İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 77. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)

Mithat Melen

İstanbul Milletvekili · MHP

Genel Kurul, 77. Birleşim · 4. yasama yılı · 24 Mart 2010 · 2.202 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma

Kaynak göster

Mithat Melen (MHP), 24 Mart 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 77. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUN İLE BAZI KANUN VE KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMELERDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.486)); konuşma 2.202 kelime.

Mithat Melen (MHP, İstanbul). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanunun ile bazı kanun ve kanun hükmünde kararnamelerde değişiklik yapılması hakkında (s.s.486)”. TBMM Genel Kurulu, 77. Birleşim tutanağı, 24 Mart 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mithat-melen-23-2010-03-24-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanunun-ile-bazi-kanun-ve-kanun-hukm (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

MHP GRUBU ADINA MİTHAT MELEN (İstanbul)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 486 sıra sayılı Yasa Tasarısı’yla ilgili Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Yüce heyeti saygıyla selamlarım.

Önce şununla başlamak lazım: Aslında bir ülkeyi gerçekten süper güç hâline getiren bizim anladığımız anlamda hiçbir şey değil yani ne ordusu belki ne başka, ekonomik gücü; aslında bir ülkeyi süper güç hâline getiren eğitim düzeyi ve bilim düzeyi. Biz bunu yavaş yavaş anlamaya başladık. Mesela, bugün dünyayı yönettiğini zannettiğimiz birçok ülkenin yönetimlerinin arkasında bile büyük üniversitelerin ve büyük bilim adamlarının olduğunu görüyoruz. Çok daha fazla araştırma yapıp çok daha fazla piyasayla entegre, çok önemli bir yapı bu. Bunu kavramış olmak 21’inci yüzyılı belki kavramış olmakla ilgili. Onun için, genel eğitim düzeyi çok ciddi bir mesele.

Şimdi, Türkiye’de genel eğitim düzeyiyle ilgili önemli sıkıntılarımız var. Bir kere, her zaman şunu söylemekte yarar var ki, Türkiye’de önce ilköğretim ortaöğretime hazırlamıyor, ortaöğretim yükseköğretime hazırlamıyor, yükseköğretim de hayata hazırlayan bir eğitim veremiyor. Bir kere, bunun ciddi sıkıntısı içerisindeyiz. Bunu defalarca dile getirmeye çalışıyorum. Çünkü bu, gerçekten bizim en önemli meselelerimizden birisi. Onun için, piyasayla irtibatı kurmayan, piyasayla ilişkilendirilmeyen bir eğitim yapısı piyasaya hizmet edemiyor, ülkeye doğru dürüst hizmet edemiyor, hatta biraz önce söylemeye çalıştığım, insanlığa hizmet edemiyor.

Bunda da ekonomi kavramının çok ciddi bir şeyi vardır yani “eğitim ekonomisi” diyelim. Eğitim ekonomisiyle bir türlü ilişkilendiremedik yapımızı, üniversite yapımızı da hatta ondan önce ilk ve ortaöğretim yapımızı da ilişkilendiremedik. Bunu yapamıyoruz. Bugün ne YÖK’te ne Millî Eğitim Bakanlığında bu konuda çok çalışanın olduğunu zannetmiyorum. Hatta, Türkiye’nin iki tane en önemli konusu olan sağlık ve eğitim konularında, sağlık ve eğitim ekonomileri konularında ciddi bir çalışma da yapmıyoruz. Yapmadığımız için de bugün bu sıkıntılarla hep karşı karşıyayız.

(x) 486 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.

Çünkü, dünya ile rekabet etmenin tek yolu, yüksek düzeyde insan kaynağı yetiştirmenizle ilgili. Yüksek düzeyde insan kaynağı da 21’inci yüzyılın bence ana fikri. Artık bundan sonra bilgi belki ulaşılabilecek bir yerde, ama bilgiye ulaşıp onu kullanmak, yani analizden senteze geçmek çok ciddi bir mesele hâline geldi. Bunu da dünyada yapan ülkeler ileri gidiyorlar, bunu da yapmakla hem sanayilerini hem endüstri düzeylerini hem hizmet düzeylerini en fazlaya, azamiye çıkarıyorlar, yükseltebiliyorlar.

