2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı
Denizli Milletvekili ·
AK Parti
Genel Kurul, 30. Birleşim · 5. yasama yılı · 15 Aralık 2014 · 1.746 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Nihat Zeybekci (AK Parti), 15 Aralık 2014 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı); konuşma 1.746 kelime.
Nihat Zeybekci (AK Parti, Denizli). “2015 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu Tasarısı İle 2013 Yılı Merkezi Yönetim Kesin Hesap Kanunu Tasarısı”. TBMM Genel Kurulu, 30. Birleşim tutanağı, 15 Aralık 2014. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nihat-zeybekci-24-2014-12-15-2015-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunu-tasarisi-ile-2013-yili-merkezi (erişim: 28 Ekim 2026). TBMM kaydı: https://www.tbmm.gov.tr/milletvekili/UyeGenelKurulKonusmalariDetay?eid=36042
Konuşmanın tam metni
TBMM tutanağından · Kaynak ↗ (yeni sekmede açılır)EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Denizli)Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; 2015 yılı Ekonomi Bakanlığı bütçe görüşmeleri vesilesiyle yüce Meclisi, gazi milletimizi saygıyla selamlıyorum.
Günlerden beri süren bütçe maratonu sırasında gördüğümüz şudur ki her şey dönüp dolaşıp en sonunda ekonomiye geliyor. Her şeyin vardığı, bütün bakanlıklarımızın bütçeleri, bütün konularımız, eğitimden adalete, çevreden şehirciliğe, iç işlerinden turizme, maliyeden hazineye her şey, toplam anlamında baktığımız zaman, ekonomi altında toplanıyor. Dünyaya baktığımız zaman da her şey ekonomi altında toplanıyor ve ticaret etrafında toplanıyor.
Soğuk Savaş döneminde dünyaya bakacak olursak dünyanın sınırları ideolojik anlamda sınırlara bölünüyordu, gruplar vardı; NATO gibi, Doğu Bloku gibi, Bağlantısızlar gibi, Karayip ülkeleri gibi, Afrika Birliği gibi, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi ama son on yıla baktığımız zaman da dünyada her şey yeniden yazılıyor. Artık ideolojik ayrımlar bitti. Dünyadaki bütün ayrımların tabanında ekonomik tabanlar, ticari öncelikler… Dünya ekonomik ve ticari anlamda yeniden dizayn ediliyor. Son dört beş yıllık döneme baktığınız zaman, bu yoğunlaşarak devam ediyor. Amerika ile Avrupa Birliği, ticari bir ortaklık değil, tam anlamıyla bir ticari entegrasyon çerçevesinde bir araya geliyor. Bugün, ABD ile Avrupa Birliğinin “TTIP” dediğimiz “Transatlantik Yatırım ve Ticaret Ortaklığı” adı altında bir araya gelmeleri hâlinde dünya ekonomisinin yüzde 50’si, dünya ticaretinin de üçte 1’i bu grup altında bir araya geliyor. Aynı Amerika doğuya geçerek Japonya, Kore, Yeni Zelanda ve Avustralya’ya kadar 16 ayrı ülkeyle “TPP” dediğimiz Trans Pasifik Ortaklığı adı altında başka bir ekonomik gruplanmaya gidiyor. Yakınımıza gelecek olursak da kuzeyimizde Rusya’nın, eski Sovyetler Birliği coğrafyasında Avrasya Gümrük Birliği adı altında yeni bir birlik kurmaya çalıştığını görüyoruz. Rusya, Belarus, Kazakistan, Kırgızistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ın birlikte olması hâlinde, bu süreç hızlanarak devam ediyor. Körfez İşbirliği Teşkilatı, Afrika Birliği, Karayip ülkeleri, Güney Amerika gibi birlikler aldı başını gidiyor.
Türkiye bu dönemde, son on yılda, son on iki yılda artık başka bir şekilde dizayn edilen bu dünyada hak ettiği yeri almakla ilgili de çok aktif roller üstleniyor. Bir zamanlar Türkiye’de, 1950-1960 aralığında yaşanan o kalkınma ve millî iradeden kaynaklanan alınan güçle kalkınma, 1960 ihtilaliyle bloklanan ve sonra da tepki olarak tabii ki millî iradeyle yeniden yakalanan bir düzen ve 1980 darbesi ve ardından rahmetli Özal’la başlayan ihracata dayalı kalkınma dönemi.
Türkiye yeni bir şeyi keşfediyor yani 1980 yılında Türkiye, toplam dış ticaret hacmi 5 milyar dolar bile olmayan Türkiye, Avrupa Birliğiyle süreci henüz daha hayal bile edemeyen bir Türkiye “NATO üyesi, müttefiki” gibi başka şeylerin etrafında dolanarak kendi çerçevesi içinde daralan ve kendi içindeki o dünyada yeni ufuklara doğru zorlanan, rekabeti bilmeyen, yerli üretilen ürünlerin etrafında kendi millî üretiminin dünyadaki değerini tam anlamıyla bilmeyen bir kutuptaydı; 1980’lerin başında, tek kutuplu ekonomik zihniyetin tüm özelliklerini de üzerinde taşıyan bir Türkiye idi, kendi küçücük dünyasında kopardığı fırtına ve dalgalarla uğraşmaktaydı. Bugünkü neslin anlamakta çok zorlandığı günler yaşadık o dönemde. “Böyle şey de olur mu?” diye anlamadıkları, Türkiye’nin 70 sente muhtaç olduğu utançları yaşadığı On yılda bir yapılan darbelerle faşist ve uygulanan ekonomik rejimlerle de komünist bir yapıya sahip olan bir Türkiye’ydi. Bütün bunlardan sonra Türkiye, ilk kez, rahmetli Özal’la dünyayla, ticaretle, ihracatla, rekabetle ve ihracata dayalı büyüme mantığıyla ilk defa karşılaştı ve rahmetli Özal Türkiye’yi aldı, Anadolu’nun o kavruk tüccarlarını, Anadolu’nun esnafını, sanayicisini uçağına doldurarak dünyayla ilk defa tanıştırdı. Türkiye ilk defa, kullanılmayan kaynakları iş gücünü, akıl gücünü ve Anadolu’nun kaynaklarını, yer altı kaynaklarını, yer üstü kaynaklarını dünyaya satarak dünyada, hesabını kimseye vermediği, faiz ödemediği, kendisine hiçbir şartın koşulmadığı ihracat gelirleriyle, ilk defa ihracata dayalı büyüme yani millî büyüme, millî kalkınmayla tanıştı.
Tabii, Özal’ın dönemindeki bu, Türkiye’nin yeni dünyayla tanışması 1990’lar ve 2002’nin sonuna kadar farklı bir yere geçti tekrar. Türkiye yeniden, maalesef, siyasi kısır çekişmelerin içine girdi: “Onlar ne verirse 5 fazlası benden.” Türkiye'deki vatandaşlarımızın 35-38 yaşında emekli edilmesi gibi popülariteler, ihracata dayalı millî büyümeyi anlamaktan âciz, ihracatın enflasyonu artırdığını iddia eden başbakanlar, tabanda asla birleşmeyecek ama tavanda siyaseten birleştirmeye çabalayan siyasi mühendisler, havada uçuşan Anayasa kitapçıkları, yüzde 150, yüzde 300, yüzde 7 bin faizleri gören Türkiye, rahmetli Sabancı’nın “Bir gecede varlığımızın yarısını kaybettik.” feryatları, iki günde, bugün karşılığı yaklaşık olarak 200 milyar dolara varan bankaların yerle bir edilerek milletin sırtına bu yükün yüklenmesi, IMF’yle imzalanan bilmem kaçıncı anlaşma ve her biri onur kırıcı yaklaşık olarak 48 ana başlık, 38 alt başlıkla IMF’ye taahhütname anlamında gönderilen niyet mektupları ki bu niyet mektuplarının içinde Bakanlar Kurulu kararına da bağlanmış olan Türkiye'de Halk Bankası ve Ziraat Bankasının -ki her birinin o günün parasıyla 20 şer katrilyon görev zararı vardı- derhâl kapatılması veya rehabilite edilmesi, Vakıflar Bankasının da satılması, satılamıyorsa kapatılması.
KAMER GENÇ (Tunceli)Bugünkü batık kredilerin miktarını söyler misin?
EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla)Başbakan ve Başbakana yardımcılarıyla bunlar imzalanmış ve gönderilmişti.
Değerli dostlar, Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; acaba, o gün yani 2002 yılında…
REŞAT DOĞRU (Tokat)2006’da IMF’yle kim anlaşma yaptı?
ALİ UZUNIRMAK (Aydın)Kaç tane banka sattınız Sayın Bakan?
KAMER GENÇ (Tunceli)40 milyar batık kredi var.
EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla)…Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetinin taahhüt ettiği gibi Halk Bankası ve Ziraat Bankası kapatılsaydı, Vakıflar Bankası satılsaydı, bugünün ekonomi dünyasında, şu andaki finans piyasalarında bu bankalar devletin elinde rehabilite edici yani piyasayı düzenleyici şekilde olmasıydı, Türkiye'de piyasalar nasıl olurdu? Faiz oraları nerede olurdu? Bunu hayal etmek dâhi istemiyorum.
KAMER GENÇ (Tunceli)Halk Bankasının yarısını özelleştirdiniz.
EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla)Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; 2002’de bu millet ve bu ülkenin ekonomisi tam anlamıyla diz çöktürülmüş, kapitülasyonlarla son darbe vurulmak istenirken bu ülke 3 Kasım 2002 seçimlerine götürüldü, daha doğrusu götürülmek zorunda kalındı ve 3 Kasım 2002’de bu millet dedi ki: “Yeter söz de, karar da milletindir.” 3 Kasım 2002’de, AK PARTİ’nin Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan -henüz Başbakan bile değilken- dünyanın tüm siyasi, politik ve ekonomik noktalarına ve hedeflerine bir tur başlattı, hemen hemen her yeri ziyaret etti, yanında iş dünyası temsilcileri de vardı ve oralara şu mesajı verdi. O diz çöktürülüp de son darbe vurulmak üzere olan Türk ekonomisinin ve Türkiye'nin yeni dünyada, yeni ekonomi düzeninde, yeni siyasi ve politik düzende var olduğunu ve var olacağını anlatmak üzere 3 Kasım seçimlerinin hemen arkasından yollara düştü.
AK PARTİ iktidarıyla Türkiye, Özal sonrası dönemde kesintiye uğrayan reformları ve dışa açılma sürecini bu sefer bütün dünyayı kapsayıcı şekilde yeniden başlattı. İhracata dayalı büyüme yeni bir anlayışla yakın coğrafya ve kültür coğrafyası temellerine dayanarak yeniden başlatıldı. 1992 yılında 160 milyar dolar, 2002 yılında 230 milyar dolar olan ve 2013 sonu itibarıyla 820 milyar dolar olan millî gelirimiz; 1993-2002 yılları arasında dönemin yüzde 2,9 büyüyen ekonomisi, 2003-2013 yılı arasında yüzde 5 ortalamayla büyüdü. Şu an itibarıyla, Türkiye, son yirmi çeyrekte yüzde 5,8 büyümeyi yakalayan dünyada ender ülkelerden bir tanesi.
Ama, burada, ben şunun altını çizerek bir konuyu sizlerin dikkatine arz etmek istiyorum: Türkiye, ilk defa ekonomi teorisyenlerinin anlattığı gibi, ihracata dayalı büyümenin gerçekleşmesiyle ilgili çok önemli şeyler yapmaya başladı. Yani, Türkiye, büyürken ihracatını artırarak yatırım ve ara mal ithalatını azaltmadan cari açığını daraltabileceğini gösterdi. Cari açık, geçen seneye göre bu sene yüzde 37 oranında daraldı. Bütün dünya ekonomi çevreleri “Türkiye, 2014 yılında, yıl sonu itibarıyla cari açığını yüzde 6,4 oranında -millî gelire oranını- yakalasaydı, başarı.” demişlerdi 2013 yılında.
RAHMİ AŞKIN TÜRELİ (İzmir)Büyüme hızı yavaşladı Sayın Bakan, ondan cari açık…
EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla)Ona da geleceğim, büyüme hızına da geleceğim.
Şimdi, Türkiye için yüzde 6,4 başarı olarak görülürken; 2014 sonu itibarıyla, Türkiye büyürken, ihracatını artırırken, yatırım ve ara mal ithalatını azaltmadan cari açığını daraltmayı başardı yani yüzde 5’e ulaşacaktır bu yıl sonu itibarıyla. Herkes bilir bunları da tabii ki... (AK PARTİ sıralarından alkışlar) Şöyle oldu: Yani, ithalat azaltmadan derken, bakın, 19,3 milyar dolar cari açık daralmasının yaklaşık olarak 12,5 milyar dolarını Türkiye net ihracat artışıyla gerçekleştirdi ve 6 milyar doların üzerindeki bir kısmını yatırım ve ara malı ithalatını azaltmadan gereksiz ithalatındaki almış olduğu tedbirlerle Türkiye bunu gerçekleştirdi. Türkiye büyümeyi 2014 sonu itibarıyla yüzde 3’ün yani yüzde 3,3 veya yüzde 3,4 civarında gerçekleştirecektir çünkü Türkiye son çeyrekte iç piyasanın da verdiği destekle inşallah büyümesini istediği yere getirecektir. Bugüne kadar son üç çeyrekte ihracatın büyümeye katkısı yani 2,8’lik büyümeye katkısı, yüzde 2,6’sı net ihracat artışından geliyor. Bu bir millî büyümenin habercisidir.
Sayın Başkan, saygıdeğer milletvekilleri; Türkiye için şu andaki 2,9 büyümeyi yani yıl sonu itibarıyla yüzde 3,3 büyümeyi, evet, biz düşük buluyoruz. Türkiye yüzde 5’in altında bir büyümeyi asla kabul etmemeli. Türkiye yüzde 5’in altında büyüyemez çünkü Türkiye’nin istihdamla ilgili, işsizlikle ilgili problemleri diğer gelişmiş ülkeler gibi değildir. Bakın, 2009 yılında Türkiye’nin iş gücüne katılım oranı yüzde 44’ler seviyesindeyken bugün, nüfusumuzun iş gücüne katılım oranı yüzde 51’in üzerindedir. Buna rağmen, dünya ekonomik krizle yerle bir olurken 2008 krizinden sonra Avrupa Birliği üyesi ülkelerde toplam istihdam sayıları 6 milyon aşağıya giderken Türkiye, 7 milyon vatandaşını yeni iş sahibi yaparak, istihdam sayısını yüzde 35 oranında artırarak dünyada 1’inci oldu. Tabii, buda yetmiyor, buna rağmen işsizlik oranımız yüzde 10,1 geldi. Neden? Çünkü, iş gücüne katılım oranı artıyor, kırsaldan kente göç veyahut da evinde oturan ev hanımı kardeşimiz diyor ki: “Ben de çalışmak istiyorum.” Çünkü, refah talebi artıyor, gelecekle ilgili beklenti pozitif anlamda artıyor.
Diğer taraftan, Türkiye, gelişmesini, büyümesini sağlarken, refahını artırırken, millî gelirini artırırken, gelir dağılımında da adaleti sağlıyor. Gini katsayısını Türkiye 0,40’a indirdi. Evet, burası yeterli değildir ama ben size şunu söyleyeyim: Amerika Birleşik Devletleri’nde de 0,38, İngiltere’de 0,39 -biraz önce bir arkadaşımız söyledi Meksika’yla aynı diye- Meksika’da 0,48; aramızda devasa bir fark var.
Peki, nasıl bir iyileşme sağladı gelir dağılımında Türkiye? 2002 yılında benim bu güzel memleketimin insanlarının yüzde 3’ü günlük 2,15 doların altında bir gelirle yaşarken yine, aynı, 2002 yılında bu güzel ülkenin insanlarının yüzde 30’u günlük 4,30 dolar gelirin altında yaşarken bugün itibarıyla 2,15’in altında yaşayan hiçbir vatandaşımız kalmadı; 4,30’un altındaki o yüzde 30 yani 25 milyon insan, 2012 sonu itibarıyla yüzde 2 seviyesindeydi, bugün itibarıyla da sıfıra yakın olduğunu tahmin ediyoruz.
Sayın Başkanım, saygıdeğer milletvekilleri; 1980’lerin başındaki 5 milyar dolarlık Türkiye, artık, bugün 160 milyar dolarlık ihracata ulaştı, 50 milyar dolarlık hizmet gelirlerine, 26 milyar dolarlık hizmet giderlerine…
ALİM IŞIK (Kütahya)Sayın Bakan, aynı yıllara ait ithalat verilerini paylaşır mısınız.
EKONOMİ BAKANI NİHAT ZEYBEKCİ (Devamla)Evet “İthalattan bahsetmiyorsunuz.” diyorlar. 240 milyar dolarlık da ithalat rakamıyla bugün, dış ticaret hacmi 5 milyar dolar bile olmayan o rakamdan otuz üç yılda tam 100 kat artırarak 475 milyar dolarlık devasa bir ekonomi hâline geldi.
Bütün bunların yanında, Türkiye, 2002 yılında kamu net borç stokunun gayrisafi yurt içi hasıla içindeki payını yüzde 61,5’tan yüzde 12,7’ye düşürdü.
Ben size bir rakam daha vereyim: 2002 yılında, bu garip milletin her fırsatta ödediği vergi gelirlerinin yüzde 85’i faize gidiyordu. Bugün, ülkemizin ödediği vergi gelirlerinin yüzde 15’i faize gidiyor. Biz buna da karşıyız, yüzde 15’i bile katlanılmaz buluyoruz. Bunun da aşağıya gelmesi, ihracatımızı, büyümemizi, istihdamımızı destekler seviyelere inmesi için de Hükûmet olarak bütün gayretimizle çalışıyoruz.
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
72 konuşma daha · 15 Aralık 2014