Yüksek öğretim kurumları teşkilatı kanunu ile 78 ve 190 sayılı khk lerde değ.yap.hk.kan.tas.(ss. 1039) 15 ilde üniversite kurulması hakkında
Sivas Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 46. Birleşim · 4. yasama yılı · 29 Aralık 2005 · 2.063 kelime · yaklaşık 10 dakikalık okuma
Kaynak göster
Nurettin Sözen (CHP), 29 Aralık 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 46. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEK ÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNU İLE 78 VE 190 SAYILI KHK LERDE DEĞ.YAP.HK.KAN.TAS.(SS. 1039) 15 İLDE ÜNİVERSİTE KURULMASI HAKKINDA); konuşma 2.063 kelime.
Nurettin Sözen (CHP, Sivas). “Yüksek öğretim kurumları teşkilatı kanunu ile 78 ve 190 sayılı khk lerde değ.yap.hk.kan.tas.(ss. 1039) 15 ilde üniversite kurulması hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 46. Birleşim tutanağı, 29 Aralık 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/nurettin-sozen-22-2005-12-29-yuksek-ogretim-kurumlari-teskilati-kanunu-ile-78-ve-190-sayili-khk-ler (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA NURETTİN SÖZEN (Sivas)Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 1039 sıra sayılı, yeni üniversitelerin kuruluşunu içeren yasa tasarısına ilişkin, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına görüşlerimi sunacağım. Konuşmama başlamadan önce, hepinizi sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.
Yeni üniversitelerin açılması olayına bakalım. Yöre halkı, üniversite istiyor; kent, üniversite kenti olmak istiyor. Eğitimin, üniversitenin yüceliğine, erdemine inanmış, kente onur vereceğini düşünüyor yöre halkı; eğitsel, kültürel ve ekonomik alanda kente katkıda bulunacağına inanıyor. Diğer kentler de bunu görüyor, yaşıyor bu gerçeği.
Halk, temsilcilerine, siyasetçilerine ve milletvekillerine baskı yapıyor; milletvekilleri de, konuyu, doğal olarak Parlamentoya, komisyonlara taşıyorlar, hükümete baskı yapıyorlar. Tamamen ülke gerçeklerine uygun, tamamen siyasetin felsefesine ve dinamiğine uygun… Böylece, bugün, 1039 sıra sayılı, yeni üniversitelerin kurulmasını içeren yasa tasarısına ulaşıyoruz.
Hemen belirtmeliyim ki, ilke olarak, bu 15 ilde üniversite kurulmasını olumlu karşılıyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak, şimdiden, 15 ilin yurtsever halkını ve 15 ilin seçkin milletvekillerini kutluyorum. Yeni üniversitelerde görev alacak arkadaşlarımıza başarılar diliyorum. Yöre halkımızın üniversitelerimize, hocalara ve öğrencilere sahip çıkacağına, böylece, yörenin ve de ülkenin kalkınmasının, demokratikleşmesinin, özgürleşmesinin ve de uygarlaşmasının hızlanacağına inanıyorum; ancak, gerek tasarının yasalaşma süreci ve de gerekse tasarının yasalaşmadan sonraki sürecine ilişkin önemli konulara değinerek, eleştiri ve önerilerimizi sunacağım. Ayrıca, hükümetimizin, yükseköğretime, YÖK'e ve tüm üniversitelere bakış açısını da irdeleyeceğim.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 130 uncu maddesi "Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atanma, yükselme ve emeklilikleri kanunla düzenlenir" demektedir. Anayasanın 131 inci maddesi "Yüseköğrenim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğrenim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak için planlama maksadı ile Yükseköğrenim Kurulu kurulur" demektedir.
(x) 1039 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 13 üncü maddesi ise "Devlet üniversitelerinde rektör, profesör akademik unvanına sahip kişiler arasından görevdeki rektörün çağrısı ile toplanacak üniversite öğretim üyeleri tarafından seçilecek adaylar arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Rektörün görev süresi 4 yıldır. Süresi sona erenler aynı yöntemle yeniden atanabilirler. Rektör adayı seçimleri gizli oyla yapılır. Bu toplantıda en çok oy alan 6 kişi aday olarak seçilmiş sayılır. Bunlardan YÖK'ün seçeceği 3 kişi atanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulur" demektedir. Anayasanın ve de 2547 sayılı Yükseköğretim Yasasının bu açık hükümlerine rağmen, tasarının geçici 1 inci maddesinde "bu kanunla kurulan üniversitelerin kurucu rektörleri, 2 yıl için, Millî Eğitim Bakanı ve Başbakanın önereceği 3 isim arasından Cumhurbaşkanınca atanır" denmektedir.
Değerli arkadaşlarım, bu madde, Anayasaya aykırıdır, 2547 sayılı Yasaya aykırıdır. Anayasa, rektörün, kanunun belirlediği usul ve esaslara göre seçimini öngörüyor; yani, seçimin 2547'ye uygun olması gerekmektedir. Halen rektör seçimi sürecinde siyasetçi yoktur. Oysa, tasarıda, 3 adayın belirlenmesinde siyasetçiler devreye girmektedir. Bu madde, Anayasa ve yasalara aykırıdır. 1946'da çıkarılan 4936 sayılı Üniversiteler Kanunundan bu yana toplumumuz, üniversite özerkliğini savuna gelmiştir. 1946'daki akademik özerklikle yetinmemiş, 115 sayılı Yasa ve de 1750 sayılı Yasalarla, üniversite idarî özerkliğe kavuşmuş, üniversite yöneticileri seçimle işbaşına gelmişlerdir. Bugün tartışılan konu, idarî ve bilimsel özerklik yanında, ekonomik özerkliğe kavuşulması konusudur. Bu tasarıyla, rektörlerin seçiminde siyasetçiler, yani, Millî Eğitim Bakanı ve Başbakan etkin olmaktadır; bu, yanlıştır. Ülkemizi geriye götürmeye kimsenin hakkı yoktur. Kazanımlarımızı geriye götürmeye kimsenin hakkı yoktur. Eskiden de böyle yapıldı derseniz; ben de, o zaman yanlış yapıldı, şimdi yanlış yapmayalım derim. Mecellenin "kötü emsal, emsal olmaz" hükmünde olduğu gibi, 1992'de yeni kurulan 22 üniversiteye atanan rektörlerin yüzde 60'ı; yani, 12-13'ü görevden uzaklaştırılmıştır. Çoğunun görevden uzaklaştırılma nedeni ise, irticaî faaliyette bulunmaktır. Tarihten ders çıkarmak ve de akılcı, rasyonel yöntemleri izlemek gerekmektedir.
Millî Eğitim Bakanlığının 13.6.2005 tarihli yazısına YÖK'ün 30 eylülde verdiği cevapta, 2547 sayılı Yasanın 13 üncü maddesinin uygulanabilmesi için, en az 6 rektör adayı seçilebilecek durumun sağlanması; yani, asgarî 7 profesörün olması gerektiğini YÖK bildirmiştir. Oysa, Tekirdağ'da 36, Düzce'de 22, Uşak'ta 7, Ordu'da 7 profesör bulunmaktadır. Buna karşın, Çorumda 4, Burdur'da 3, Kırşehir'de 2, Rize'de 2, Erzincan'da 1, Kastamonu'da 1, Aksaray'da 1, Amasya'da sadece 1 profesör bulunmaktadır. Böylece, yeni kurulacak 4 üniversitemizin öğretim üyelerinin sayısı rektör seçebilecek düzeydedir ve dolayısıyla, bu üniversiteler kendi rektörlerini seçmelidirler. Diğer üniversiteler de 7 profesöre ulaşıncaya dek, rektör seçiminde YÖK veya Üniversitelerarası Kurul devreye girmelidir. Profesörlerden oluşan bu kurulların 3 adayı Cumhurbaşkanına sunulmalıdır. Böylece, üniversite özerkliğini korumuş oluruz.
Değerli arkadaşlarım, tarihimiz, üniversite özerkliğinin korunduğunu ve savunulduğunu gösteren çok sayıda örneklerle doludur. AKP Hükümetinin hazırlayıp, yasalaşması mümkün olmayan yasa tasarılarında sık sık kurumsal özerklik, akademik özgürlük, demokratik katılım kavramları tekrarlanmakta idi; şimdi, ne oldu da, bu kavramları hiçe sayan rektörlerin siyasîler tarafından belirlenmesini savunuyorsunuz?..
Şimdi, size tarihten, yükseköğretimdeki özerkliği anlatan, simgeleyen bir iki örnek vermek istiyorum. 1400 yıllarında Semerkant Medresesinde şeyhülulema, yani, rektör olan ünlü astronomi müderrisi Uluğ Beye haber vermeden, yardımcısı, zamanın hakanı tarafından görevden alınır. Bunun üzerine büyük tepkiler oluşur ve hakan rektörün yardımcısını göreve iade etmek zorunda kalır ve Uluğ Beyden özür diler.
İkinci bir örnek vermek isterim. Yine, asırlar önce, 1587'de Buhara Medresesinde gizli oyla şeyhülulema, yani, rektör seçimi yapılmıştır. O seçimde İranlı Şinasi, Buharalı Sadrettin karşısında rektörlük seçimini kaybetmiştir.
Şimdi de yakın tarihten bir örnek vereyim sizlere. 1946'da çokpartili hayata geçince İnönü Cumhurbaşkanı, Reşat Şemsettin Sirer Millî Eğitim Bakanıdır. 4936 sayılı Yasayla üniversite muhtariyeti, yani, özerklik verilmiştir. 4936 sayılı bu Yasayla verilen bu özerklik sonucunda rektör ve dekanlar seçimle göreve gelmişlerdir. O tarihte 3 üniversitemiz vardı; İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi. Bu 3 üniversitenin rektöründen oluşan üniversitelerarası kurul oluşuyordu. Üniversitelerarası kurula ise Millî Eğitim Bakanı başkanlık yapıyordu. Bir toplantıda Millî Eğitim Bakanı Köşke çağrılır ve Millî Eğitim Bakanı giderken, Köşkteki işi bitinceye kadar Millî Eğitim Bakanlığı Müsteşarının toplantıya başkanlık yapmasını ister. Ama, o toplantıda bulunan İstanbul Üniversitesi Rektörü Ordinaryüs Profesör Doktor Sıddık Sami Onar ayağa kalkarak "bize muhtarlık verdiniz, biz bu muhtarlığa sahip çıkacağız; bu toplantıya müsteşar başkanlık yapamaz, ancak hükümetin temsilcisi olarak bir bakanın başkanlığını kabul ederiz. Siz işinize gidiniz, biz otelimize döneriz, işiniz bitince tekrar toplantımızı yaparız" demiştir.
Son olarak, değerli arkadaşlarım, bunları bir kez daha söylemiştim; 1980'de Adalet Partisi döneminde bir yükseköğrenim kanunu hazırlanmıştır. Bir YÖK kurulu oluşturulmuştur. Bu YÖK kurulunda profesörler azınlıkta idi. Ama, bu yasa Anayasa Mahkemesince iptal edilmiştir. Daha sonra, Cumhuriyet Halk Partili Millî Eğitim Bakanı Necdet Uğur, öğretim üyelerinin çoğunlukta olduğu bir YÖK yasası yapmış; fakat, maalesef, bu yasa da kadük olmuştur ve yasalaşamamıştır.
Değerli arkadaşlarım, dolayısıyla, üniversitemiz, bütün bunlar, cumhuriyet tarihimizde ve geçmiş tarihimizde, yükseköğretimdeki özerkliğin etkilerini, değerini, gelişimini ortaya koymaktadır. Böyle bir gelenekten gelmektedir ülkemizde üniversite özerkliği. Üniversite özerkliği; ki, ona saygı duymak bugün herkesin görevidir, hele Parlamentomuzun en önemli görevi olmalıdır üniversite özerkliğini korumak. Bir taraftan, yasaklara karşı olmaktan söz edeceksiniz, çağdaşlaşmaktan, demokratikleşmeden söz edeceksiniz; diğer taraftan, sağlıkta zorunlu hizmeti yirmiiki yıl sonra tekrar getireceksiniz; tarihte örneklerini verdiğim, en az 1946'dan beri kazandığımız bu değerleri, aşamaları geriye götüreceksiniz; bunu kabul etmek mümkün değildir.
Değerli arkadaşlarım, üniversite kurmak için, kadro tahsisi yetmez, altyapısı çok önemlidir, mekân, bina önemlidir, laboratuvar ve sosyal tesisler önemlidir. Örneğin, 2004 yılı itibariyle, örgün öğretimdeki öğrenci başına 11,3 metreküp kapalı alan düşmektedir. Bu oran, uluslararası standart olarak kabul edilen 20 metreküpün çok altındadır. 1992'de kurulan 22 üniversitenin fizikî mekân sıkıntısı çok yüksek düzeydedir.
Anadolu üniversitelerimizde önemli ölçüde öğretim üyesi açığı olduğu gerçektir; öncelikle, bu açığın kapatılması gerekmektedir. Öğretim üyelerinin az gelişmiş yörelerdeki üniversitelere gitmesini sağlayacak özendirmelerin, teşviklerin yapılması gerekmektedir. Tıptaki zorlamalar gibi, öğretim üyesinin de, yasalarla, zorla bu yöreye gönderilmesini sakın düşünmeyiniz. O, faşist yöntemlerin uygulanması idi, başarılı olamadı, tarihe gömüldü.
Üniversite, fakülte ve yüksekokullar açılırken, ekonominin ihtiyacı olan işgücü dikkate alınmalıdır. Örneğin, şimdi olduğu gibi, istihdam oranı düşük olan ziraat fakültesi veya denizi olmayan yörelerde su ürünleri yüksekokulları açılmamalıdır. Üniversite sayısının çokluğundan çok, üniversitelerin, akademik, idarî ve malî özerkliğe sahip olması önemlidir. Öğrenci sayısının artmasından daha önemlisi, öğrencinin iyi yetiştirilmesidir. Eğitimde ve araştırmada ve de yayımda, sayıdan çok, kalite önemlidir. Bu nedenle, kaynak, mekân ve kadro sorunları acilen çözümlenmelidir.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye'de, toplam kamu eğitim harcamaları, reel olarak, özellikle son dönemde azalmaktadır. 2000'li yılların başında gayri safî millî hâsılaya oran olarak yüzde 4,5'lara ulaşan eğitim harcamaları, uygulanan istikrar programının da etkisiyle, yüzde 4'e kadar düşmüştür. Öğrenci sayısı artarken, tamamlanan yeni derslikler artarken, eğitim harcamalarındaki reel düşme, eğitim hizmetinin kalitesinin düşmesine yol açmaktadır.
Türkiye'de eğitim sistemimizin temel sorunlarının başında, yeterli kamu kaynağının bu sektöre ayrılmaması gelmektedir. Bu durumu en iyi ortaya koyan göstergelerden bir tanesi de, eğitim düzeylerine göre öğrenci başına düşen harcamaların düşüklüğüdür. Satın alma gücüne göre düzeltilmiş olarak, Türkiye'de tüm düzeylerde öğrenci başına yapılan harcama, özel ve kamu kesimi dahil, 2 102 dolar düzeyindedir. Oysa, OECD ortalaması 6 821 dolardır. OECD ortalaması, yaklaşık, Türkiye'nin 3,2 katı düzeyindedir. Gelişmiş bazı ülkelerde, Amerika Birleşik Devletlerinde, Danimarka'da, Avusturya'da, bu oran, Türkiye'nin oranının yaklaşık 10 katı düzeyindedir. Türkiye, yüksek öğretimde, öğrenci başına eğitim harcaması açısından, OECD ortalamasının yüzde 65'i kadardır. AKP İktidarında, bunun, yüzde 60'ların altına indiği söylenebilir. Eğer, gelecekte, yani, önümüzdeki iki üç yıl içinde, eğitime, kamu eliyle ilave kaynak aktarılmazsa, ciddî sorunlarla karşı karşıya kalınacaktır. Bu konuda, temel gösterge, Maliye Bakanlığı tarafından açıklanan orta vadeli malî plandır. Malî planın eki olan tablolara baktığımızda, gelecek üç yıllık dönemde, yükseköğrenime yönelik olarak ek bir kaynak artışı öngörülmemektedir. Bu plana göre, 2007 yılında, 2006 yılına göre üniversitelere ayrılan ödenekler yüzde 1,96; 2008 yılında, 2007'ye göre ödenekler yüzde 3,39 gibi oldukça düşük oranda artırılmaktadır. Bunun anlamı, yeni üniversitelerin açılması, mevcut kaynağın hem üniversiteler hem de genel olarak eğitim kademeleri arasında bölünmesi bağlamında iki temel sorunu karşımıza getirmektedir.
Bunlardan birincisi, üniversitelere ayrılan reel kaynağın yeni üniversiteler kurulması suretiyle azaltılmasıdır. Bu anlamda, öğrenci sayısında yaşanacak artış ve kaynak azalmasıyla birlikte, yükseköğretimde, zaten yetersiz olan öğrenci başına düşen harcama, bu politika değişikliğiyle daha da düşmüş olacaktır.
İkincisi, ikinci temel sorun ise, Türkiye'deki eğitim kademeleri, yani, ortaöğretim, ilköğretim ve okulöncesi eğitimi kaynak dağılımı, yeni üniversite açılması nedeniyle daha da bozulacaktır.
Değerli arkadaşlarım, yeni üniversitelerin açılması dolayısıyla, bazı ilçelerdeki fakülte ve yüksekokul mensupları ve de o yörenin tüm halkı, sivil toplum örgütleri, yeni üniversiteye bağlanmak istemiyor. On yılı aşkın bir süredir devam eden eğitim sürecinden mutlu olan, istikrarın bozulacağından ve de başarılı çalışmaların sekteye uğramasından kuşku duyulmaktadır. Bu sese de kulak vermek doğru olacaktır. Yöre halkının öğretim elemanları ve öğrencilerinin tercihlerine de saygı gösterilmelidir. Yeni kurulacak üniversitelerin belli bir yönetim düzeyine ulaştıktan sonra bu fakülte ve yüksekokulların yeni üniversitelere bağlanmasında engel kalmayacaktır.
Şebinkarahisar'da, Burdur'da, eğitim fakültesinin yeni açılan üniversiteye bağlanmaması konusundaki başlattıkları kampanya dikkatinizden kaçmamıştır. Umuyorum ki, örneğin Giresun Milletvekili arkadaşlarım Şebinkarahisar halkını, oradaki sivil toplum örgütlerini bu konuda ikna edeceklerdir.
Diğer önemli bir konuda şudur: Geçici 31 inci maddede, "yükseköğretim kurumlarının teşkilatı, mevcut kadroları ve pozisyonları ile birlikte personeli, bütçe ödenekleri, bina ve tesisler, her türlü araç ve gereç, malzeme, döşeme, demirbaş ve taşıtlar bağlandıkları üniversiteye devredilmiş sayılır" denmektedir.
Değerli arkadaşlarım, menkul ve gayrimenkullerin, her türlü araç ve gereçlerin devri anlayışla karşılanabilir; ancak, öğretim elemanlarının, isteği ve tercihi dikkate alınmadan, yeni üniversiteye aktarılması, yasalara, geleneklere, insan haklarına aykırı ve öğretim elemanlarının özlük haklarına müdahale anlamı taşımaktadır. Yasada öğretim elemanlarına tercih hakkı tanımak, her bakımdan daha doğru olacaktır.
Değerli arkadaşlarım, AKP'nin üç yıllık iktidarında YÖK'e ve de yükseköğretime nasıl baktığına dair de birkaç söz etmek isterim. Önce sormak gerekiyor; AKP, YÖK'ü niçin sevmiyor, üniversiteleri niçin sevmiyor, rektörleri niçin sevmiyor?.. AKP Hükümetinin ve onun girişimci millî eğitim bakanları, iktidara geldikleri günden bu yana, YÖK'le çatışıyor, deyim yerindeyse YÖK'le savaşıyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
NURETTİN SÖZEN (Devamla)Çok kısa…
BAŞKANBuyurun.
NURETTİN SÖZEN (Devamla)Şu anda da, yine, Millî Eğitim Bakanlığı YÖK'le mahkemelik durumda. YÖK'le uzlaşmadan, iki kez, Anayasa değişikliğini içeren YÖK tasarısı getirdiler, Türkiye Büyük Millet Meclisini ve toplumu gerdiler. Cumhuriyet Halk Partisinin, YÖK'ün, sivil toplum örgütlerinin ve de yurtsever çevrelerin direnişiyle karşılaştılar. Nakıs teşebbüs olarak kaldı bütün bu girişimler. Daha sonra, öğrenci affı, ÖSYM'nin özerk bir kurum haline getirilmesi, ÖSS sınavındaki puan katsayısı düzenlemeleriyle ilgili girişimler hep nakıs teşebbüs olarak kaldı; yani, tasarılar yasalaşmadı, girişimler başarıya ulaşmadı.
Bu, AKP İktidarının bu alandaki politikalarının iflası mıdır, yoksa, AKP, sadece bu konuların tartışmasını yapmak, belli kesimlere mesaj yollamak mı istiyor?.. Gerçek niyeti bu yasaların yasalaşmaması doğrultusunda mıdır?.. Bana göre, AKP'nin gerçek niyetinin ve de YÖK'e ve de üniversitelerimize karşı açtığı kampanyanın belli başlı üç hedefi vardır.
Bunlardan birincisi, Anayasa Mahkemesinin kararlarına rağmen, üniversitelerde fiilî durum yaratarak türbanın serbest bırakılmasıdır.
İkincisi, imam-hatip okulu mezunlarının üniversitelere daha çok sayıda girişini sağlamaktır. Bu yönde yapılan son girişim, biliyorsunuz, YÖK tarafından Danıştaya götürülmüştür.
Üçüncüsü, laik, demokratik üniversiteye bağlı, laik ve Atatürkçü üniversite kadrolarını değiştirerek, kendi düşüncelerine yakın insanları göreve getirmektir. Bu tasarı da, rektör atamasıyla bu amaca yönelik bir girişimdir.
Değerli AKP'liler, sevgili arkadaşlarım; bu amaçlarınıza diğer kurumların nezdinde bir ölçüde ulaştığınız söylenebilir; ama, üniversitede bu amacınıza ulaşamıyorsunuz. Bunun için telaşlısınız, bunun için tedirginsiniz.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
118 konuşma daha · 29 Aralık 2005