Şimdi, yabancı dil meselesi. Artık dünyada İngilizce bilmemek diye bir şey söz konusu değil. Artık herkes bu konuda hemfikir. Yani, biz bu işi beğenelim beğenmeyelim ama mesele öyle bir hâlde ki, yabancı dil önemli hâle geldi ve birinci sıraya yerleşti ister istemez ve bu da ister istemez, belki o bilim hâkimiyetinden, o konuda çok yayın olmasından, çok araştırma olmasından dolayı İngilizce çok birinci plana çıktı, mecburen. Şimdi, bunu yakalamamız lazım bizim. Mesela lise ve ortaeğitimimizde daha onu yeni kavramaya başladık yabancı dili öğretmek için ama bu arada Türkçeyi öğretmek için bazı şeyleri de kavramamız gerekiyor, onu da doğru dürüst yapamadık. Bugün, doktora talebelerimin -benim bile- doğru dürüst Türkçe yazmadığını söylemem herhâlde çok yanlış olmaz ama bunlarla gerçekten uğraşmamız gerekiyor çünkü eğitime sadece gayrisafi millî hasıladan ayrılan veya yurt içi hasıladan ayrılan payı biz çok önemseyerek düşünüyoruz. Doğru, o pay belirli bir ölçü, Türkiye'de o pay dünyayla mukayese ederseniz az, gayrisafi millî hasılanın resmî olarak yüzde 3’lerindeyiz ama dünyada daha büyük, bugün, Amerika Birleşik Devletleri bile çok yüksek paylara sahip. Fakat sadece maddi olarak değil bu işin niteliğiyle de uğraşmak çok önemli yani eğitimin niteliği de çok önemli. Şimdi, mesela üniversite, 1,7 milyon öğrencimiz var üniversitelerde. Peki, hiç niteliği tartışıyor muyuz, üniversitelerin niteliğini? Dünyayla rekabet edebilecek üniversite düzeyine ulaşabiliyor muyuz veya eğitim düzeyine? Zor. Bazen de araştırma konusunda, dünyadaki belirli indekslere belirli eserlerin yazılması, çıkması da, birkaç üniversitemizin de belirli birkaç başarısı da, biz zannediyoruz ki bu konuda başarılı olduk; hayır.

Şimdi, Avrupa Birliğinden bahsederken, dünyayla rekabet etmekten bahsederken eğitim konusuna çok ciddi eğilmeyen bir ülke hâlindeyiz ve en az buna da dikkat eden biz Türkiye Büyük Millet Meclisiyiz, eğitimle ilgilenmiyoruz, ilgilenmemek belki bizim işimize geliyor çünkü kolaya gidiyor.

Bugün ben bunları konuşurken burada, Türkiye'de -geçen sefer de aynı şeyleri söyledim, tekrar gibi olacak ama- 2 milyon çocuğumuzu kursa gönderiyoruz. Bir kere, bu, bu işi beceremediğimizi gösteriyor ortaöğretimde. Ne demek kurslar? O zaman, bu devlet niye bu eğitimi veriyor veya neresinde yanlış yapıyoruz? Hatta, öyle bir hâle geldi ki kamu sınavına girmenin de kursu var, müfettiş olmanın da kursu var. O zaman, bir yerde, biz çok ciddi bir biçimde yanlış yaptık. Kurslarla bu işi götürmek, bu işin beceremeyeceğimiz bir tarafı olduğunu gösteriyor. Anlamadım, bu kurs meselesini ben bir türlü izah edemiyorum. Orada bir sanayi doğduğunu düşünüyorum ama o sanayiyi, o endüstriyi belki doğrudan okula çevirmek ve niteliği yükseltmek lazım. Yoksa bir taraftan burada formal eğitim verip öbür taraftan kurslarla bu işi götürmenin epeyce ve ciddi bir biçimde hata olduğuna inanıyorum. Ama yine, bakın, dünyadaki bazı rakamlar var. Şimdi, bir üniversitede, normal, Amerika Birleşik Devletleri’nde, aşağı yukarı öğrencilerin 25 bin dolar civarında bir katkıları var sisteme, 10 bin dolar da yine masrafları var, kitap defter, falan filan gibi; 35 bin dolar. Şimdi, yılda 35 bin dolar bir öğrenciden yaklaşık para alıyorsunuz demektir. Ne yazık ki Türkiye’deki rakamlar da aynı, özel üniversitelerde, çok pahalı bir eğitim, ekonomik bir eğitim değil bu.

Bir de niteliği düşünürseniz, o da çok değil. Bunun matematik hesabını yapmak lazım. 100 bin öğretim üyemiz var toplam, araştırma asistanları dâhil. 73 milyonluk bir ülkede 100 bin öğretim üyesi çok az. OECD indekslerinde, araştırma sayısında maalesef bir türlü ön plana geçemiyoruz. Hatta, öyle okullar var ki -buna özel okullar da dâhil- kardiyoloji okumadan tıp fakültesinden mezun olan doktorlar var. Bunları dile de getiremiyoruz. O YÖK sisteminin bunu denetlemesi için öyle bir yük yüklemişiz ki YÖK sisteminin üzerine, YÖK de ne yapacağını bilmiyor zaten, o da zor durumda, hakikaten zor durumda çünkü nitelikle bir türlü uğraşmadığınız bir yapı. Yani ne kadar fazla öğrenciyi üniversiteye alırsanız o kadar daha politik yatırım yaparsınız gibi bir yanlış içerisindesiniz. Hâlbuki, gençlere yatırdığımız paranın her gün denize atılmış boş bir para olduğunu zannetmeyin, bir gün o dönecek bize. Ama, bir türlü, şu eğitim konusundaki ağırlığımızı veremedik. Bence çok önemli bir yasa görüşüyoruz şimdi ama çok az ilgileniyoruz yasayla yani genelde ilgilenmiyoruz -bu, beni dinleyin, dinlemeyin anlamında da değil- ama eğitim konusunda biz, Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak haddinden daha fazla önem vermek zorundayız. Niye? Bir kere, burada 75 tane öğretim üyesi var, akademisyen var. Biz, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi akademisi bile kuramadık kendi personelimizi yetiştirmek için. Çok önemli bir katkı olurdu çünkü personelimizi görüyoruz yani dünyayla rekabet edebilecek personel mi? Bugün, Amerika Kongresinin elinde 700 tane uzman var kullanabileceği, her konuda. Bizdeki uzmanların düzeyini biliyoruz ama onların hep kabahati bizim çünkü bu eldeki kaynakları en verimli biçimde kullanmak bizim işimiz, görevimiz, onu beceremiyoruz. İşte, hep nitelikten bahsettim.

Şimdi, bu yasalara, bu yasa tasarılarına gelelim. Burada da nitelik dışında her şey var, nitelikle ilgili bir şey yok. Özellikle teknolojisi yüksek bir Alman üniversitesinin kurulmasına karşı çıkmak mümkün değil ama düşünün ki Türkiye’de, yabancı dil öğrenmeden yabancı dilde eğitim yapma yanlışı var. Ben bunu kendi kendime hissettim hep. Niye? Ekonomiyi İngilizce okutuyorsunuz “Federal Reserve”ü öğreniyor çocuk, Merkez Bankasını bilmiyor, 1211 sayılı Kanun’u bilmiyor. Belki siz de bilmiyorsunuz ama cebinizdeki paralara bir bakın, üzerinde ne yazıyor? 1211 sayılı Kanun, Merkez Bankası Kanunu.

Şimdi, çok ciddi bir şey bu. Onun için, bu eğitim meselesinde ve özellikle üniversite meselesinde çok iyi bir biçimde, başka bir bakış açısıyla durmamız gerekiyor. O da şudur: Daha fazla üretmeye dönük, daha fazla hayata dönük, daha ayağını yere basan ve piyasada iş sağlayan bir yapı. Hâlbuki, o ikisi arasında hiçbir ilişki olmadığı için, piyasada iş bulmaya dönük bir yapı yok. Bugün hepimizin kapısında binlerce işsiz, üniversite mezunu insan var. Bu onların hatası değil, bizim hatamız.

Şimdi, bakın, burada da aynı şeyler var. Eğitim fakülteleri açıyorsunuz bu okullarda, bu eğitim fakültelerinin çocukları şimdiden işsiz dört sene sonra. Böyle bir düşünce olabilir mi? Hiç araştırmadan bu yapılabilir mi? Ama bunu siyasi olarak, “Evet, bu üniversiteleri geçirdik, Türkiye’de üniversite sayısı yüz elli beşe çıktı, aman çok mutluyuz.” Hayır.

Bir kere öğretmen bulamıyorsunuz. Türkiye'nin en önemli sıkıntısı öğretmendir, en önemli sıkıntısı öğretmendir. Bu özel okullar bu öğretmenleri oradan alacaklar, yüksek para vadedecekler, üç gün sonra da öğrenci bulamadıkları için o hocaları kapı dışarı bırakacaklar. Bunlar benim tecrübelerim, bunları bilerek söylüyorum ve onun için çok önem veriyorum bu işe. Yoksa, “Bu kanunları çıkarmayalım…” Hele bir öğretim üyesinin “Üniversite kurmayalım.” demesi mümkün mü? Mümkün değil ama kafamızın dibine şunu kazıyalım: Artık Türkiye 21’inci yüzyılı okumak istiyorsa, dünyayla rekabet etmek istiyorsa, “büyük Türkiye” lafları etmek istiyorsa bu işlerle uğraşmak zorunda, önce nitelikle uğraşmak zorunda Türkiye ve Türkiye gerçekten bu çağı atlamak istiyorsa gençlerini iyi eğitmek zorunda. Bizim onu doğru dürüst şu ana kadar yaptığımıza inanamıyorum. Hâlâ Türkçe öğretemediğimizi bile görüyorum. Bu konuda oturup düşünmemiz lazım.

Şimdi, gerçekten bu yasalarda, mesela mütekabiliyet esası var. İşte Almanlar orada Türk üniversitesi açacaklar, biz burada bunu açacağız. Ama bence daha önemli bir şey var, daha Türkçe bilmeden Almanca eğitim. Bence ondan başka önemli şeyler var, imtihansız girmek bu okullara. Efendim, buna da bir karar verin. Hâlâ bir karar veremiyorsunuz. Neredeyse 1,5 milyon çocuk sokaklarda: “Bugün mü imtihan olacak, yarın mı imtihan olacak, o puan böyle mi, bu puan böyle mi?”

Bakın, hakikaten bu Türkiye Büyük Millet Meclisi bir şey yapmak istiyorsa ve tarihe geçmek istiyorsa, gelin, bu sistemi yeni baştan kuralım, bunu düzeltelim, bu böyle olmuyor ve bunun üzerinden de spekülasyon, politik şey yapmayalım çünkü politik olarak yaklaşıyoruz. Maalesef üniversiteler de politikayla uğraşıyor, her gün bir dert ama öğretim üyeleri de intihar ediyor, çok dikkat edin, işleri ağır. Onun için, oturalım, bu işi ciddiye alalım. Böyle, alelacele hazırlanmış, hiç ciddi olmayan… Mesela, vakıf… E, Anayasa’nın 130’uncu maddesi vakıfların para kazanamayacağını söylüyor. Nasıl peki, kâr etmeyecek de bu okul ayakta kalacak? Kendi kendinizle çelişki içerisindesiniz. Hiç okul işletmediniz herhâlde, orada da durmadınız. Eğitim para -hem ağır para, ciddi para- kaliteli personel para. Bugün sadece okulun öğretim üyelerinden bahsediyorsunuz, okulların yönetimleri dökülüyor Türkiye’de, bütün okulların yönetimleri dökülüyor, üniversitelerin başta olmak üzere. Şurada baktım kadrolara, tüm Türkiye’de 16 tane mi, 18 tane mi plancı varmış bizim YÖK sistemi içinde, 16 kişi planlayacakmış. Yazık! 16 kişi bu sistemi planlayacaksa hiç olmazsa… 16 kişi diyoruz ama…

Bakın, gelin, hep birlikte bunu bir kere daha düşünelim, bu sistemi yeni baştan kuralım. Yoksa, burada her gün kanun çıkarırız. Geçen gün İtalyan Üniversitesi, yine bu Vakıf Üniversiteleri Kanunu… Ama bunları da hep siyaset içerisinde konuşuyoruz, hep siyaseten bunları mütalaa ediyoruz, işte “O ona yakın, bu buna yakın…” Bir kere, o rektör seçimleri, o dekan seçimleri... Bunları değiştirmek lazım. Bir rektörün, bir dekanın, gerçekten, oturup siyasetle uğraşmaması lazım, bilimsel işlerle uğraşması lazım, bir okulun müfredatıyla uğraşması lazım, bir üniversitenin müfredatıyla uğraşması lazım ama yok, ayakkabı satın alınmasıyla uğraşıyor. Devamlı da yargılanıyor üniversitelerimizdeki yöneticiler. Bunları yeni baştan düzenlemezsek bu işi çözemeyiz ama burada devamlı bu kanunları geçiririz.

Bakın, bizim arkadaşlarımız buraya çok güzel muhalefet şerhleri de koymuşlar. Doğru, onlar doğru ama hiç çözüm de bulamıyoruz bunlara. Yarın yine buna benzer üç tane daha üniversite için ve bazen parasal kısıtlamalar getirerek -yok, işte, 15 milyonu bulmayan vakıf kuramaz ama 10’u bulan vakıf kurar gibi- veya vakıf üniversitesinin dışında diğer sistemleri araştırıp yeni bir yapılanma içerisinde yine önümüze bazı kanunlar gelecek ve bunları geçireceğiz ve bunları sonra söyleyeceğiz “İşte yüz kırk yediye çıktı, yüz kırk sekize çıktı okul sayısı.” diye. Ama bundan kim zarar görecek biliyor musunuz? Biz, endüstrimiz, kalkınmamız. Mesela çok ilginç bir rakam var; kalkınmaya, doğrudan kalkınmaya, insan kalkınmasına öğretimin katkısı gibi. Öğretim düzeyi arttıkça kalkınma hızı daha fazlalaşıyor bilimsel olarak yani eğitim düzeyi yüksek yerlerde kalkınma hızı daha fazla, ekonomik gelişme daha fazla, sosyal büyüme çok daha fazla -matematik rakamlar bunlar- ama bunu sağlamak için önce bizim bu konulardaki yapımızı ve kafamızı değiştirmemizde büyük yarar var. Daha ekonomik bakmamız lazım buna yani verimliliği daha yüksek, katma değer üreten, piyasayla ilişkisi olan bir yeni eğitim yapısı.

Bugün bir üniversite -bölgesel üniversiteler var- kendi bölgesindeki hayvan hastalıkları sorununu çözemeyen veteriner fakültelerine sahip. O zaman niye kurduk orayı? Niye buraları takviye etmiyoruz? Niye dünyayla entegre olmaya çalışırken kendi yapımızı, bilimsel yapımızı değiştiremiyoruz? Değiştirebilmemiz lazım ama bu sadece yasayla da değil, onu da biliyorum, kafalarımızı değiştirmekle ilgili ama bu eğitim işini ciddiye almak lazım; belki tarihe geçmek o demek. Türkiye eğitim konusunda çok ciddi adımlar atabilirse, dünyaya uyumlu, yüksek teknoloji kullanan, katma değeri yüksek üretim yapabilen yeni nesiller, insan gücü yetiştirebilirse ve elindeki insan gücünü de kaptırmazsa… Çünkü o da önemli bir şey. Bütün sizin kaliteli insanlarınız yurt dışında -daha fazla cazip geliyor- çünkü onların da kıymetini bilmiyoruz, hep itişmekle ilgili bu, birbirimizle itişmekle. Onun için, bu kanunlara “hayır”, “evet” demek de çok önemli değil ama ben ve partim olarak düşünüyoruz ki bu sistemi yeni baştan gelin ele alalım ve bu konuda fazla da birbirimizle çatışmadan hakikaten Türkiye’ye önemli bir miras, eser bırakalım.

Bir kere, oturalım, önce YÖK ve Millî Eğitim Bakanlığında bu araştırma ünitelerini artıralım. Türkiye Büyük Millet Meclisinde de bu araştırma yapısını kurmamız lazım, yepyeni bir yapıya kavuşturmamız lazım ki Türkiye Büyük Millet Meclisi toplumun önünde olsun. Burada da araştırmaya dönük hiçbir şey yok ve ileriye dönük hiçbir şey yapmıyoruz, günü idare edip belirli kanunları geçirmeye çalışıyoruz. Hâlbuki Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplumun önünde olması lazım, toplumun sorunlarını çözmesi lazım, sorunlar olduktan sonra onlarla uğraşmaması lazım. Bunun için de aslında imkân var, bakın para da var, insan da var Türkiye’de kullanabilecek. Ama hep o helvayı yapacak birilerine ihtiyaç var, o da bizleriz. Hiç bundan da ben yüksünmüyorum.

Bu duygu ve düşüncelerle yüce heyeti saygıyla selamlıyorum. (MHP ve AK PARTİ sıralarından alkışlar)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

51 konuşma daha · 24 Mart 2010

51 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook