Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında(s.s.506)
Bitlis Milletvekili · Barış ve Demokrasi Partisi
Genel Kurul, 131. Birleşim · 4. yasama yılı · 8 Temmuz 2010 · 1.873 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Nezir Karabaş (Barış ve Demokrasi Partisi), 8 Temmuz 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 131. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA(S.S.506)); konuşma 1.873 kelime.
Mehmet Nezir Karabaş (Barış ve Demokrasi Partisi, Bitlis). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında(s.s.506)”. TBMM Genel Kurulu, 131. Birleşim tutanağı, 8 Temmuz 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-nezir-karabas-23-2010-07-08-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunun-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukm (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA MEHMET NEZİR KARABAŞ (Bitlis)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Yükseköğretim Kurumları Teşkilat Kanunu’nda değişiklikle ilgili tasarıyla ilgili Barış ve Demokrasi Partisi Grubu adına söz almış bulunmaktayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tabii, bu tasarıda, 8 tane üniversitenin, 7’si devlet, 1’i vakıf üniversitesinin kuruluşu var. Ancak, bu tasarıyı değerlendirirken üniversiteyi, üniversitelerin Türkiye’deki durumunu, üniversite eğitiminin durumunu ve bizim, üniversitelere, eğitime nasıl baktığımızı, dünyada “çağdaş, gelişmiş” dediğimiz ülkelerle Türkiye’deki üniversitelerin kıyaslamasını yapmamız gerekiyor.
Değerli milletvekilleri, bir ülkenin gelişmişliği, bir ülkenin geleceği, bir ülkenin sosyal, toplumsal, kültürel ve ekonomik durumu ve geleceği, o ülkenin üniversitelerine, üniversitelerinin düzeyine, üniversitelerde özgür ve demokratik bir yapının oluşmuş olmasına ve üniversitelerde her türlü düşünceye açık, düşüncesini açıkça söyleyebilen, her türlü bilimsel düşüncenin özgürce tartışılabileceği bir yapı olup olmadığına bağlıdır. Eğer bunlar yoksa, bir ülkenin bugününün iyi olması, geleceğinin de aydınlık olması mümkün değil.
Her zaman, Türkiye’de genç nüfusumuzla övünürüz. Nitekim, Türkiye’de “üniversite yaşı” dediğimiz on sekiz ile yirmi dört yaş arasında 9 milyon nüfus var. Bugün, 2009 yılı verilerine göre üniversiteye yeni kayıt yapan öğrenci sayısı 900 bine yaklaşmış, 869 bini bulmuş. Yine, 2009 yılında üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı 3 milyona yaklaşmış. Şimdi, sürekli üniversite açıyorken -nitekim, devlet, kamu üniversiteleri sayısı 95, vakıf üniversiteleri sayısı da 51, toplam 146 üniversite var- mevcut üniversitelerimizde eğitim ne düzeydedir, mevcut üniversitelerimiz ne kadar özerktir, ne kadar demokratiktir, mevcut üniversitelerimizde eğitim ne kadar bilimsel yöntemlerle yapılıyor; mevcut üniversitelerimizde öğretim üyelerimiz, oradaki idari personel ve öğrenciler çağdaş dünyadaki demokratik, özgür bir ortamı ne kadar paylaşabiliyorlar? Onlara bakmamız gerekiyor. Öğrenci sayısını belirttik. Özellikle, AKP, her zaman 2002 ile bugünü değerlendirir, biz de o verileri değerlendirelim. 2002 ile 2009 arasında üniversiteye yeni kayıt yapan öğrenci sayısında yüzde 100’e yakın ve yine 2002 ile 2009 arasında üniversitede okuyan toplam öğrenci sayısında yüzde 75’e varan bir artış sağlanmış ancak öğretim üyesi sayısı artışında yüzde 41’lik bir gelişme sağlanmış. Yani yeni öğretime başlayan öğrenci sayısı 2 kat artıyor, üniversitelerde okuyan öğrenci sayısı yüzde 75 artıyor ancak üniversite öğretim üyesi sayısı yüzde 41 artıyor.
Şimdi, mevcut, Batı, girmeyi planladığımız, girme hazırlığı yaptığımız, üyesi olduğumuz Avrupa Birliği, yine üyesi olduğumuz OECD ülkeleri ve diğer gelişmiş dünya ülkelerini değerlendirdiğimizde her yıl öğrenci sayısına düşen öğretim üyesi sayısı, profesör sayısı, doçent sayısı, yardımcı doçent sayısı artırılıyorken Türkiye'de bu geriliyor ve bizler, açtığımız üniversite sayısıyla övünüyoruz.
Diğer taraftan, bir üniversitenin gelişmesi, bir üniversitenin gelişmesinin önündeki engellerin kaldırılmasında en önemli faktör, o üniversitenin özerk olması, demokratik olmasıdır. Bir üniversitenin özerk olması, demokratik olması, kendi yönetimini, idari yapısını belirlemesi ve kendi kararlarını kendisi almasıdır ve Türkiye'deki gibi de demokratiklik, özerklik denildiği zaman, kendi yapısını belirleme kararı almalı denildiği zaman sadece öğretim üyesini de kapsamayan -ki bu da yok, öğretim üyeleriyle bunu belirleyemiyor- öğretim üyesiyle, öğrencisiyle ve orada diğer yardımcı personeliyle demokratik bir yapıyı oluşturan, demokratik bir ortamı oluşturan, her şeyin demokratik bir şekilde bir teneffüs edildiği bir ortamı sağlayan bir yapıdır. Eğer bunu sağlayamazsanız… Şu anda YÖK zaten bu hakkı öğretim üyesine de oradaki rektörün atanmasına da demokratik bir şekilde öğretim üyeleri tarafından atanmasına da izin vermiyor. Ancak bunun olduğu dönemlerde de ve bugün demokratikleşme denildiği zaman öğretim üyeleri sayılıyor ancak öğrenci hiç kimsenin aklına gelmiyor. Türkiye'de öğrenci denildiği zaman, özellikle üniversite öğrencisine, tehlikeli, kentten uzaklaştırılması gereken, JİTEM’cisiyle, jandarmasıyla, polisiyle ve üniversitenin özel güvenlik görevlisiyle hem içeride hem dışarıda denetlenmesi gereken, her zaman tehlikelere açık, her zaman yanlış yapabilecek bir kesim olarak bakılıyor. Nitekim, 12 Eylülden bu yana, başta 12 Eylül darbe mantığı ve sonrasında da Türkiye’de yaşamın her alanında güvenlik penceresinden bakan, süren çatışma, şiddet ve savaş ortamı mantığıyla bakan ve her yeri denetim altına almayı düşünen bir mantıkla üniversiteler bir taraftan daha iyi ortam adıyla… Doğrudur, bazı üniversitelerin kent merkezinde, kent ortasında uygunsuz fiziki koşulları vardı ama kent dışına taşınmasında esas mantık mümkün olduğunca toplumsal yapıyla üniversite öğrencisinin diyalogunu kesecek mesafelere taşıma ve orada da hangi üniversitemize gidersek gidelim yüksek duvarlarla çevrilmiş, bazı yerlerde tel örgülerle çevrilmiş, kapısında jandarmanın, polisin, özel güvenlik görevlilerinin nöbet tuttuğu, öğrencinin bazen birden fazla güvenlik çemberini aşarak içeri girdiği bir yapı. Peki, bu mantıkla nasıl çağdaş bir topluluğu yaratırız? Üniversitesine böyle bakan, üniversite öğrencisine, gencine böyle bakan bir devlet mantığı nasıl çağdaş bir toplumu yaratır?
Değerli milletvekilleri, OECD’nin belirlediği bir ülkenin özerk ve demokratik olmasını belirleyen kıstaslar var. Bu kıstaslar sekiz maddeden oluşuyor.
1) Kendi binaları ve tesislerinin sahibi olmak.
2) Kaynak edinme özgürlüğüne sahip olmak.
3) Bütçesini kendi belirlediği amaçlara ulaşabilme doğrultusunda özgürce kullanabilmek.
4) Akademik yapıyı düzenlemek; ders konularını, içeriklerini kendi inisiyatifiyle oluşturabilmek.
5) Akademik personeli atama ve atma yetkisine sahip olmak.
6) Çalıştırdığı personelin ücretlerini serbestçe belirleyebilmek.
7) Programlarına kabul edeceği öğrenci sayılarını serbestçe belirleyebilmek.
8) Öğrencilerin ödeyeceği öğrenim harçlarını bağımsız olarak belirleyebilmek.
Bunlar OECD’nin belirlediği ve tüm dünyada kabul gören kıstaslardır. Bir üniversitenin bunu ne kadar gerçekleştirdiğini ölçmek için her kıstasa, her maddeye 1 puan verilerek o ülkenin veya o üniversitenin ne kadar özerk ve demokratik olduğu belirleniyor.
Bu kıstaslara göre Türkiye hangi dilimde biliyor musunuz sayın milletvekilleri? Beş kıstasın hiçbirini yerine getirmemiş, hiçbiri taşınmıyor, diğer üç kıstasta da nispeten bir uygunluk var yani bir buçuk puan, üç kıstasta yarımşar puan ile bir buçuk puan. Ha, bizler de, Sayın Başbakanımız, Bakanımız, yetkililerimiz, üniversite hocalarımız, koca koca profesörlerimiz her çıktığında Türkiye'nin üniversitelerinin ne kadar demokratik olduğunu, ne kadar özerk olduğunu, mevcut üniversitelerde ne kadar gelişme sağladığımızı, dünyayla bütünleştiğimizi söylüyoruz. Bizler şu anda dünyanın en büyük 16’ncı ekonomisi olduğumuzu ve 2013 yılında 10’uncu en büyük ekonomi arasına girmeyi hedeflediğimizi söylüyoruz; dünyada her yönüyle, bilimsel, akademik, demokratik, özerk yapısıyla en iyi beş yüz üniversite arasına giren tek bir üniversitemiz yok ve bizler 16’ncı büyük ekonomiyiz, dünyanın 10’uncu büyük ekonomisi olmayı hedefliyoruz.
Peki, Türkiye’de, evet, doğrudur, ekonomik anlamda Türkiye'nin mevcut üretimi, kapasitesi, insan sayısı değerlendirildiğinde bazı kıstaslarda ileri olduğumuz söylenebilir ama bu neyin göstergesidir? Eğer ekonomik olarak, eğer üretim anlamında, eğer dünya ekonomilerinin büyüklüğü anlamında belli bir sırada yer alıyorsak ve kişi başına düşen millî gelirde gelirin demokratik ve eşit bölüşümünde, eğer eğitimde üniversitedeki mevcut özerk demokratik yapımız ve gelişmişliğimiz anlamında çok geriysek, demek biz de Türkiye Cumhuriyeti devleti şimdiye kadarki hükûmetler ve şu anda AKP bu tür konuları önemsemiyor. Demek bizler güvenliği önemsiyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devletinin devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün olması ve bu mantık altında herkesin tek bir potada eritilmesinin dışında, bilimi önemsemiyoruz, demokrasiyi önemsemiyoruz, çağdaş dünyayla bütünleşmeyi önemsemiyoruz, bilimi önemsemiyoruz. Eğer bunları önemseseydik mevcut bu kriterlerde, bu konulardaki mevcut düzeyimiz ekonomik düzeyimizle, ekonomimizin büyüklüğüyle orantılı olurdu. NATO’nun üyesi olan, şu anda Avrupa Birliğine üye çalışması yapan, elli yıldır AET’yle birlikte Avrupa Birliğine girmeyi, altmış yıldır NATO üyesi olmayı sürdüren bir devlet eğer bugün dünyanın en iyi beş yüz üniversitesi arasında yoksa bilimi önemsemediğinin göstergesidir.
FATMA NUR SERTER (İstanbul)Ama var yani, doğru söyle.
MEHMET NEZİR KARABAŞ (Devamla)Biz bilimi önemsemiyoruz, biz çağdaş gelişmeyi, bilimsel özerkliği önemsemiyoruz. Şimdi bir Anayasa değişikliği yaptık. Bununla ilgili aylardır Mecliste tartışıldı, Anayasa Mahkemesine gitti. En sonunda dün Anayasa Mahkemesi bu konuda kararını açıkladı ve 12 Eylülde de referanduma gideceğiz. AKP Hükûmeti işte “12 Eylül askerî Anayasası’nı değiştirme, demokratik bir Anayasa oluşturma, çağdaş bir anlayışla toplumu yönetme” iddiasıyla iktidar oldu ve bunu her söyleminde dile getiriyor. Nitekim bu Anayasa hazırlanırken de yarın da meydanlarda bunları dile getirecek.
Peki, değerli milletvekilleri, bu ülkede 12 Eylülle birlikte en büyük darbe bu ülkenin eğitimine, üniversitesine, bilim adamına, profesörüne, doçentine ve gençliğine vurulmadı mı? Her parti, o günden bugüne kadar, 12 Eylülün en büyük garabetlerinden ve toplumu baskı altına alan en önemli kurumlarından birinin YÖK kurumu olduğunu söylemedi mi? AKP Hükûmeti, İktidarı, yetkilileri ve öncüleri, onlardan önce, mevcut başka partiler de düşünüp şu anda AKP’nin içinde olan diğer partiler de hep bunu dillendirmedi mi?
Peki, bu Anayasa değişikliği yapılıyorken ve Meclise gelmişken YÖK’le ilgili neden tek bir düzenleme yok? Çünkü Türkiye’de şu ana kadar mevcut diğer iktidarlar ve şu anda da tek başına iktidar olan AKP şu mantıkla hareket ediyor: Bir kurumun demokratik olup olmaması, bir kurumun ülkeyi aydınlık yarınlara taşıyıp taşımamasından daha çok o kurumun benim denetimimde olup olmaması mantığıyla hareket etmiştir. Geçmişteki siyasi partiler de daha önce eleştirdikleri, karşı çıktıkları, toplumun benimsemediği kurumları kendi denetimlerine aldıkları zaman, iktidar oldukları zaman onlardan yararlanmayı düşünmüş, AKP de bugün aynı mantıkla hareket ediyor ve bizler, açtığımız üniversite sayısıyla övünüyorken, üniversiteye gönderdiğimiz öğrenci sayısıyla övünüyorken dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmeyen YÖK’le yönetiliyoruz ve YÖK hâlâ devam ediyor. Mevcut İktidar da en çok eleştirdiği, değiştirme sözü verdiği YÖK’ün “Y”sine bile dokunmamıştır.
Değerli milletvekilleri, üniversitenin en önemli ögesi, en önemli ayağı ve zaten tüm yatırımların yapılma nedeni onun öğrencisidir. Üniversitelerde geleceğimizi yetiştiriyoruz. Üniversitelerde, hem bilimsel anlamda hem sanayi ve teknoloji anlamında hem de idari anlamda yarın bu ülkenin sosyal, toplumsal, kültürel, ekonomik ve idari yapısını geliştirecek kadrolar yetiştiriyoruz. Ancak, hem üniversiteyle ilgili kararlar alınıyorken, yeni üniversiteler açılıyorken, üniversitelerin demokratikleşmesi tartışılıyorken, herkes, öğretim üyesinden, orada ne kadar özerk ve özgür olmalarından bahsediyor. Bu doğru çünkü öğretim üyesi -profesörü, doçenti- özgür olmayan bir üniversitenin özgür olması mümkün değil ama hiç kimse öğrenciyle ilgili bir değerlendirme yapmıyor. Defalarca buraya getirdik, bazen diğer siyasi partiler de getirdiler. Birçok zaman insan hakları kuruluşları, sendikalar, bu konuda, hem Mecliste taleplerde bulundular hem de defalarca tepkilerini basın açıklamalarıyla mitinglerde dile getirdiler.
Değerli milletvekilleri, her yıl üniversitede binlerce öğrenci tutuklanıyor. Her yıl üniversitelerde on binlerce öğrenci soruşturmalara tabi tutuluyor, okuldan uzaklaştırma cezası alıyor ve özellikle bunlar da sınav dönemlerinde yapılıyor. Peki, biz özgür üniversitenin, demokratik üniversitenin her türlü düşüncenin özgürce ifade edilebildiği alanlar olduğunu söylüyoruz ama bir öğrencinin herhangi bir etkinliği, düşüncesi doğrultusunda Türkiye'nin her tarafında, hatta Türkiye'nin dışında yaşayan Türk ve Kürt insanlarının yaptığı etkinliklere benzer bir etkinlik üniversite içinde veya dışında yapıldığı zaman hakkında soruşturmalar açılıyor, emniyetin, JİTEM’in, jandarmanın yaptığı soruşturmalar ve açılan mahkeme davalarının dışında üniversitede idari dava açılıyor ve üniversiteden atılıyor.
Örneğin, bir üniversitede öğrenciler Halepçe katliamının yıl dönümünü kutlamak istiyor, dünyanın birçok ülkesinin -ve Türkiye benzeri birkaç ülkeyi çıkarırsanız- yüksek sesle soykırım kabul ettiği bir günün anmasını yapıyor veya Türkiye’de artık geçmişte sorun olan ama resmî anlamda kabul edilen “Nevroz”la ilgili bir etkinlik yapıyor veya dünyada işçi ve emekçinin bayramı kabul edilen, Türkiye’de de resmî bayram kabul edilen 1 Mayıs veya başka bir etkinlik.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKANBuyurun Sayın Karabaş, konuşmanızı tamamlayın.
MEHMET NEZİR KARABAŞ (Devamla)Tamamlıyorum Başkan.
Bakıyorsunuz, bir olay yaşanmamış; bakıyorsunuz, orada şikâyetçi olan hiç kimse yok ama öğrencilerle ilgili okul idaresi soruşturma açmış, birçok öğrenciyi özellikle sınav dönemi geldiğinde üç ay, altı ay, bir yıl okuldan uzaklaştırmış; bunlar okulda yapılanlar. Bakıyorsunuz, öğrenciler okul dışında, herhangi bir kentin herhangi kamuya açık bir meydanında bir etkinlik yapıyor, bir açıklama yapıyor; bir basın açıklaması, bir miting yapıyor. Orada bir olay yaşanmıyor, emniyet yetkililerinin bir müdahalesi olmuyor, savcıların açtığı bir dava yok ama üniversite idaresi kendi alanının dışında yapılan bu etkinliğe soruşturma açıyor ve öğrencileri okuldan uzaklaştırıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MEHMET NEZİR KARABAŞ (Devamla)Bizler bu mantığı değiştirmediğimiz sürece üniversite sayısını 146 değil, 1460’a da çıkarsak üniversite sorununu ve bilimsel, çağdaş bir eğitimi yakalamamız mümkün değil.
Başta iktidar olmak üzere tüm siyasi partilerin, çağdaşlıktan yana, gelişmeden yana, demokrasiden yana olan tüm kesimlerin üniversitelerin özerkliğini, özgürlüğünü, öğrencilerin özgürce kendilerini ifade edebildiği, özgür olduğu, irade sahibi olduğu bir gelecek yaratmak amacıyla bir çabanın içinde olmamız gerekiyor. Bunu yaratmadığımız sürece kendine ait düşüncesi olmayan, ezberci, üniversite diplomasını almış, emir eri gibi davranan ve sonuçta -örnekleri var- bulunduğu alanda veya siyaset yaparsa da, geldiği bu kürsülerde başbakanın veya genel başkanının sözünü veya emrini dinleyen insanlar yetiştiririz, çağdaşlaşmayı da yakalamamız mümkün olmaz diyorum.
Saygılar sunuyorum. (BDP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
59 konuşma daha · 8 Temmuz 2010