Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle
Afyonkarahisar Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 53. Birleşim · 2. yasama yılı · 9 Ocak 2017 · 2.041 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Mehmet Parsak (MHP), 9 Ocak 2017 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle); konuşma 2.041 kelime.
Mehmet Parsak (MHP, Afyonkarahisar). “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi münasebetiyle”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 9 Ocak 2017. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mehmet-parsak-26-2017-01-09-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-tek (erişim: 29 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=56339
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)MHP GRUBU ADINA MEHMET PARSAK (Afyonkarahisar)Aziz Türk milleti, saygıdeğer milletvekilleri; Anayasa değişiklik teklifi üzerinde Milliyetçi Hareket Partisi adına teklifin bütünü üzerinde söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Gazi Meclisi ve siz saygıdeğer milletvekillerini saygılarımla selamlıyorum.
Sayın milletvekilleri, 1982 Anayasası, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana tam 18 kez, 100’ün üzerinde maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle çeşitli değişikliklere uğramıştır. Bu kapsamda, şu anda 19’uncu değişiklik teklifi çalışmaları yürütülmektedir.
1982 Anayasası’nın, özellikle hükûmet sistemi bakımından daha yürürlüğe girdiği tarihten itibaren tartışmalı olduğu hepimizle malumdur. Bu kapsamda, 1982 Anayasası’nın temel siyasi sebebi durumunda olan 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren Kenan Evren’in Cumhurbaşkanı olmayı tercih etmesinden dolayı, 1961 Anayasası’nda sadece bir paragrafta düzenlenen yetkiler, 1982 Anayasası’nda yasama, yürütme ve yargıya ilişkin olmak üzere tam iki buçuk sayfa hâlinde, son derece geniş, son derece fazla olarak tanımlanmıştır ve cumhurbaşkanının yetkileri buna göre dizayn edilmiştir. Bunun karşısında, cumhurbaşkanı sadece vatana ihanet suçu bakımından ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının dörtte 3’ünün suçlandırmasıyla bir sorumluluğa tabi kılınmış, bunun dışında Anayasa’nın hiçbir yerinde, hiçbir tür sorumluluk öngörülmemiştir.
Şimdi, bu sorumluluğu iki açıdan değerlendirmekte fayda var saygıdeğer milletvekilleri: Birincisi, suç tipi; ikincisi, bu sorumluluğun neticelenebilmesi için gerekli olan nisap. Suç tipi için bakıldığında, Vatana İhanet Kanunu bakımından sadece bir sorumluluk söz konusudur. Ve o Hıyanet-i Vataniye Kanunu 1991 yılında yürürlükten kaldırıldığı için denilebilir ki 1991 yılından itibaren hiçbir cumhurbaşkanının suç tipi bakımından sorumluluğu yoktur. Bunu net olarak söyleyemiyoruz çünkü aynı maddede, cumhurbaşkanının suçlandırılabilmesi bakımından dörtte 3 gibi çok yüksek bir nisap öngörüldüğü için 1982 yılından bu yana bunun hiç uygulaması söz konusu olmamıştır, ondan dolayı da bunun tartışılmasına yönelik herhangi bir içtihat mevcut değildir. Bu kapsamda, yetki-sorumluluk dengesizliği çerçevesinde bakıldığında durum böyleyken yürütme yapısı da kendi içinde iki başlılık arz etmektedir. Gerçekten, bir tarafta hiçbir sorumluluğu bulunmayan -demin de anlattığım gibi- bir cumhurbaşkanıyla, öbür tarafta halkın oylarıyla seçilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisinin içinden çıkan, başında bir başbakanın olduğu ve tüm sorumluluğu da üzerinde taşıyan bir bakanlar kurulu yani iki başlı ve böylesi dizayn edilmiş bir yürütme söz konusudur ve bu yapı 1982 yılından 2007 yılına kadar özellikle yürütmenin iki başı arasında yani sorumsuz Cumhurbaşkanı ve sorumlu Başbakan ve Bakanlar Kurulu arasında çok ciddi tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Süremizin kısıtlı olması itibarıyla bunları uzun uzun anlatma imkânımız yok burada fakat 2007 yılına gelindiğinde sorun çok farklı bir boyuta kavuşmuştur, o da şudur: Gerçekten, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ortaya atılan bir 367 garabetinden dolayı, 367 krizinden dolayı, bu krizin sonunda yapılmış olan Anayasa değişikliğiyle birlikte, Cumhurbaşkanının yani yürütmenin sorumsuz kanadının doğrudan doğruya millet tarafından, doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesi benimsenmiştir. Öyle olunca, 2007 yılından itibaren, ilk uygulamasının olduğu 2014 yılına kadar daha çok teorik düzeyde ama 2014 yılından itibaren ise aynı zamanda da uygulamalar itibarıyla yürütmenin iki kanadı arasında yani Cumhurbaşkanı ile Başbakan ve Bakanlar Kurulu arasında tartışmalar çok farklı düzeyde seyretmiştir. Bu kapsamda bakıldığında, 2007 yılında yapılmış olan Anayasa değişikliğiyle sadece Cumhurbaşkanının seçim usulü değişmiştir yani Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi benimsenmiş ve fakat Cumhurbaşkanının yetkileri, sorumlulukları, Bakanlar Kuruluyla ilişkileri ve diğer tüm konularda herhangi bir değişiklik söz konusu olmamıştır. Bu kapsamda, 2007 yılından itibaren olan bu gelişmeler değerlendirildiğinde karşımıza tabii ki pek çok siyasi neticeler gelmekte ama bazılarını bu kısıtlı zaman içerisinde değerlendirmekte de fayda bulunmaktadır.
Bu kapsamda, 2014 yılında Cumhurbaşkanının doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesiyle birlikte pek çok Anayasa’ya aykırılık tartışmaları yaşanmıştır. Bunların en önemlilerinden bir tanesi de Yüksek Seçim Kurulu kararlarına da bağlandığı için, Cumhurbaşkanının tarafsız olduğu ve varsa partisiyle ilişkisi kesileceği yönündeki 101’inci maddenin son fıkrasının uygulanması çerçevesindedir. Gerçekten, 25’inci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinde, 7 Haziran seçim sürecinde Sayın Cumhurbaşkanı doğrudan doğruya halk tarafından seçildiği iddiasıyla, gerekçesiyle o günün iktidar partisinin Genel Başkanı olan, Başbakanı olan Sayın Davutoğlu’ndan daha fazla sayıda miting yapmıştır ve bu mitingler başladığında, konu Cumhuriyet Halk Partisi ve HDP tarafından Yüksek Seçim Kuruluna intikal ettirilmiştir. Yüksek Seçim Kurulu, özetle “Evet, 101’inci maddenin son fıkrası çerçevesinde ‘Cumhurbaşkanı tarafsızdır, varsa partisiyle ilişkisi kesilir.’ hükmü yer almaktadır fakat 105’inci madde çerçevesinde sorumsuz olduğu açıkça düzenlenmektedir. Öbür taraftan, 101’inci maddenin son fıkrasındaki partisiyle ilişkisini kesme meselesi siyasi partiler kütüğü çerçevesinde üyelik kaydının silinmesi midir, yoksa başka davranışlar da bunun için gerekli midir? Dolayısıyla, bu çerçevede bana Yüksek Seçim Kurulu olarak tanınmış bir yetki yoktur yani 101’inci maddenin son fıkrasındaki partisiyle ilişkisini kesmeme durumuna ilişkin Anayasa’da bir yaptırım yoktur.” demek suretiyle söz konusu müracaatları oy çokluğuyla da olsa reddetmiştir; böyle 4 tane müracaat söz konusudur. Yani, geldiğimiz noktada, cumhurbaşkanları ile hükûmetler arasındaki yetki-sorumluluk ilişkileri çerçevesinde önemli sorunlar, önemli sıkıntılar karşımızda durmaktadır.
1982 Anayasası sadece Hükûmet sistemi bakımından değil, diğer pek çok yönü itibarıyla da tartışılmıştır ve bunlardan en kayda değeri 24’üncü Dönemde yapılmış olan Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları esnasındaki tartışmalardır. Ama, bu tartışmalar esnasında, bize göre hiç tartışılmaması gerektiği hâlde, ne yazık ki Anayasa’nın Türk Anayasası olduğu, ilk 4 maddesi, ilk 4 maddeye hâkim olan millî ve üniter devlet ilkeleri ve millî ve üniter devlet ilkelerinin muhtelif maddelerdeki yansımaları da tartışılmıştır ve buna ilişkin, bugün başladığımız bu oturumda, muhtelif milletvekilleri tarafından dile getirilen ve tartışmalara yol açan konularla ilgili olarak her 4 siyasi partinin de hangi konularda, nasıl değişiklik teklifleri verdiği bu Komisyon çalışmalarında mevcuttur. O da Türkiye Büyük Millet Meclisinin web sitesinin en altında, Anayasa çalışmaları kapsamında, partilerin müstakil önerileri, bu öneriler çerçevesinde yürütülen müzakereler, müzakereler neticesinde ortaya çıkan tam metin de olmak üzere tüm boyutlarıyla orada durmaktadır. İsteyen her milletvekili hatta isteyen her vatandaş bunları buradan açıklıkla okuyup inceleyebilme imkânına sahiptir.
Şimdi, burada, biraz önce de ifade ettiğim gibi, bugün, Hükûmet sistemi tartışmaları çerçevesinde aslında en önemli tarih 2007 yılında yapılmış olan söz konusu Anayasa değişikliğidir yani Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören Anayasa değişikliği. Gerçekten, o 367 krizi ortaya çıktıktan sonra, Anayasa Mahkemesi bu yönde bir karar vermiştir. Bu karar verildiğinde Milliyetçi Hareket Partisi tarihinin her döneminde olduğu gibi, o dönemde de, Meclis dışında olmasına rağmen, Türk milletinin, Türk devletinin menfaatlerini gözeterek inisiyatif almış ve milletimize bir çağrıda bulunmuştur.
Bu Meclisin bir Cumhurbaşkanı seçmesi hâlinde, o seçilecek Cumhurbaşkanının meşruiyet tartışmalarının hiç bitmeyeceğini, bundan dolayı seçimlerin erkene alınmasını ve millete “Ey millet! Seçeceğiniz bu Meclis, Anayasa çerçevesinde Cumhurbaşkanını seçecektir. Reyinizi, oyunuzu, kararınızı ona göre tayin edin.” teklifinde bulunmuştur. Milliyetçi Hareket Partisinin bu çağrısı kabul görmüştür, kasım ayında yapılması gereken seçimler erkene alınmıştır, Milliyetçi Hareket Partisi de yeniden 74 milletvekiliyle Türkiye Büyük Millet Meclisindeki yerini almıştır ve o seçimler tamamlandıktan sonra, önce Adalet ve Kalkınma Partisi ile Cumhuriyet Halk Partisi -bize göre olabileceği gibi yani uzlaşma anlayışı çerçevesinde değerlendirildiğinde- Meclis Başkanının seçiminde uzlaşmış, Sayın Köksal Toptan’ı Meclis Başkanı olarak seçmiş -450 oy alması ona işaret etmektedir- ve arkasından da kaçınılmaz olarak Cumhurbaşkanını seçecekken bu çerçevede Milliyetçi Hareket Partisine Meclise girmeme, Genel Kurulda bulunmama, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kilitleme yönünde çağrılarda bulunulmuştur.
Sayın milletvekilleri, Cumhurbaşkanının seçilememesi 12 Eylül 1980’de de olduğu gibi darbeyi dahi sonuçlayan bir durumdur. Hatırlatma kabîlinden söylüyorum: Gerçekten, 12 Eylül 1980 darbesi pek çok siyasi, sosyal hadisenin neticesinde gerçekleşmiştir ama bardağı taşıran son darbe Cumhurbaşkanının seçimi hususunda o gün Mecliste bulunan siyasi partilerin anlaşamamış olmasıdır. Yani Milliyetçi Hareket Partisine böylesi bir çağrıda bulunulmuşken Milliyetçi Hareket Partisi, altı ay öncesinde verdiği sözlerle paralel olarak, onlarla tutarlı olarak Mecliste yerini almıştır, kendi adayını çıkarmıştır, tüm grup olarak kendi adayına oyunu vermiştir ama en önemlisi, o tıkanıklığı çözmüş ve yeniden 12 Eylül 1980’de olabilecek gibi bir krize meydan vermemiştir.
Milliyetçi Hareket Partisinin böylesi önemli tıkanıklıkları, böylesi önemli krizleri çözmesi, kuruluşu olan 1969 yılından itibaren sıklıkla meydana gelen bir durumdur. O anlamda, söz gelimi 1977 yılında Meclis 37 tur boyunca kendi Başkanını seçemediğinde gene Milliyetçi Hareket Partisinin krizi çözen bir yaklaşımıyla Cumhuriyet Halk Partisinin o dönemde adayı olan Sayın Cahit Karakaş’ı desteklemesi neticesinde Meclis Başkanlığı seçimi krizi de çözülmüştür. Yani Milliyetçi Hareket Partisinin, tarihinin her döneminde Türk milletinin, devletimizin, memleketimizin ihtiyaçları doğrultusunda, krizleri, sıkıntıları, tıkanıklıkları gideren, çözen bir tutumu vardır, bu yeni de değildir.
Bu çerçevede bakıldığında, 24’üncü Dönem Anayasa çalışmalarının neticesinden ne yazık ki bir somut netice çıkmamıştır. 25’inci Dönemde seçimler gerçekleşmiş ve fakat komisyonlar kurulamadığı için bir Anayasa uzlaşma komisyonu da kurulamamıştır. 26’ncı döneme gelindiğinde, bu sefer adı “Anayasa Mutabakat Komisyonu” olan bir komisyon kurulmuş, bu Komisyon da üç toplantı gerçekleştirmiş ve fakat henüz komisyonun adında bile mutabakata varamadan dağılmak durumunda kalmıştır. Sonrasında, 15 Temmuz 2016’da Türk milleti, tarihinin en büyük ihanetlerinden biriyle karşılaşmıştır. Gerçekten, 15 Temmuzda bu Gazi Meclis bombalanmaya varıncaya kadar, ihanetin en büyükleri ne yazık ki yaşanmıştır ve 15 Temmuzda meydana gelen bu gelişme çok önemli bir paradigma değişikliğini de beraberinde getirmiştir. Şimdi, zaman zaman söz alan ya da işte, sataşma niyetiyle hem Sayın Genel Başkanımızın hem benim önceki birtakım beyanlarımızı da ifade etmek suretiyle “Ne değişti de bugün farklı şeyler söyleniyor?” çerçevesinde birtakım ithamlarda bulunmaktadırlar. Tabii ki sadece bu değil ama burada sırası geldiği için söylüyorum: Bunları ileri sürenler 15 Temmuzda yaşananları ve 15 Temmuzdan sonra yaşanabilecek muhtemel gelişmeleri anlamayan ya da anlamak istemeyenlerdir. Ben bu kadarını ifade etmekle yetineceğim saygıdeğer milletvekilleri.
Şimdi, burada, süremin de azaldığını gözeterek, bu tarihsel süreç içeresinde geldiğimiz noktada yani 15 Temmuzdan sonra Sayın Genel Başkanımızın 11 Ekimde Türkiye Büyük Millet Meclisinde, grup toplantısında yapmış olduğu konuşmanın ardından, hem Sayın Başbakanın hem de Sayın Genel Başkanımızın çağrılarına rağmen, sadece Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi grupları arasında yürütülen çalışmalarla bir Anayasa değişiklik teklifi daha hazırlanmıştır. İşte bu, 19’uncu Anayasa değişiklik teklifi metnidir. Bu kapsamda Anayasa’nın bütünü üzerinde bir değişiklik söz konusu değildir. Peki, neler söz konusudur? Kalan sürem içerisinde de bazı önemli gördüğüm kısımlar itibarıyla onlar hakkındaki düşüncelerimizi paylaşmak istiyorum.
Saygıdeğer milletvekilleri, her şeyden önce şunu söyleyeyim: Bu Anayasa değişikliği teklifiyle bir rejim değişikliği değil, sadece ve sadece bir hükûmet sistemi değişikliği, aslında daha da doğrusuyla bir hükûmet sistemi netleştirmesi söz konusudur. Gerçekten, 1982’den 2016’ya gelinceye kadar, burada kısa sürede anlatamadığı ama pek çok konuşmacının da şimdiye kadar defalarca ifade ettiği gibi, hükûmet sistemimizin ne olduğu hususunda bilim dünyasında da çok ciddi tartışmalar vardır. Bizim gerçekten şu anda hükûmet sistemimiz parlamenter sistem midir, yarı başkanlık sistemi midir ya da nedir, bu konu gerçekten her düzeyde tartışılmıştır. Dolayısıyla, burada hükûmet sistemi değişikliği değil, belki bir hükûmet sistemi netleşmesi söz konusudur.
İkinci önemli bir tartışma alanı olarak burada denilmektedir ki: “Anayasa’nın ilk 4 maddesi değiştirilmektedir.” Sayın milletvekilleri, karıştırmamak lazım, Anayasa’nın ilk 4 maddesi bu 18 maddelik teklifle değil, ne yazık ki, 2011 ile 2013 arasında faaliyet gösteren 24’üncü Dönem Anayasa Uzlaşma Komisyonunda açıktan açığa teklif edilmiştir ve buna ilişkin kayıtlar Türkiye Büyük Millet Meclisinde mevcuttur. Yeniden hangi parti neyi önerdi, neyi teklif etti burada uzun uzun anlatacak değilim ama o noktada Anayasa’nın ilk 4 maddesine, tam anlamıyla bir tuğlasına bile dokundurtmaksızın sahip çıkan bir tek Milliyetçi Hareket Partisi olmuştur saygıdeğer milletvekilleri. Bugün yorum yoluyla “Şu madde değiştiği için, bu maddede böyle bir hüküm getirildiği için Anayasa’nın ilk 4 maddesi değişiyor.” demek gerçekten ciddiyetten ve gerçekten uzak bir isnattır. Dolayısıyla, bu çerçevede Anayasa’nın ilk 4 maddesinde de herhangi bir değişiklik söz konusu değildir.
Sırasıyla gidiyorum, Anayasa’mızın 98’inci maddesinde bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yolları düzenlenmektedir ve burada 5 başlık söz konusudur. Bu 5 başlıktan 4’ü bu değişiklik teklifiyle muhafaza edilmektedir. Çıkarılan bir denetim mekanizması vardır, o da gensoru, gensoru da artık hükûmet sistemi değiştiği için sistemin yapısı gereği olamayacağı için yoktur. Yoksa onun dışında geri kalan, Parlamento içi dört denetim aracının tamamı mevcuttur. Hatta daha ötesini söyleyeyim: Muhalefet milletvekilleri olarak Parlamento içi denetim çerçevesinde en sık müracaat ettiğimiz yazılı soru önergesi çerçevesinde hiçbir yaptırım, hiçbir süre öngörülmezken mevcut Anayasa’mızda, burada “on beş gün içerisinde cevaplandırılmak üzere” ibaresinin eklenmesi suretiyle muhalefet milletvekilleri olarak bizlerin bu denetim mekanizması çerçevesindeki hakkı ve imkânı da genişletilmektedir. Bunu burada ifade etmek durumundayım.
Anayasal çerçevedeki sırayla gidiyorum. 104’üncü maddede Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri düzenlenmektedir. Sözlerimin başında ifade ettim: İdeal bir parlamenter sistemi çok aşan mahiyette, iki buçuk sayfa boyunca, çok geniş, cumhurbaşkanının yetkileri var. Bunlarda çeşitli değişiklikler oldu ve bu kapsamda, tabii ki bunların her biriyle ilgili sözler söylemek mümkün. İlgili maddeye gelindiğinde konuşmacı arkadaşımız da partimizin görüşlerini mutlaka ifade edecektir ama burada iki müesseseyi ben vurgulamak adına ifade etmek istiyorum: Bunlardan bir tanesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesi, diğeri de veto yetkisidir.
Şimdi, “Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çerçevesinde Meclis baypas edilmektedir, yasama yetkisi yürütmeye devredilmektedir, Cumhurbaşkanı her türlü konuyu Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yoluyla düzenleyebilecektir.” mahiyetinde çeşitli eleştiriler oldu. Özellikle Milliyetçi Hareket Partisinin de en önemli katkılarından bir tanesi olarak ifade ediyorum, 104’üncü maddede çok uzun bir paragraf olarak bu çerçevede bir düzenleme yapılmıştır. Bir: Cumhurbaşkanlığı kararnamesi yürütme yetkisine ilişkin olarak söz konusudur. İki: Temel haklar, kişi hakları, siyasi haklarla ilgili Cumhurbaşkanlığı kararnamesi düzenlenemez.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
98 konuşma daha · 9 Ocak 2017