İçeriğe atla

26. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 25. BİRLEŞİM · PERŞEMBE

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle

Genel Kurul, 25. Birleşim · 1. yasama yılı · 7 Ocak 2016 · 1.036 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma

Kaynak göster

Mithat Sancar (Halkların Demokratik Partisi), 7 Ocak 2016 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 25. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle); konuşma 1.036 kelime.

Mithat Sancar (Halkların Demokratik Partisi, Mardin). “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Romanya Hükümeti Arasında Savunma Sanayi İşbirliği Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı münasebetiyle”. TBMM Genel Kurulu, 25. Birleşim tutanağı, 7 Ocak 2016. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/mithat-sancar-26-2016-01-07-turkiye-cumhuriyeti-hukumeti-ile-romanya-hukumeti-arasinda-savunma-san (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=43150

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)

HDP GRUBU ADINA MİTHAT SANCAR (Mardin)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Türkiye ile Romanya Arasında Savunma İşbirliği Anlaşması hakkında söz aldık ama ben de diğer arkadaşlarımın yaptığı gibi, ülke gündemiyle ilgili görüşlerimi sizlerle paylaşacağım. Bunun İç Tüzük’le ilgili sebeplerini biraz önce CHP adına konuşan arkadaşımız anlattı, bu konuda halkımızın da anlayışını rica ediyorum.

“Savunma” deyince aklımıza tabii pek çok şey geliyor ama ben son günlerde çok konuştuğumuz bir konuyu biraz hafıza tazeleme suretiyle bir daha gündemimize almayı önereceğim. 1990’ların ilk dönemlerinden söz ediliyor sürekli, oraya dönüş var mı yok mu tartışması yürütülüyor. Ben size bazı verileri sunayım, orayla benzerlikler var mı yok mu onları birlikte değerlendirelim ya da kamuoyunun takdirine bırakalım.

1990’lardan söz edildiğinde tabii ilk akla gelen Çiller dönemi. 1993’te başlayan bir hükûmet dönemi var. Özellikle o dönemle ilgili bilgileri aktarmak istiyorum ki paralellik var mı yok mu, benzerlik nerededir, daha iyi görebilelim. Şunu da eklemek isterim elbette: Durup dururken sürekli benzetmeler ve kıyaslamalar yapmayı doğru bir yöntem olarak görmediğimi belirteyim yani her konuda illa bir yeri bir yere benzetmek gerekmiyor ama kıyas ve benzetmeler, bu örnekler bazen mecburen kullanılır daha iyi anlaşılmak için. Ayrıca, tabii, ortada bu kadar fazla laf varken bu iki dönem arasındaki kıyaslamalar çerçevesinde, buna ilişkin bir derli toplu değerlendirme de bu nedenle mecburi hâle geliyor.

Hatırlarsınız ya da hatırlar mısınız bilmiyorum, Çiller Hükûmeti göreve başladığında, 10 Ekim 1993’te Viyana’da bir konuşma yapmıştı Başbakan Tansu Çiller ve Bask modelinden söz etmişti, “Kürt sorununun çözümü için Bask modelini konuşabiliriz, Bask modelini tartışabiliriz.” gibi bir ifadesi vardı. Bu sözü kullandıktan sonra yine malum çevreler -bunları biraz sonra açacağım- devreye girdiler ve hemen ayar verdiler. Kısa bir süre sonra Tansu Çiller’in çizgisi de, dili de değişti, radikal bir şekilde değişti; devletçi bir çizgiye çekildi, dilini de buna göre ayarladı.

Bundan önce yaptığımız konuşmada derin devleti tartışmıştık. Bu derin devletin çeşitli organları var, çeşitli mekanizmaları var, aslında görünen devletin büyük bir kısmını onlar idare ediyor idi ve onların yönlendirmesiyle -ya da onların ayar vermesiyle- yeni bir politika izlemeye başladı Çiller ve Hükûmeti. Ne oldu? Ardından yaşananları da kısaca hatırlayalım. Sivas’ta ve Başbağlar’da katliamlar oldu. Bu katliamlar kamuoyunun gözü önünde cereyan etti. Özellikle Sivas katliamı neredeyse canlı yayınlandı ve hükûmet hiçbir şey yapmadı bunu önlemek adına. Bir süre sonra Şırnak’ın Kuşkonar ve Koçağılı köylerinde savaş uçakları bombalar yağdırdı. 38 köylü öldürüldü. O dönemki gazete haberlerine bakarsanız Çiller’in ilk değerlendirmesinin ne olduğunu görürsünüz. Çiller “Türk Hava Kuvvetlerine ait uçaklar değildi onlar.” dedi. O zaman bu sözler üzerine bir tartışma başlamıştı “Örgütün savaş uçakları mı var acaba?” diye. Kısa bir süre sonra dönemin İçişleri Bakanı Nahit Menteşe açıklama yaptı: “Hayır, o uçaklar Türk Hava Kuvvetlerine ait idi ama o bölgede teröristler bulunuyordu, onları etkisiz hâle getirmek için bombalama yapıldı.” dedi. Ama orada bulunan, “terörist” dediği kişilerle ilgili herhangi bir delil sunmadı, sadece 38 köylünün bombalarla parçalanmış cenazeleri vardı ortada.

Dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş de geri kalmadı, o da bir açıklama yaptı, “O uçaklarda kayışların gevşemesi nedeniyle bombalar yanlışlıkla düştü.” dedi. Evet, sonuçta, başlarda Başbakan bu bombalamayı reddediyor, inkâr ediyor; İçişleri Bakanı kabul ediyor, başka bir gerekçe söylüyor; Genelkurmay Başkanı ise bambaşka bir gerekçeyle olayın doğru olduğunu söylüyor, kabul ediyor. Yirmi yıl sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye, bu olayla ilgili, yaşam hakkını ağır bir şekilde ihlal ettiği gerekçesiyle mahkûm ediliyor ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine sunulan belgelerde katliamın Türk Hava Kuvvetlerine ait uçaklar tarafından gerçekleştirildiği açıkça pek çok belgeyle ortaya konuluyor.

Neyi hatırlatıyor bize bunlar? Bunlar, terörle mücadele adı altında kullanılan yöntemlerin hükûmetleri hangi noktaya doğru çektiğinin ilk önemli göstergesi biraz önce aktardığım bilgiler. Artık güvenlik bürokrasisine ve güvenlikçi zihniyete teslim olmuş bir hükûmet, katliamlar onun sorumluluğu altında gerçekleşiyor. Bunları inkâr etmek üzere çeşitli gerekçeler ileri sürüyorlar ama tarih önünde yalancı durumuna düşüyorlar; sadece katil değil, aynı zamanda yalancı konumunda yer alıyorlar tarih önünde.

Olaylar devam ediyor; Bahtiyar Aydın’ın katledilmesi olayı var, ardından gelen Lice katliamı. Bütün bunlarda da o zamanın görevlileri, bakanları kendi sorumluluklarını örtmek için binbir yalan uyduruyorlar. “Bunları teröristler yaptı.” dediler, Bahtiyar Aydın’ın suikasta kurban gittiğini, teröristler tarafından öldürüldüğünü söylediler, Lice katliamını inkâr ettiler, sonra ama bütün gerçekler ortaya çıktı. Evet, Bahtiyar Aydın da devlet içindeki bir yapılanma tarafından öldürüldü, Lice katliamını da o zamanki Özel Harekât birlikleri gerçekleştirdi. Sonra Özgür Gündem gazetesi bombalandı, basın susturulmak istendi. Her yer kontrol altına alınmak isteniyordu çünkü gerçekler ortaya çıktığında kaçacak yer bulamayacaklarını biliyorlardı.

Pek çok olay oldu, pek çok cinayet işlendi; faili meçhuller bunun en karanlık, en kara, en acılı sayfasıdır. Dönemin önemli isimlerinden biri Özel Harekât mensubu Ayhan Çarkın’ı hepiniz biliyorsunuz, yaptığı itirafları da okumuşsunuzdur. Ben sadece bir bölüm okuyacağım, bugün Hükûmetin takındığı tutumun hangi zihniyeti hatırlattığını yine takdirlerinize bırakacağım.

“Ben 1986’da güneydoğuya ilk gönderilen 320 kişilik Özel Harekât grubu içindeydim.” diyor Ayhan Çarkın. “1990’a kadar bölgede kaldım. Hepimiz kana bulanmıştık. Öyle korkunç şeyler yapıldı ki o halka... Gittiğimizde baktık, adamın biri gelmiş, çoluğun çocuğun içinde adamın birini çırılçıplak soymuşlar, milleti köy ortasında toplamış, dayak atıyorlar. Bir Kürt’ü PKK’lı diye çırılçıplak soyan bir zihniyet nedir? Bunun adı terörle mücadele değildi, bunun adı ihanetti. Ben bu halka, Kürtlere uçak kullanıldığını gördüm. Top kullanıyorsun, tank kullanıyorsun, mayınlar kullanıyorsun halkına karşı. Bu ateş hepimizi yakacak. Tırnaklarını söktük, dilini yasakladık, biz bunların hepsini yaptık. Bir özür dilememiz lazım Kürtlerden.” diye devam ediyor. “Pek çok olayı bizimkiler yaptı ve PKK’nin üzerine attılar. Mesela, Başbağlar katliamı kesinlikle Ergenekon zihniyetinin ürünüdür.” diyor. Daha sonra, katıldığı yargısız infazlarla ilgili ayrıntılı bilgiler sunuyor.

Şimdi, bugün de haftalardır süren sokağa çıkma yasaklarıyla ilgili önergeler veriyoruz, burada konuşmalar yapıyoruz, bilgiler sunuyoruz. Bize verilen standart cevap: “Oradaki bütün ölümlerin sebebi teröristlerdir. Sivil ölüm yoktur, öldürülenlerin hepsi de teröristtir.” deniyor. Listeler oluşturduk, hepsini yaşlarıyla, meslekleriyle, vurulduğu yerlerle, ilgili bakanlıklara sunduk, Meclis gündemine getirdik ama yine ısrarla tek bir açıklama yapıyorlar: “Orada vurulanların hepsi terörist ve biz burada terörle mücadele ediyoruz.” Bunu lütfen hatırlayın, bu söylediğimizi lütfen hatırlayın.

HASAN TURAN (İstanbul)Terörle mücadele yok mu?

MİTHAT SANCAR (Devamla)Terörle mücadele yapacağım diye İsrail…

HASAN TURAN (İstanbul)Yok mu?

MİTHAT SANCAR (Devamla)Bir dinler misin, dinler misin güzel kardeşim, söyleyeyim. Terörle mücadelenin yöntemi var.

HASAN TURAN (İstanbul)O bölgede hiç terörist yok mu?

MİTHAT SANCAR (Devamla)Söyleyeyim, söyleyeyim.

ŞAHİN TİN (Denizli)Askerleri kim vuruyor, onu söylesene.

SAİT YÜCE (Isparta)Kim vuruyor polisi, askeri?

MİTHAT SANCAR (Devamla)Sevgili kardeşim, bekleyin söyleyeyim size.

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

83 konuşma daha · 7 Ocak 2016

83 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook