İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 123. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Uygulanan iç ve dış politikalarda hükümet proğramında verdiği sözleri yerine getirmediği, ekonomik ve sosyal sorunları çözmede başarılı olmadığı iddiasıyla başbakan recep tayyıp erdoğan hakkında gensoru açılması (11/12)

Hasip Kaplan

Şırnak Milletvekili ·

Genel Kurul, 123. Birleşim · 4. yasama yılı · 24 Haziran 2010 · 2.723 kelime · yaklaşık 14 dakikalık okuma

Kaynak göster

Hasip Kaplan, 24 Haziran 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 123. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: UYGULANAN İÇ VE DIŞ POLİTİKALARDA HÜKÜMET PROĞRAMINDA VERDİĞİ SÖZLERİ YERİNE GETİRMEDİĞİ, EKONOMİK VE SOSYAL SORUNLARI ÇÖZMEDE BAŞARILI OLMADIĞI İDDİASIYLA BAŞBAKAN RECEP TAYYIP ERDOĞAN HAKKINDA GENSORU AÇILMASI (11/12)); konuşma 2.723 kelime.

Hasip Kaplan (Şırnak). “Uygulanan iç ve dış politikalarda hükümet proğramında verdiği sözleri yerine getirmediği, ekonomik ve sosyal sorunları çözmede başarılı olmadığı iddiasıyla başbakan recep tayyıp erdoğan hakkında gensoru açılması (11/12)”. TBMM Genel Kurulu, 123. Birleşim tutanağı, 24 Haziran 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2010-06-24-uygulanan-ic-ve-dis-politikalarda-hukumet-programinda-verdigi-sozleri-2 (erişim: 28 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz aldım. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.

Bizi özgür iradesiyle seçen halkımızdan aldığımız güçle sözlerime başlamak istiyorum. Demokratik siyaseti önemsiyoruz, sorunların Mecliste barışçıl çözümüne inanıyoruz. Sayın milletvekilleri, toprağa düşen her can bizim canımız. Gencecik insanlar tabutlara düşerken, anaların yüreğinde ateş yanarken Mecliste ihale, istimlak, özelleştirme, Karayolları kanunları ile sabahlara kadar çalışmayı çok anlamlı bulmuyoruz çünkü ülkemizin gerçek gündemi bu değil. Son dakika haberlerine bakın: Çatışmalar, karakol baskınları, F16, Kobra bombalamaları, topçu ateşleri devam ediyor, birbiri ardına ölümler yaşanıyor. Batıda anaların Türkçe ağıtları yürek yakarken doğuda anaların Kürtçe ağıtları yükselirken benim Meclis gündemim, kardeş kanını nasıl durdururum, nasıl çözüm bulurum, nasıl silahları sustururum olmalıydı. Meclisin yolunu unutan liderlerin, Hükûmetin, milletvekillerinin dikkatlerini çözümün adresine yani Meclise, ülkemizin gerçek gündemine çekmeyi amaçladık.

Sayın Başbakan, gensorumuz size yönelik çünkü Hükûmetin başısınız, ülkenin Başbakanısınız. Sitemlerimizi, eleştirilerimizi, beklentilerimizi, önerilerimizi, bazen de öfkemizi anlayışla karşılayacağınızı umuyoruz.

Ülkemizde yaşayan 73 milyon insanımızın birlikte yaşama arzusunun güçlü olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle çözümün sihrini, tılsımını nasıl buluruz, birlikte çözüm umudunu yeniden nasıl aralarız, bunu konuşacağız. Kimse günah keçisi arayıp sorumluluklarını taca atmasın. İktidarıyla muhalefetiyle bütün milletvekilleri sorumluyuz.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bir yıl önce Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül “İyi şeyler olacak.” dedi, inandık. Sayın Başbakan “Anaların gözyaşı akmayacak.” dedi, inandık. Sayın İçişleri Bakanı koordinasyon görevini üstlendi, çokça toplantılar yaptı, partimizle de görüştü. Polis Akademisinde paneller yapıldı, karakolda başlayan açılım, barış gruplarının kendilerini serbest bırakan aynı savcı ve yargıçlar tarafından tutuklanmasıyla mahkemede bitti.

Bugün Barış Grubu’nun diğer üyeleri Diyarbakır’da yargıç önüne çıktılar. Daha önce, 1999 yılında iki barış grubu daha gelmişti. İlk grup 1 Ekimde Hakkâri’nin Şemdinli ilçesine bağlı Gelişen köyünden Türkiye’ye giriş yapmıştı. İkinci grup 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Avrupa’dan gelmişti. Tutuklandılar. Yedi ile on beş yıl arası hapis cezası aldılar. Beş yıl çatışmasızlık süreci değerlendirilemedi, heba edildi.

Sayın Cumhurbaşkanının “İyi şeyler olacak.” şeklindeki sözlerinden kısa bir süre sonra 14 Nisanda DTP’nin 52 yöneticisi içeri alındı, hem de 29 Mart yerel seçimlerinin intikamı alınırcasına. Arkasından belediye başkanlarımız ve 1.600 üye ve yöneticimiz kelepçelenerek tutuklandı. DTP kapatıldı, Sayın Türk, Sayın Tuğluk’un üyelikleri düşürüldü. Daha yirmi gün önce Silopi’de “Savaşa Geçit Verme” sloganıyla yapmak istediğimiz basın açıklamasına güvenlik güçleri saldırdı, Şırnak Milletvekilimiz Sayın Sevahir Bayındır’ın kalça kemiği kırıldı, gaz bombalarıyla, kelepçelerle açılım resmen hançerlendi.

ABD’li edebiyat profesörü Edward Said diyor ki: “Herhangi bir siyasi eylemin terörizm olarak adlandırılması ona siyaset, tarih, gelenek ve yorumun buluştuğu bir anlatı statüsü tanınmaması demektir. Filistin meselesinin başına gelen buydu. İşte Kürt sorununun başına gelen de budur. Birinin gerillası, ötekinin teröristi.” diyor. “Açılım”, “barış”, “kardeşlik” derken ne oldu da birdenbire çatışmalı bir ortama geldik? Kardeşin kardeşi vurduğu bu anlamsız, çözümsüz savaşın sebebi nedir? Kimler rant sağlıyor, kimler taşeron, kimler elinde körükle yangına gidiyor? Neden Mecliste bunu konuşmuyoruz, neden liderler bir araya gelmiyor, neden partiler sorunun üzerinde konuşmuyor, projelerini ortaya koymuyor?

BDP olarak, daha önce de söyledik, bir kez daha tekrarlıyoruz: Gelin, Meclisin birinci gündemi Kürt sorunu olsun. Sorunu çözene kadar başka gündeme geçmeyelim, tatile çıkmayalım, Meclisi kapatmayalım. Sayın Başbakan, Türkiye’de Kürt kimliğiyle yaşamak isteyen milyonlarca yurttaşımız var, resmî dil Türkçe dışında Kürtçenin eğitimi, yayını konusunda talepler var, siyasette temsiliyetin önündeki engellerin kaldırılması, kültürel çoğulculuğun, farklılıkların, ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel hakların tanınması talepleri var. Osmanlı’dan cumhuriyete miras kalan, yüz yılı aşan, yirmi dokuz isyan yaşayan bir soruna asayiş gözlüğüyle bakarsanız, askere havale etme yanlışına düşersiniz.

Geride bıraktığımız acı tabloya bakınız: Sıkıyönetim, olağanüstü hâl, sansür, sürgün, 17 bin faili meçhul cinayet, yakılan dört bin köy, yaşamını yitiren 40 bini aşkın insanımız, yüz milyarlarca dolar zarar. İşte, o zaman JİTEM, Susurlukçular, itirafçılar, çeteler, darbeciler mantar gibi türedi, ahtapot gibi kolları Türkiye’ye yayıldı. Ergenekon çeteleri o zaman palazlandı. Hizbullah’ı kullandılar, insanları asit kuyularına attılar. Vedat Aydın gibi siyasetçileri, Musa Anter gibi bilgeleri, gazetecileri öldürdüler.

Bugün bunları isteyenler olabilir. Totaliter, faşist, despot bir yönetim anlayışını arzu edenler, Hitler özentileri de çıkabilir. Ancak, ülkemizin, halkımızın sağduyusuna olan inancımız sarsılmadı. Büyük çoğunluk kardeşçe bir çözüm umudu içinde. “Demokrasi içinde çözüm mümkün.” diyor. Bu irade, bu güç Mecliste de var, yeter ki uzlaşı, diyalog ortamını sağlayarak, soruna partiler üstü bir yaklaşımla bakabilelim.

Demokratik açılım doğruydu. İlk açıklandığında bölgede iyimserlik vardı, sorunun demokratik yolla çözüleceği umudu doğmuştu. Yirmi altı yıllık çatışmanın yerini barış alacaktı. Halkın coşkusu barışa özlemindendi. Diyarbakır’da milyonlar bu özlem ile meydanlara çıkmıştı. Habur sonrası medyanın, muhalefetin yükselttiği ırkçı, milliyetçi dalga sizleri korkuttu. Habur sendromu, kaygısı Hükûmeti sardı. Geri adım atmanın anlamı yoktu. Milliyetçi, ırkçı dalga karşısında, Hükûmetin milliyetçi dalgayı yönetmesi ve kontrol etmesi gerekiyordu. Yapamadınız, teslim olmayı seçtiniz. Ezber bozmak gerekiyordu, siyasi cesarete ihtiyaç vardı. İngiltere’de Tony Blair IRA ile nasıl görüştüyse, direkt veya endirekt görüşüp çözecektiniz. İspanya’da Gonzales hem demokrasiyi geliştirirken hem de ETA’yla görüşüyordu. Rahmetli Özal kadar cesur olacaktınız. Güney Afrika’da Mandela ve Clark örneğinde olduğu gibi, gerçeklerle yüzleşecektiniz. Yaser Arafat gibi gerektiği zaman barışı konuşacaktınız. Hatırlayın, 1960 ABD’sinde siyahlar beyazların okuluna gidemiyor, aynı otobüse binemiyordu. Medeni haklar kanunu çıkınca, ayrımcılık bitince, Kennedy’nin Yardımcısı bir elinde siyahi bir öğrenci, bir elinde beyaz bir öğrenciyi alarak üniversiteye gidince de kıyamet kopmuştu. Aştılar o günleri, şimdi bir siyahi olan Obama Devlet Başkanı. Devlet adamlığı tavrı işte budur.

Çatışma ortamının giderilmesi, gerginliğin azaltılıp rahatlamanın sağlanması, zıtlaşan, inatlaşan siyasetlerin yumuşatılması konusunda inisiyatif alamadınız. Çatışma ortamını sadece eleştirmek veya ilgili tarafları mahkûm etmek türünden soyut sözler, “kahrolsun”lar veya “köklerini kazıyacağız”- çözümün, barışın dili değildir. Çözüm projelerde, siyaset bilimindedir. İnsanlığın, vicdanın, ortak aklın devreye girmesi gerekiyor. Şiddet veya karşı şiddete başvuranların değişim, dönüşümlerine yönelik yol gösterici siyasetlerin devreye konulması gerekiyordu.

Kürt sorununun çözüme kavuşturulması için çatışmasızlık ortamı oluşturulamadı. İki taraf vardı; bir yanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin operasyonları, diğer yanda PKK’nın eylemleri. Bu süreci yönetemediniz, Kürt sorununu çözecek silahsızlandırma ve demokratikleşme projesini hazırlayamadınız. Açılımın duraksaması, rota değiştirmesi Kürt demokratik siyasetine baskıya dönüştü. Böylesi günlerde ateşli, içi boş nutukların, küçük siyasi hesapların faydası yok. Bir yandan, “Açılım bitmedi, ne olursa olsun devam edecek.” deniliyor. Taş atan çocuklar yasası geç de olsa, eksik de olsa Mecliste. Oylarını aldığınız Kürtleri küstürmek istemiyorsunuz. Diğer yandan, BDP’ye çok sert saldırıyor, tabanınızdaki milliyetçilere selam veriyorsunuz. Samimiyet testinde sınıfta kaldınız.

Kürt sorununu Kürtleri AKP’lileştirerek çözme hedefi, bu yolda yapılan operasyonlar, uygulanan baskılar Kürt demokratik siyasetinin tasfiyesini amaçladı. Açılımın başında yapılan bu ince hesaplar iyi niyetin olmadığını ortaya çıkarıyor.

Narayana “Hitopadeşa” kitabında, “Kızgınlık dönemindeki bir fil gibi şişen ve bu yüzden doğru yoldan sapan bir kralın danışmanları eleştirilir.” diyor. Filistin sorununda da, Kürt sorununda da yanlış yönlendiriliyorsunuz. Washington’da, Bağdat’ta, Brüksel’de sürekli görüşme hâlindesiniz. Sizi kim yönlendiriyor? Ekseninizi kim kaydırıyor? Size kim yanlış kararlar aldırıyor?

Geçmişte, Kürt sorunu ortaya çıktığında Türkiye, Suriye, Irak, İran sistemli zirveler yapar, tasfiye ve baskıları görüşürlerdi. Sizler de aynı şeyleri yapıyorsunuz. ABD-İran olayından sonra bu üçlüye dâhil olmasa da Türkiye ile birlikte Barzani, Talabani’yi sıkıştırmaya, baskı altına almaya çalışmaktasınız. Türkiye'nin, 1995 yılından bu yana Duhok’un yakınında Bamerni ile Kanimasi kasabasında 50 tank, 2 bin personeli bulunuyor. Batufa ile Kanimasi’de de bine yakın Türk askeri ve 20 civarında Alman Leopar tankı bulunmaktadır.

Barzani, “Biz, artık, kardeş kanına elimizi bulaştırmayacağız.” diyor, sadece barışçıl, demokratik çözümlere destek vereceğini açıklıyor. 1993’te Barzani bölgesinde yaşanan kardeş kavgası, onların deyimiyle “…” (x) sonraki yıllarda Erbil’in hemen yanı başındaki Safin dağlarında yıllarca sürmüştü. Bu acıların dersleri üzerinde, Kürt halkına yeni bir “…” (x) dayatmaya kalkmak, en hafif deyimiyle vahşettir, Türkiye'nin de asla çıkarına değildir.

Sayın Başbakan, tutumunuzdaki çifte standart bizi şaşırtıyor. Taş atan Filistinli çocukları övüyorsunuz, Kürt çocukları için de “Gereği yapılacak.” diyorsunuz. Acıları ve ölümleri yarıştırmak gibi bir niyetimiz yok. Her acı önemlidir ve paylaşılmalıdır; isyanımız samimiyetsizliğedir.

Gazze’de yaşananlara tepki gösteriyorsunuz, Silopi’de susuyorsunuz, yaşananları görmezden geliyorsunuz. Hamas için “Halk seçti” diyor, meşru görüyorsunuz, BDP’ye tahammül edemiyorsunuz.

“Kürt açılımı, demokratik açılım, millî birlik” derken, durmadan isim değiştirdiniz. Zikzaklarınız, kararsızlığınız zarar verdi. Aslında, Kürt sorununu Kürtsüz çözme anlayışı sizi çıkmaz sokağa götürdü.

12 Eylül darbesinin seçim sisteminin sayesinde, 2002’den bu yana, yüzde 40’larda oy alıp Mecliste yüzde 60’ın üzerinde çoğunluğa sahipsiniz. Sekiz yıldır Başbakansınız. Geçmişinizi hatırlayın, Belediye Başkanıyken Siirt’te bir şiir okumuştunuz, hayatınız değişmişti. DGM’ler, olağanüstü yargı, OHAL, düşünce özgürlüğü yasaklarıyla tanışmış, Pınarhisar’da yatmıştınız. Bugün, 12 belediye başkanı sizin döneminizde düşüncelerinden dolayı tutuklu. Bu korkunç bir ironi değil mi? Diyarbakır 5 no.lu cezaevini bilirsiniz. 12 Eylül darbecileri, orada insanlara dışkı yedirdi, işkencede insanlar öldürüldü. İşte, bu zulüm insanları dağlara çıkarmadı mı?

Sizin zamanınızda, işkence ve kötü muamele rakamları insan hakları belgelerinde binleri aştı. Sadece 2008’de 5.315 kişi düşünce ve ifadeleri için soruşturma ve davalara muhatap oldu.

Sayın Başbakan, haberleşme gizliliği, kişilik hakları esastır ancak emrinizdeki memurlar gizli dinleme yapıyor. TİB size bağlı, dinleme yapan güvenlik güçleri de emrinizde. DGM’lerin yerine kurulan özel ağır ceza mahkemelerini de siyasallaştırdınız. Telefon ve ortam dinleniyor, fiziki takip yapılıyor. Kişilik hakları, özel hayat, aile hayatı ayaklar altına alınıyor, çiğneniyor hatta Meclise uzanıyor. İslamiyet’te insanın haremine girmek günah değil mi? Sekiz yıldır gizli dinlemeyi bitirmek için ne yasa değiştiriyorsunuz ne de sorumluları yargı önüne çıkarıyorsunuz. Çok güçlüsünüz, yasama çoğunluğu sizde. Yürütme gücüsünüz, yargıyı da baskı altına almaya çalışıyorsunuz. Demokrasinin kurallarını hiçe sayıyorsunuz. Çoğulculuk, katılımcılık, ortaklaşma sizin kitabınızda yok, neden? Narayana “Başıboş güç ayrı şeydir, bilimin yol göstericiliğindeki güç ayrı şey; ışık ve karanlık aynı anda aynı yerde olabilir mi?” diyor. Bu kürsüden defalarca söyledik “Kontrolsüz güç, güç değildir.” dedik.

Sayın milletvekilleri, toplum en şiddetli çatışma ortamına çekilirken daha kötü bir durum ne olabilir ki? Otoriterleşme eğiliminin hız kazanması, devletin yine kural tanımaz uygulamalara geçme eğilimi, sokakları etkisi altına alan linç girişimleri yeterince korku ve endişe vermiyor mu? Hükûmetin açılımı ötelemesi, geciktirmesi, söylem ve uygulamaları Kürtleri dışlaması, halkı ve temsilcilerini muhatap almaması, güven vermemesi başarısızlığın nedeni değil mi?

Sorun, Kürtlerle Türkler arasında değil, devletle Kürtler arasında bir sorundur. Sorun, güvenlik, asayiş sorunu da değildir, hak ve özgürlükler sorunudur. Sorun, insan hakları ve demokrasi sorunu olarak çözümü siyasi, hukuki, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel boyutları olan bir sorun. Kürt halkını terörist gören anlayışın, hak ve özgürlüklerin “terörle mücadele ediyorum” bahanesiyle bastırılması, çözüme, barışa hizmet etmiyor.

(x) Bu bölümlerde, Hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille, birtakım kelimeler ifade edildi.

Sayın Başbakan, Şemdinli Gediktepe mevzisine gittiniz, gördünüz. Oraya gidemeyenlerin sizleri nasıl acımasız eleştirdiğini, aşağılamaya çalıştığını gördük. Oysa, yoksul halkın çocukları, Şemdinli’ye, on beş günlük eğitimden sonra gönderiliyor. On sekiz yaşında, kıyamadığımız, arabamızın anahtarını verirken sakındığımız çocuklarımıza ağır silahlar veriliyor, otuz kiloluk sırt çantasıyla savaş hattına sürülüyorlar. Peki, generallerin çocukları nerede askerlik yapıyor? Medya listesini çıkarmış, Ergenekon soruşturması paşaları dâhil, görevde olanların çocukları ve yakınları, kendi konutlarında, ikametlerinde, yaşadıkları şehirlerde askerlik görevini yapıyor. Bu eşitlik mi, adalet mi, vicdan mı? Hani ülkemin tüm yurttaşları eşitti?

İnanıyoruz ki halk “Bu anlamsız kirli savaşta, kardeş kavgasında neden çocuklarımız ölüyor?” diye sormaya başladığında, şehit cenazelerini istismar edenler kaçacak delik arayacaklardır. Açılım deyip ayrımcılık yaparsanız, hiç mi bunun siyasi sorumluluğu olmayacak? Herhâlde, canlar yere düşerken “Gensoruyu da ayağa düşürdüler.” demezsiniz; ülkemiz uçuruma yuvarlanırken, sayısal çoğunlumuz vardır diye kulakları tıkamaz, gözünüzü kapatmazsınız.

Sayın Başbakan, sizi tanımakta güçlük çekiyoruz. Kimi zaman, güzel şeyler söylüyorsunuz, halk umutlanıyor, eşitlikten, kardeşlikten, özgürlüklerden bahsediyorsunuz.

“Özel timin bölgedeki uygulamaları hesap dışı kaldı. Bölgede yaşayan insanların ne mal ne de can güvenlikleri söz konusuydu. İnsanlara bölgede gerektiğinde dışkı bile yedirildi. Demokratikleşme ve insan hakları noktasında güneydoğu son derece geri. Yakın bir zamana kadar, anlamsız ve çağdışı Kürtçe yasağı dolayısıyla bölge insanları hayli baskılarla yüz yüze gelmişti. Başbakan, Türkiye’de seksen beş yıldan beridir resmî ideolojinin Kürt meselesinde inkârcı, asimilasyoncu, baskıcı davrandığını açık seçik söylemeli. Kürt kültürünün geliştirilmesi için engelleyici tüm yasaları kaldırıp dileyen herkesin kendi ana dilinde eğitim-öğretim yapabilmesinin önünü açmalıyız.” Tayyip Erdoğan’ın 2001 Refah Partisi Genel Merkezine sunduğu rapor.

Sayın Başbakan, sizleri davet ediyoruz, buyurun, aynı şeyleri söylüyoruz, siz de yapın ve rapor sizin, neden yapmadınız?

Devam edelim: “Ad koyalım, diyorsunuz. Kürt sorunu, bu milletin bir parçasının değil, hepsinin sorunudur, benim sorunumdur, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ortak sorunudur çünkü güneş herkesi ısıtır, çünkü yağmur herkes için rahmettir çünkü herkes aynı toprağın insanıdır. AK Partinin, her şeyden önce, ayrımcılığı gerek bölgesel gerek etnik unsur olarak ortadan kaldıran bir iktidar olacağının altını çizmek istiyorum.” 12 Ağustos 2005, Diyarbakır.

“Büyük devlet, güçlü millet, kendisi ile yüzleşerek, hatalarını ve günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürüme güvenine sahip millet ve devlettir.” İmza: Başbakan Erdoğan, 2005, Diyarbakır.

Bu söylediklerinizin hepsinin altına imza atmaya hazırız, bu yanınızı olumluyoruz. Karşımızda harbi, samimi doğruları dile getiren bir Başbakan Tayyip var diye düşünmeye başladığımızda, belediye başkanlarına, barış gruplarına vurulan kelepçeler akla geliyor. Diğer kişiliğiniz devreye giriyor: “Ya sev, ya terk et!” 30 Ocak 2007, Hakkâri. “Çocuk da olsa, kadın da olsa gereği yapılacak.” 2006, Diyarbakır. “Pompalı vatandaşa hoşgörü”, son olaylardan sonra “Kökleri kazınacak.” tehditleri. İşte, o zaman ekseniniz kayıyor, militerleşen bir kişiliğe dönüşüyorsunuz.

Karşımızda çift kişilikli bir Başbakan görünce şaşırıyoruz. “Hangi yanınız baskın?” diye düşünüyoruz, tartışıyoruz, ölçüyoruz, uygulamalarınıza bakıyoruz. Sonuç? Son bir yılda gelinen nokta tam bir felaket. Kendinizi ne zaman gözden geçireceksiniz?

Milliyetçi damarınızın daha çok kabardığını, statükonun asıl gerçek savunucusu olduğunuzu gösteriyorsunuz. Bir yanda darbecilere, Ergenekonculara savaş açıyor görünüyorsunuz, diğer yanda altlarına milyon TL’lik zırhlı Mercedes’ler çekiyorsunuz.

Dolmabahçe’de gizli pazarlığınızın kodları da tek tek çözülmeye başlandı. Darbecilerle anti-Kürt anlaşması yaptınız, cemaatleri, ihaleleri korumaya aldınız.

Bu niyetiniz, Kürt sorununda yaptığınız yanlışlar sizleri öyle bir maceraya sürüklüyor ki sandıkta Cumhurbaşkanlığı hayalleriniz de bitecek.

Bu dünyada elbet halk bunun hesabını soracak. Öbür dünyada sırat köprüsünden geçtiğinizde Nekir ve Münkir melekler de soracak: Kul hakkı yediniz mi? Mazluma zulüm ettiniz mi? Peygamberimiz “Cennet anaların ayağı altındadır.” demişti, siz analara acı çektirdiniz mi? Ne cevap vereceksiniz?

Sayın Başbakan, devlet parsel parsel satılırken süren savaşın rantından bahsediyorsunuz, kimmiş bu rantçılar? Çeteler, darbeciler, işkenceciler, köy yakanlar, faili meçhul cinayet işleyenler kirli savaşın en başta gelen rantçıları değil mi? Bir de ceplerine, ciplerine, cüzdanlarına, şirketlerine işbirliklerine bakınız. Kimin mal varlığı bu sekiz sene içinde artmışsa asıl rantçılar onlardır. Bir yanda bir avuç azınlık padişahlar gibi yaşarken diğer yanda milyonlar sefalet içinde yiyecek ekmek bulamayacak. Peki, bu mudur adalet?

“İşsizliği bitireceğiz.” dediniz, 2002’de yüzde 9’la alıp 13,7’ye yükselttiniz, gayriresmî yüzde 20’yi aşmış durumda.

“Vergi yükünü hafifleteceğiz.” dediniz, 2010 bütçesinde ÖTV’yi, KDV’yi emekçi halka yüklediniz. Krizi tiye aldınız. Krizin yükünü emekçi halka yüklediniz. İşçiye, memura yüzde 2 zam verdiniz, her gün petrole, doğal gaza, akaryakıta yüzde 100’ü aşan zam yaptınız. Yeşil kart rakamlarına bakarsanız, yoksulluk sınırı altındaki yurttaş sayısının 15 milyonu aştığı bir ülkede yaşıyoruz.

Devletin tüm kurumları tarafsızlığını, adaletini, sağduyusunu, suhuletini kaybetti. Burada devletin tepe kurumları kavgalı, halkın güveni de sarsıldı. Bugün itibarıyla geldiğimiz nokta yönetememe krizine dönüşmüştür. Anayasa gereği güçler ayrılığı güçler birliğine dönüştü.

Sayın Başbakan, Anayasa reformunu kaldırdınız, baş örtüsü konusunda geri adım attınız, asker ve polisin sivil otoritenin emri altında olması anlayışını terk ettiniz. Türkiye'nin gerçek gündemleri olan sorunların Mecliste görüşülmesi AK PARTİ’nin çoğunlukçu anlayışı nedeniyle engellendi. Ülkenin gerçek sorunları Mecliste, Ankara'da konuşulamadı, Washington, Brüksel, Bağdat'ta aranmaya başlandı. Dış politika uluslararası güçlerin kontrolüne girdi. Onurlu bir dış politika yerine, bağımlı bir politika izlendi. İradesi ipotek altına alınan Türkiye, IMF'ye, NATO'ya, ABD'ye ve İsrail'e bağımlı hâle getirildi.

Sıfır tolerans anlayışı da iflas etti. Faili meçhul cinayetler arttı, güvenlik güçlerinin orantısız aşırı güç kullanımı arttı. Adil yargılanma hakkı bitti, kişi güvenliği ve özgürlüğü ayaklar altına alındı. Toplum sağcı-solcu, laik-antilaik, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, zengin-fakir kamplara ayrıldı. Gerilim ve çatışma ortamı her alana yayıldı.

İthal enerjiyle dışa bağımlılık arttı. Kara para aklamayla 64 ton altının nasıl girdiği belirsiz. Yap-İşlet-Devret Yasası ile Galataport, Harem, İstanbul üçüncü Boğaz köprüsü, limanlar, akarsular satışa çıkarıldı.

Mecliste denetlenemeyen Millî Savunma Bakanlığı bütçesi, askerî harcamalar artırılırken eğitim, sağlık kısıtlandı, sosyal devlet sadaka devletine döndü.

Ekonomide yaşananların dışında toplumsal barışın bozulmasına, ırkçı, milliyetçi linç kampanyalarına, sosyal patlamalara zemin hazırlandı.

"Açılım" dediniz, el attığınız her açılım, Alevi, Ermeni, Kıbrıs, Roman, Kürt açılımı, bunların hepsi elde kaldı, bir tekinin projesi ortaya konamadı.

12 Eylül askerî darbesini değiştirmek yerine ihtiyacınız olan maddeleri sahte bir referandumla getirmeye çalıştınız.

Yüzde 10 barajını ısrarla korudunuz, yüzde 7 hazine yardımını ısrarla korudunuz.

“Kürtçe serbest bırakılacak” dediniz, gizli eylem planlarını yayınladınız. YÖK, Kürt gençlerini fişlemeye başladı. Tek Kürtçe gazete olan Azadiye Welat Yazı İşleri Müdürü Vedat Kurşun'a yüz altmış altı buçuk sene ceza verildi.

“Köy isimlerini değiştireceğiz.” dediniz, değiştiremediniz. “Eşit yurttaşlık” dediniz, “Türkiye üst kimliği” dediniz, Anayasa’nın 66'ncı maddesine dokunmadınız.

Söyleyin Allah aşkına, uluslararası güçlerin istihbarat ve savaş teknolojileri desteğiyle bu savaşı sürdürmek kimin çıkarına, Türkiye'nin mi, yoksa silah tüccarlarının mı?

Sayın Başbakan, Toronto’ya gideceksiniz, Obama’dan destek isteyeceksiniz. Dışarıda sarf ettiğiniz eforun yüzde 1’ini içeride, iç dinamiklere harcasanız daha çok yol almış olurdunuz. “75 Kürt milletvekilimiz var.” dediniz, kendi vekillerinizi bile “söz ola kestire başı” deyip susturdunuz. Mecliste bir gün olsun bu sorunu ve çözümü konuşmadılar.

Eğer Türkiye bu sorunu konuşmayacaksa, çözümü tartışmayacaksa, sadece siz konuşacaksanız ve militarizmin diline sarılacaksanız, işte bu yol, barışa giden bir yol değildir. Türkiye SOS veriyor, yol ayrımındadır. Halk yeniden eski günlere dönmek istemiyor ama her gün bu kaygıyla güne uyanıyor. İnsanlar umutsuz, geleceğe güvenle bakamıyor.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

46 konuşma daha · 24 Haziran 2010

46 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook