Süryanilerin sorunları hakkında
Muş Milletvekili ·
Genel Kurul, 134. Birleşim · 4. yasama yılı · 14 Temmuz 2010 · 868 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma
Kaynak göster
M. Nuri Yaman, 14 Temmuz 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 134. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: SÜRYANİLERİN SORUNLARI HAKKINDA); konuşma 868 kelime.
M. Nuri Yaman (Muş). “Süryanilerin sorunları hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 134. Birleşim tutanağı, 14 Temmuz 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/m-nuri-yaman-23-2010-07-14-suryanilerin-sorunlari-hakkinda (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA M. NURİ YAMAN (Muş)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 538 sıra sayılı Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti arasında Akkuyu sahasında nükleer güç santralinin tesisine ilişkin anlaşmanın onaylanmasının uygun bulunduğu hakkındaki kanunun 2’nci maddesiyle ilgili olarak Barış ve Demokrasi Partisi adına söz almış bulunmaktayım. Bu nedenle, sizleri en içten duygularla selamlarım.
Bilindiği gibi, Türkiye ile Rusya arasında 12 Mayıs 2010 tarihinde imzalanan Anlaşma’yla Türkiye'nin ilk nükleer santralinin kurulması konusunda da bu suretle ilk adım atılmış olacaktır. Bu kapsamda yapılmış olan 20 milyar dolarlık Anlaşma’da Mersin’in Gülnar ilçesine bağlı Büyükeceli beldesi yakınlarında 4.800 megavatlık kapasiteye sahip dört üniteden oluşan Akkuyu nükleer santrali kurulması amaçlanmaktadır.
Söz konusu bu santralin inşası 1976 yılından beri sürekli olarak gündeme gelmiş, ancak çevre örgütlerinin baskısıyla bugüne kadar gerçekleşmemiştir.
Nükleer santrallerde atom çekirdekleri parçalanarak enerji sağlanmaktadır. Atomun çıkardığı ısı enerjisi yüksektir, ama çıkardığı radyasyon ancak özel binalarda veya kurşun mezarlarda saklanır ve uzun yıllar radyasyon yaymaya da devam ederler.
Nükleer santrallerden oluşabilecek radyoaktif etkiler iki farklı yolla çevreye ve insanlar dâhil tüm canlılara ulaşmaktadır. Birinci yol, bacalardan çıkan emisyonların atmosferde taşınımıyla yeryüzüne ve yer yüzeyindeki canlılara ulaşması; ikinci yol, santralden çıkan sıvı ve katı atıkların nehirler, göller veya denizlere ulaşmasıyla bu ortamlarda yaşayan canlıların ve yer altı sularının bu atıklardan etkilenmesi yoludur.
Yeryüzünde yaşayan insanların ve hayvanların doğal yaşamının sirkülasyonu nedeniyle her iki yol ile nükleer santrallerden oluşabilecek radyoaktivitelerden etkilenmesi mümkün olagelmektedir. Dolayısıyla santrallerdeki ufak bir sızıntı milyonlarca canlının radyasyona maruz kalmasına sebep olmaktadır. Örneğin, 1986 yılında Rusya’da Çernobil nükleer santralindeki sızıntıdan dolayı 3 milyon insan radyasyona maruz kalmış ve olumsuz etkileri Karadeniz kıyılarımıza kadar ulaşmıştır.
Nükleer santrallerin kurulması diğer santrallerden daha pahalıdır. Üstelik otuz-kırk yıl içinde yeniden sökülmesi gerekir. Oysa diğer tür santraller sürdürülebilir enerji sağladıkları gibi, kurulmasından sonra düzenli bakımları sayesinde de süreklilik kazanmaları mümkündür.
Yine, nükleer santrallerin atıklarını yok edecek bir teknoloji henüz keşfedilmiş de değildir. Nükleer santraller hem çalışmaları sırasında hem de sökülmelerinden sonra yüzlerce yıl boyunca çevreleri için zararlı ve tehlikeli konumlarını da sürdüregelirler. Dolayısıyla daha atıklarının bile nasıl bertaraf edileceği bilinmeyen ve Akkuyu’ya kurulmak istenen nükleer santralin bölge insanına ve çevreye ihanetle aynı anlama geleceğini herkes dile getirmektedir.
Gelişmiş ülkeler bile nükleer santral kazalarını hâlâ önleyebilmiş değillerdir. Bırakın yirmi altı yıl önce Çernobil kazasını, 2000’li yılların eşiğinde bile ABD ve Japonya dâhil pek çok yerde önemli nükleer santral kazaları yaşanmıştır.
Bunların yanında, santralin deprem riski taşımayan bir alanda inşa edilmesi önemli bir zorunluluktur. Bilindiği gibi Türkiye, deprem kuşağı üzerinde bulunmaktadır. Bunun yanı sıra, Akkuyu’yu depremsellik açısından inceleyen yeni bir rapor da bugüne değin hazırlanmamıştır. Bu yerle ilgili saha lisansı da otuz beş yıl önce verilmiş olan bir sahadır. Türkiye deprem haritası ise yine bu yerle ilgili olarak otuz beş yılda birçok değişiklikler göstermiş ve hâlen de bu değişiklikler devam etmektedir. Daha da ilginç olanı, Akkuyu’da kurulması planlanan santralin 25 kilometre açığından Ecemiş fayı geçmektedir ve yerbilimciler, bu fay hattının Akkuyu bölgesine doğru ilerlediğini de bildirmekte ve gözlemlemektedirler; son yıllarda Akdeniz’deki deprem hareketliliğini buna bağlamaktadırlar ve bu konudaki ikazları da sürekli basında da yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında, ülkemizde nükleer santraller konusunda ısrarı kaygıyla… Ve neden bu kadar ısrar edildiğini de sormadan edemiyoruz.
Yine söz konusu bölge Türkiye'nin önemli bir turizm alanıdır. Mersin’in Silifke ilçesinden Antalya’nın Gazipaşa ilçesine kadar olan kıyı şeridi bu yatırımdan olumsuz bir biçimde etkilenecek, yöre insanının en önemli geçim kaynağı bu şekilde ellerinden de alınmış olacaktır. Bölge turizminin sekteye uğramasının yanında, yine, tarım ve hayvancılık sektöründe de tam bir yıkım yaşanacak ve nihayetinde, söz konusu yatırım, yörenin insansızlaştırılmasına da neden olacaktır. Daha düne kadar Mersin’i turizm kenti ilan eden Hükûmet, bugün, turizme en büyük darbeyi vuracak olan nükleer santrali yine Mersin’e kurmak istemektedir. Bu nasıl bir turizmi geliştirme anlayışıdır ki bunda hâlen ısrarla durulmakta ve bu konuyu anlamlaştırmak bir türlü mümkün olmamaktadır.
Değerli arkadaşlar, bu santralle insanların üç önemli hakkı elinden alınmaktadır. Bunlardan birincisi yaşama hakkıdır, ikincisi ticaret hakkı, üçüncüsü de çevre hakkıdır. Bu temel hakları insanların elinden almak gerçekten bunlara büyük bir darbe vurmak demektir.
Yine, Hükûmet, dünyada örneği olmayan bir ihaleyi de uluslararası anlaşma kılıfına sokmak suretiyle birtakım şeyleri kamuoyunun gözünden saklamaya çalışmaktadır. Güdülen amaç ise ihalenin bir bakıma yargı denetimi dışına çıkarılması amacıdır. Çünkü uluslararası anlaşmaların yasal denetimi mümkün değildir. AKP Hükûmeti, bu uygulamasıyla dünyada örneği olmayan bir yetki tecavüzüne bu suretle imza atmış bulunmaktadır. Bu işin bu şekilde yapılması hukuk devletinin bir anlamda hiçe sayılması ve bunu önemsememek demektir. Bu durumda, anlaşmaya konu işlem doğrudan doğruya yargıya götürülemeyecek ve bu suretle de yargıdan kaçırılmış olunacaktır. Bu durumda, Anlaşma’nın Meclisteki oylanması sırasında yasalara aykırı bir durum oluşursa, ancak o takdirde Anayasa Mahkemesine gidilebilecektir. Anayasa Mahkemesi de bunu sadece usulden görüşebilecek, Anlaşma’nın içeriğine giremeyecektir. Üstelik yapılan Anlaşma, pek çok açıdan sorgulanmaya da muhtaç bir anlaşmadır. Öncelikle, ucuz enerji üretiminin söz konusu olmadığı, bu Anlaşma’da açık ve net ortadadır.
Yine bu Anlaşma’yla yurttaşların elektrik faturalarında artışa neden olacak bir yatırım yapılmaktadır. Böylece yurttaşlar hem nükleer santral nedeniyle ciddi bir riskle karşı karşıya bırakılmakta, bunun karşılığında ise ekonomik anlamda bir faydadan söz etmek dahi mümkün olamayacaktır. Bütün bunların yanında yapılacak nükleer santralde yetki ve kontrol tamamen karşı taraf olan Rusya’ya bırakılmış bulunmaktadır.
AKP Hükûmeti, Rusya ile imzaladığı alım garantili Nükleer Santral Anlaşması’yla yerli ve yenilenebilir kaynaklarını teşvik etmek yerine Rusya’ya nükleer santral teşviki vermeyi tercih etmiş bulunmaktadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
96 konuşma daha · 14 Temmuz 2010