu yargılamalar yakın tarihtir. Bosna-Hersek İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur; orada, korkunç kayıplarla ilgili, ölümlerle ilgili, Srebrenica’yla ilgili, katliamla ilgili müthiş dosyalar vardır. O tarihlerde Sırbistan, herkesi, insan haklarını savunan örgütleri, temel hak ve hürriyetleri savunanları hep “batı ajanı, vatan haini” diye damgalıyordu. Sırplar kendilerini kuşatma altında hissediyordu ve savaş suçlusu olarak Miloseviç dönemine denk gelen şikâyetlerde de genelde yolsuzluk vardı.

(x) 426 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Aradan yıllar geçti. O tarihlerde, Türkiye, Avrupa Birliğine üyelik başvurusunu… 99’da aday adayı üyeliği başvurusu oldu. Türkiye o tarihte Sırbıstan’dan çok öndeydi ama ne yazık ki aradan geçen yedi yıl sonucunda Sırbıstan Avrupa Birliği yolunda son sürat ilerleyen, kendine güvenen bir ülkeye dönüştü. Bu bölünme, parçalanma vakalarının üzerinden gelinen noktada Sırbıstan’ın geldiği nokta bu. Türkiye'nin ise siyasetinde -sivil topluma, sokaktaki insana, herkese- herkesin birbiriyle didiştiği, devletin üst kurumlarının kriz yaşadığı, itiştiği, aşırı milliyetçiliğin ve linç kampanyalarının geliştiği bir noktaya geldi.

Ben, buradan samimi olarak bir şey anlatmak istiyorum. Sabahki tartışmalarda İçişleri Bakanının Bakanlıktaki görüşmesinde yer alan bir milletvekiliydim. Orada milletvekili olarak biz “Türkiye’de barış sürecine nasıl katkı sunarız, nasıl sağlıklı bir çözüm getirebiliriz”i konuştuk. Asla yargıya müdahale, orada tahliye, bunlar konuşulacak konular değil. Zaten konuşulacak mevki, makamlar olarak da Meclisin üyeleriyle yürütmeden bir bakanın yapacağı şeyler değil. Ama Şırnak Milletvekili olarak ben orada, Habur Sınır Kapısı’nda, olayın başından sonuna kadar görev yapmış bir milletvekili olarak, uyumadan, durmadan ve en az bir şekilde barış sürecine katkıyı düşünen, düşünmesi gereken bütün arkadaşlarımızın düşünmesi gereken bir süreci yaşayan birisi olarak, geldiğimiz noktayı korkunç olarak nitelendiriyorum.

Burada 34 tane teröristten durmadan bahsediliyor. Eğer gerçekten 34 tane terörist var deniliyorsa şu resmi kameradan bütün vatandaşlarıma, 72 milyon insana göstermek istiyorum: Şu kameradaki kadın, Mahmur Kampı’nda, kucağında bir bebek görüyorsunuz, onun hemen ayaklarının altında beş yaşlarında bir kız çocuğu var, bakın, hemen yanında kocasını görürsünüz. Buna terörist demek için vicdanın kuruması lazım. Buna terörist demek için, bu bebeğe, bu çocuğa, anasına; insanlığımızı yitirmemiz lazım, bütün sağduyumuzu yitirmemiz lazım, bu ülkeye karşı bütün sorumluluğumuzu yitirmemiz gerekiyor. Nasıl, benim Şırnak ilimde Uludere’de, Şenoba’da, Beytüşşebap’ta köyleri yakılan, anası babası katledilen ve Saddam’ın zulmünde Irak’a sığınan 12 bin yurttaşımız hâlâ şu an Mahmur’da yaşıyor. Bunun 26 tanesi Mahmur’dan gelen yaşlılar, çocuklar ve kadınlardı. Onları özel ağır ceza mahkemesi savcılarının önüne çıkarmak hataydı. Bunu ben söyledim bir hukukçu olarak; otuz iki yıllık hukukçuyum, ceza avukatıydım, uluslararası hukuku bilen bir insandım. Nasıl bu bebekleri sanık kürsüsüne getirebilirsiniz? Köyü yakılmış, evi yıkılmış, kocasını kaybetmiş, kardeşini kaybetmiş… Eğer bir terörizm aranıyorsa o köyü yakanlar teröristtir, o masum insanları öldürenler teröristtir. Kim olursa olsun, bunun karanlık örgütlenmesi, şu, bu demiyorum. Bunu konuşurken sağlıklı konuşmuyoruz.

Evet, geri taraftan Kandil’den inen 8 tane de PKK’lı geldi üniformasıyla; gizli gelmediler, açık geldiler. Zaho’da basın toplantısı yaptılar, Habur’dan girdiler. Ama Habur’a bir giriş var, bir de çıkış var. Biz giriş bölümündeydik. Bölge baroları, tam 90 tane avukat vardı; Diyarbakır Baro Başkanı, Şırnak Baro Başkanı, Van Baro Başkanı, bütün bölge baro başkanları. Şimdi, bu insanların hepsi orada bir görev yaptılar. Bu görev yapılırken hepimizin ortak bir duyusu vardı: Nasıl, otuz yıl süren bu çatışmayı bitirebiliriz? Hepimizin yüreğinde duyduğu buydu, halkın istediği buydu. Evet, bir gün önce de miting vardı, 50 bin kişi meydandaydı. Bir milletvekili olarak ben, ambulans aracına binip megafonlarla, sabırsızlıkla Habur’un kapısına doğru ilerleyen bu kitleyi geri getirip 15 kilometre ötede müzik gruplarının eşliğinde sahnede tutmak çabası içinde. Biz böyle yardım ettik. Evet, Silopi halkı, binler, on binler yatmadı, ayaktaydı, geldiler, doğrudur ama “oraya çadır mahkemesi kuruldu, şöyle yapıldı...” Biz sanki hukukçu… Çadır mahkemesini bilmeyiz. Yassıada’da ne diyorlardı? Hâkim “Seni buraya tıkan kuvvet ne diyorsa o olur” demiyor muydu Sayın İyimaya? Yassıada daha yakın tarihtir. Ama biraz daha çadır mahkemesi isterseniz size çadır mahkemesi göstereyim. Seyit Rıza’yı araba farlarının önünde çadırsız, ipe astılar. Onu biliyorsunuz değil mi? Çadır mahkemesi, İstiklal Mahkemeleridir. Ama Meclis arşivlerini açarken biz utanıyoruz, açamıyoruz; 2 milyon belgeyi açıyoruz ama İstiklal Mahkemelerini açamıyoruz. O çadır mahkemelerinde Şeyh Said’in idamında, bunlar hepsi yaşandı. Mezarları da yok. Nerede mezarları diye merak etmez misiniz? “Sanığın idamına şahitlerin sonra dinlenmesine” denen mahkeme kararlarını ne çabuk unuttuk? Evet, bunlar Türkiye'nin gerçekleri. Gelin, bağımsız bir yargıyı kuralım. Sayın Suha Okay, siz de baro başkanıydınız ve oradaki baro başkanlarının çoğu da sizin arkadaşlarınızdı, barolarda beraber görev yaptığınız arkadaşlarınızdı. Sorun o hukukçulara, bir tekimiz diğer tarafa geçmedik, avukatlardan başka, sadece İçişleri Bakanı Müsteşarı Sayın Osman Güneş vardı. Bir tekimiz bir hâkimle, bir savcıyla görüşmedik. Keşke Hükûmet duyarlı davranıp bizimle diyalog kursaydı, keşke önceden biz bunun altyapısını, bütün hesabını kitabını iyi yapıp Türkiye’deki otuz yıllık çatışma sürecini sonlandırıp, Avrupa’dan gelecek barış grubundan sonra Mahmur’daki diğer 12 bin yurttaşımızın gelmesini sağlayabilseydik. Bunlar hâlâ yitirdiğimiz şeyler değil. Ama bunu, Türkiye'nin barışını ve kardeşliğini siyasetin malzemesi yaptığımız sürece… Sırbistan, Yugoslavya, Yugoslavya’nın parçalanması, Krayina bölgesinde milis kadroların yaptığı katliamlar, devlet adına karanlık örgütlenmeler, hepsini yok sayabilirsiniz, görmeyebilirsiniz. Bosna-Hersek kuruldu, devlet oldu ama bir gerçeği değiştirebildi mi kimse? Orada Boşnaklar yaşıyor, Hırvatlar yaşıyor, Sırplar yaşıyor. Evet, çoğunluk Boşnak ama Bosna-Hersek’in cumhurbaşkanlığını ikişer yıl, ikişer yıl, ikişer yıl; bir dönem bir Boşnak yapıyor, bir dönem bir Sırp yapıyor, bir dönem bir Hırvat yapıyor. İlk defa Anayasa Mahkemesine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 3 yargıç seçtiği ülkedir.

Şimdi, Sırbistan’da yaşanan olayları, o acı hatıraları, deneyleri getirip Türkiye’deki gelişmelerle kıyaslamadan biz burada sorunlara çözüm bulamayız.

Elimdeki belgelere bakıyorum. Çok şey söylemek istemiyorum, ilerleyen saat. Belki de Galatasaray-Fenerbahçe maçına gitmek için can atarsınız. Bu konuda uzlaşabilirsiniz, gruplar konuşmayabilir. Hatta yüzde 10 barajında da uzlaştığınız gibi çünkü yüzde 10 barajı üç partinin çok işine yarıyor. Bakın, ortak noktalarınız var, ne güzel ortak noktalarınız var; maçta uzlaşıyorsunuz, yüzde 10 barajında uzlaşıyorsunuz. Bakın, ne güzel. Yani demek ki hep iyi noktalarda uzlaşmıyorsunuz, bazen antidemokratik seçim yasalarında da uzlaşıyorsunuz. Demek ki uzlaşı noktalarınız var.

Ben buradan şunu çok kısa ve net olarak söyleyeyim: Hiçbir gizli görüşmenin olmadığı bir süreci ve halkın barışa olan coşkusunu, halkın “Barış geliyor, çatışmalar bitecek, otuz yıl sonra Şırnak’ın dağlarında yayla yasakları bitecek, özgür dolaşacağız köylerimizde.” diye düşünüp meydanlara döküldüğü zaman biz onu da anlayamadık, yönetemedik. Bunu anlamak zorundayız, anlatmak zorundayız, birbirimizi anlamak zorundayız, başka şansımız yok. Varsa bir çözüm… 20 milyon Kürt yurttaşımızı başka türlü yani bu ülkede yaşamıyor saymak mümkünse öyle sayalım, ona çözüm bulalım. Hani Millî Eğitim Bakanı “Öğrenciler olmasa okulları yönetmek çok kolaydır.” diyordu ya, Kürtler de olmasa Kürt sorununu çözmek çok kolay olacaktı! Ama değil, hayatın gerçeklikleri şunu gösteriyor: Biz istesek de istemesek de birlikte yaşamaya mecburuz. Gidin, şu an Şırnak’ta bir referandum yapın, yüzde 99,9 birlikte yaşamaktan yana fikir beyan ederler.

Bu ülkeyi birlikte kurduk İstiklal Savaşı’nda, bu Meclisi de birlikte kurduk; çatısının altında Kürdistan mebusları, Lazistan mebusları vardı; “Dersim” mebusu denirdi, “Bitlis” mebusu denirdi. Yani bu gerçekleri, arşivler açıldı, herkes okuyabilir.

Şimdi, bütün bu gerçekliklerin içinde çok çok iyi biliyoruz ki bir gerçeklik daha var: Sosyal demokratların Kürt sorununda tarihî bir görevi, sorumluluğu var. Bu tarihî görev ve sorumluluğu yerine getirmediği zaman Türkiye barışında, bundan sonra çıkacak her olayda, çatışmada dökülecek kanda, cenazede, şehitte vebali ve sorumluluğu tarih önünde, halkın önünde affedilmeyecek derecede ağır olacaktır. Biz, bir şans, bu arada bu Mecliste birbirimizi boğazlamadan, çatışmadan, çok rahatlıkla bazı konuları konuşup çözebiliriz.

Bize “Efendim, çadır mahkemeleri kuruldu, hâkimleri, savcıları ayarladı-lar.” O gücüm olsaydı hâkimleri, savcıları ayarlamak, benim kelepçelenen be-lediye başkanlarımı, il yöneticilerimi, genel merkez yöneticilerimi, 1.500 tane kadrolum şu anda cezaevindedir -Diyarbakır’dadır, Midyat’tadır, Mardin’dedir, Siirt’tedir, Ankara’dadır, İzmir’dedir, Antalya’dadır, Mersin’dedir, Adana’dadır, İstanbul’dadır- ben gider hâkimleri ayarlardım, kendi arkadaşlarımı çıkarırdım. Demek ki öyle bir gücümüz yok.

HAKKI SUHA OKAY (Ankara)Gensoruyu senin için vermedik Hasip Bey, İçişleri Bakanı için verdik.

HASİP KAPLAN (Devamla)Hayır, şimdi benim için gensoru vermenize gerek yok, Habur’da hep bizi vurmaya çalıştınız, Habur’da sanki her şeyin günah keçisi biziz, her şeyin sorumlusu biziz. Allah’tan korkun, Yüzyıl Savaşları’na bakın yirmi beş yıl sürmüş, yirmi beş yıl! Otuz yıldır çatışma sürüyor.

Gelin, sizi Şırnak’a davet ediyorum. Bir Maden Araştırma Komisyonu var, mecbur gideceğiz milletvekili arkadaşlarla, belki birçok CHP’li, MHP’li ve diğer partilerden arkadaşlarımız Şırnak’ı görmemişlerdir.

AKİF AKKUŞ (Mersin)Zaten gittik Şırnak’a.

HASİP KAPLAN (Devamla)Getireceğiz, zaten beraber gideceğiz.

Aslında, Fırat’ın öte yakasında biraz daha siyaset yapmanın zamanı di-ye düşünüyorum. Belki birbirimizi anlamak daha kolaylaşabilir ama şunu anlıyorum: Sırbistan, Yugoslavya, Bosna-Hersek bunca acıları Avrupa’nın göbeğinde yaşadı, merkezinde yaşadı. Merkezinde yaşadıktan sonra, evet bölündüler ama bir düzen kurdular. Bugün bütün parçalanan, en iyi ilişkilerimizin olduğu ülkeler Slovakya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Kosova. Hepsiyle çok yakın ilişkilerimiz var, ama biz kendi ülkemizin içinde farklı siyasetlere, farklı düşüncelere, farklı partilere, farklı gruplara, farklı etnisitelere, farklı kültürlere hâlâ “öteki” gözüyle bakan bir siyasi anlayışın girdabında bu ülkeyi de sürüklüyoruz. İnanın “Bağımsız yargı” diyoruz, yargı krizinin temelinde Kürt sorunu var, bu çatışmalar var. İnanın “Ülkenin demokratikleşmesi” diyoruz, yüzde 10 barajını Kürtler Meclise girmesin diye koyduk, şimdi de işimize yarıyor, devam ettiriyoruz. Oysaki demokratlığın çok temel ölçütleri var. Burada, ben yaşananları görünce ürktüm, gerçekten korktum da. Türkiye’nin geleceği için, kardeşliğimiz için, barışımız için, demokrasimiz için… Yani birbirimizi Kürt sorunu üzerinden vurmaya kalkarsak hepimiz kaybederiz. Kürt sorunu, birbirimize karşı kullanacağımız bir silah değildir.

RECEP TANER (Aydın)Bir saatten beri onu konuşuyorsun ya!

HASİP KAPLAN (Devamla)Evet, konuşacağım, anlayacaksınız, güzel güzel. Bakın, bunu konuşacağım. Sırbistan böyle bir ülkeydi.

RECEP TANER (Aydın)Bir saatten beri Kürt sorunundan bahsediyorsun sen ya!

HASİP KAPLAN (Devamla)Sırbistan’da Türkler vardı, Kosovalılar vardı, Arnavutlar vardı, Boşnaklar vardı, Katolikler vardı, Ortodokslar vardı, herkes vardı, farklılıklar vardı. Ne oldu? Bu olmasın Türkiye'de, bunu istiyoruz.

RECEP TANER (Aydın)Şu anda Yugoslavya yok.

HASİP KAPLAN (Devamla)Bunlar yaşanmasın Türkiye'de, bunu istiyoruz. Bunu yaşamamak için, Türkiye’nin birlik, bütünlük içinde bir hukuk devleti olmasına ve demokrasiye ihtiyacımız var diye düşünüyoruz. Bu açıdan bakıyoruz olaylara. Eğer bu açıdan bakarsak çok şeyi aşabiliriz. Türkiye’yi çatışmasızlık ortamına getirebilirsek ki getirmemek için ben çok büyük bir neden görmüyorum; çok çok bir 12 Eylül darbe Anayasa’sının değiştirilmesi, bir demokratik seçim yasaları, arkasından bağımsız yargı konusunda gelecek anayasa reformları konusunda uzlaşabilmek, ortak komisyonlar kurabilmek; bir anayasa reformunda yine uzlaşabilmek, ortak komisyonlar kurabilmek, çalışabilmek. Ee bunlar AK PARTİ’nin Avrupa Birliği uyum sorunuyla ortaya koyduğu şeyler değil ki, hepimizin sorunu. O zaman, AK PARTİ’nin de bunu tez elden gruplara getirip ortak uzlaşı komisyonlarını kurması gerekiyor. Barış bütün bu yollardan geçiyor, tek yoldan geçmiyor, tek tetikten geçmiyor. Sadece çelik, soğuk namlunun ucunda değildir barış. Sorunların çözümü silahın, namlunun ucunda değildir. Silahla çözüm araya araya bugüne kadar birbirimizi kırdık, döktük, duygularımızı kırdık, ayrıştık, ayrılıyoruz, bu noktalara geldik. İşte, baskının dışında çözümler var, bunların konuşulmasının zamanı…

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

54 konuşma daha · 25 Şubat 2010

54 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook