Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarıları (s.s.:267)
Genel Kurul, 137. Birleşim · 2. yasama yılı · 30 Temmuz 2008 · 2.213 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Oğuz Oyan (CHP), 30 Temmuz 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 137. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARILARI (S.S.:267)); konuşma 2.213 kelime.
Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarıları (s.s.:267)”. TBMM Genel Kurulu, 137. Birleşim tutanağı, 30 Temmuz 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-23-2008-07-30-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dai (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün burada birincisini muhtemelen görüşeceğiz sadece, 267 sıra sayılı yasa, bununla 2 vakıf üniversitesi kuruluyor. İzleyen bir tasarı daha var, onunla da 1 ayrı vakıf üniversitesi kuruluyor. Bunun üzerine konuşacağız.
(x) 267 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Üniversiteler bir toplumun, bir ülkenin aynasıdır. Bazen üniversiteler kurulu oldukları bölgenin ya da ilin aynası durumunda olurlar. Yani, aslında, üniversiteler bir anlamda toplumu ileriye çekmesi gereken kurumlardır; genellikle bir ülkenin, bir toplumun ortalamasının önünde, üzerindedirler ama karşılıklı bir belirlenme ilişkisi vardır. Yani, üniversiteler de toplumun çok fazla önünde olmazlar. Hele belirli bir ilde, belirli bir bölgede, eğer üniversitenin kurulduğu o ilde değişmeye, yeniliğe, çağdaşlaşmaya karşı bir direnç varsa ya da hatta, belki de muhafazakârlığın üretildiği bir ortam varsa, eğer bilim üretimine uygun bir ortam yoksa, orada eğer il eşrafının hâkimiyeti varsa, orada yerel güçlerin hâkimiyeti varsa, orada birtakım inanç sistemlerinin, orada birtakım dinî tarikatların rolü öne çıkmışsa, o takdirde üniversitenin bu etki alanlarına girmesinin de yolu açılmış demektir. Aslında, eğer böyle bir durum varsa, üniversitenin aydınlanma geleneğiyle, yol açıcı niteliği, bilim üretme niteliği giderek sorgulanır olmaya başlar. Çünkü değerli arkadaşlarım, bilim göreli gerçeklerin alanıdır, din gibi mutlak gerçekliklere yer yoktur. Bilimde yanlışlanabilir gerçekler vardır ve bu nedenle de bilimin ilerlemesi tedricidir, tez-antitez ilişkisi buradan doğar. Ama eğer iş bilimden uzaklaşmaya giderse, bu defa üniversiteleri de bu sararsa o zaman üniversitelerin kendileri bilim dışılığın kaleleri hâline dönüşebilirler, bu ortam yaratılır. Eğer toplumu ileriye taşımak yerine toplumu eteğinden çeken kurumlar hâline dönüşürlerse, üniversiteler sahip oldukları otoriteyi, toplumu bağnazlığa çekecek, mutlak ve değişmez gerçekleri öğretecek, dogmalar öğretecek birtakım kurumlar hâline gelirlerse o zaman o toplumun vay hâline! İşte bu nedenle üniversitelerin kuruluşlarının ve çalışmalarının denetlenmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi denetimi altında olmak durumundadır. Bugün bunların bir yasayla ancak kurulabiliyor olması bu nedenle çok kritik bir öneme sahiptir. O yüzden de bizim burada bu görevimizi çok dikkatli olarak yapıyor olmamız gerekir. Üniversitelerin birer cumhuriyet kurumu olarak, bu cumhuriyetin kuruluş ilkelerine sadık, uygun çalışmalar içinde olmaları mutlak gerekliliktir.
Değerli arkadaşlarım, tabii, üniversitelerin mutlaka Anayasa’da yazılı kendileri için çizilmiş yol içinde hareket etmeleri gerekir. Biliyorsunuz devlet üniversitelerimiz yanında 1984’ten sonra bir de vakıf üniversiteleri geleneği başladı Türkiye’de. Ama bunlar için de -bütün üniversiteler için olduğu gibi- kazanç amacına yönelik olmamak şartı ve devletin gözetim ve denetimi altında olmak şartı Anayasa’nın 130’uncu maddesinin ikinci fıkrası gereğince getirilmiştir. Demek ki Türkiye’deki üniversiteler ister kamu ister vakıf üniversitesi olsun bunlar mutlaka birer cumhuriyet kurumu olarak çalışmak durumundadırlar çünkü bunların esas olarak ürettiği hizmet bir kamu hizmeti türüdür.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, burada 1984’te ilk vakıf üniversitesi kuruldu, 1986’da çalışmaya başladı ve giderek hızlı biçimde vakıf üniversiteleri kuruldu. Bugün hâlen Türkiye’de 94 devlet üniversitesi var, 33 vakıf üniversitesi var, şimdi kurulması düşünülenler hariç. 1986’dan bu yana 33 vakıf üniversitesi kurulduğunu dikkate alırsak bunların artış hızının devlet üniversitelerinden çok daha yüksek olduğunun altını çizmek gerekir. Ama ilginç bir şey daha var: Vakıf üniversitelerinin arasındaki eğitim kalitesi, devlet üniversiteleri arasındaki eğitim kalitesinden giderek daha fazla, daha açık, daha mesafeli olmaya başlamıştır.
Tabii, aslında Anayasa’nın 130’uncu maddesinin üçüncü fıkrası var. Buna göre -devlet üniversitesi yasası olarak kastediliyor- diyor ki Anayasa: “Kanun, -üniversitelerle ilgili çıkacak kanun- üniversitelerin ülke sathına dengeli bir biçimde yayılmasını gözetir.” Tabii burada YÖK Kanunu’na veriyor bu görevi ama bu açıdan vakıf üniversitelerine bakarsak eğer, bunların çoğunun üç büyük ilde kurulu olduğunu görüyoruz. Yani şimdiye kadar var olan, mevcut olan 33 vakıf üniversitesinin ilginç bir şekilde 23 tanesi İstanbul’da, 3’ü İzmir’de, 6’sı Ankara’dadır. Bu üç büyük ilin dışında sadece bir tek taşra kentinde üniversite vardır: Mersin-Tarsus’ta Çağ Üniversitesi. Eğer 1 milyon kişi başına bir vakıf üniversitesi hesabı yapılırsa, İstanbul 23 üniversiteyle aslında aşırı vakıf üniversitesine sahip bir ilimiz olarak çıkıyor, İzmir ve Ankara sınırlar dâhilinde kalıyor. Yani İstanbul çok büyük bir yoğunlaşma içinde gözüküyor ve Türkiye’deki ne gelir dağılımı ne nüfus dağılımı itibarıyla bunu haklı gösterecek bir neden yok. Buna birazdan değineceğim tekrar, niye İstanbul’da bu kadar çok var.
Ama değerli arkadaşlarım, burada bu tartıştığımız konu açısından şunu söyleyeyim: Böyle bir yoğunlaşma -üç il merkezi, özellikle İstanbul’da- “Hadi bakalım, şimdi bu vakıf üniversitelerini daha çok bu üç ilin dışında kuralım, onları destekleyelim, ne olursa olsun, hangi koşulda olursa olsun destekleyelim, onları teşvik edelim.” anlamına da gelmez. Çünkü burada bizim ana kriterlerimiz olan, üniversitelerin bilim yuvaları ve cumhuriyet kurumları olmaları kriterinden asla taviz vermemiz düşünülemez. Bu açıdan baktığımızda, bizim Plan Bütçe Komisyonundaki görüşmelerde CHP’nin değerli üyelerinin özellikle Gazikent Vakıf Üniversitesiyle ilgili tereddütlerine katıldığımızı öncelikle belirtmek isteriz.
Ama burada bizim sadece bir üniversitenin kurulması için maddi birtakım gerekçelerin ya da sadece mali güç ve fiziki altyapı sorunlarının çözülmesinden ibaret tereddütlerimizin olduğunu söylemek istemem. Bundan daha önemlisi, vakıf üniversiteleri söz konusu olduğunda -ama bütün üniversiteler için de geçerli olan bir şey- üniversitenin bir kamu hizmeti üretme alanı olduğu ve bunların Türkiye Cumhuriyeti’nin bir eğitim kurumu olarak cumhuriyetin Anayasa’da yazılı kuruluş ilkelerini içtenlikle benimseyen kurumlar olmalarıdır. Bu konudaki titizliğimizi kesinlikle göz ardı edemeyiz.
Dolayısıyla burada şimdi ilginç bir gelişmeyle karşı karşıyayız. Bugün yarın 3 tane yeni üniversite kuruluyor. 2 tanesi şimdi, Gediz ve Gazikent Üniversiteleri bu yasayla, bir sonraki tasarıyla da Melikşah Üniversitesi Kayseri’de. Yani, 3 tane üniversitenin 1’i İzmir’de Gediz Üniversitesi, diğer 2’si -bugün, hemen şimdi konuştuğumuz- Gaziantep’te Gazikent, diğeri de -daha sonraki tasarıda değerli arkadaşım konuşacak üzerinde- Melikşah Üniversitesi Kayseri’de.
Şimdi, bu İzmir dışındaki üniversitelerin ne kadar bu söylediğim ilkeler içinde tanımlanabilir olduğunu, ne kadar bu cumhuriyet kurumları niteliğini sahipleneceği, içtenlikle bunların cumhuriyetin kuruluş ilkelerini benimseyerek o yolda eğitim kurumları olabileceği konusunda kaygılarımız olduğunu burada belirtmek isterim. Dolayısıyla biz burada Cumhuriyet Halk Partisi olarak Meclisi bu konuda uyarı görevimizi yerine getirmek istiyoruz.
Değerli arkadaşlarım, yani burada tekrar başta söylediklerime dönmek istemiyorum ama üniversiteler mutlaka ilerlemenin kaleleri, çağdaşlığın ve bilimin kaleleri olmak durumundadırlar. Dolayısıyla bu meselenin burada özellikle altını çiziyorum ve umuyorum, ileride bir Anayasa değişikliği falan olursa “Bu vakıf üniversiteleri bizi kesmiyor, biz bir de bir özel üniversite modelini getirelim, Anayasa’yı da şöyle bir güzel değiştirelim…” Böylece, denetim ve gözetim altında da olmayan, biraz daha böyle serbest çalışacak birtakım üniversite modellerini de aklımıza çok getirmeyelim, çünkü bu bütün bir eğitim rejimini sarsacak sonuçlar veren maceracı bir yön olur diye düşünüyorum.
Değerli arkadaşlarım, burada tabii bir başka şeye daha değinmek istiyorum, o da şudur: Türkiye Büyük Millet Meclisinin Plan Bütçe Komisyonundan önümüze gelen bir raporu var. Komisyon raporunu okuduğum zaman biraz hayrete düşüyorum, vakıf üniversiteleri konusunda çok olumlu bir yargı içindeler ve bunu da vakıf üniversiteleri arasındaki nitelik farklarını da dikkate almaksızın, bunları sürekli olarak olumlayan ve “Daha ne kadar kurulsa o kadar iyi olur.” diyen bir yaklaşımı var raporun.
Raporda aslında gerçeklerle örtüşmeyen şeyler de var. Yani, örneğin şunu söylüyor rapor: “Birçok ülkede yükseköğretim kuruluşlarının yarısından fazlası özel sektör ile yürütülmekte.” diyor. Tamamen hikâye, yani böyle bir şey yok, bu bir masal. Yani “birçok ülkede” meselesi en azından çok sınırlı olarak söylenebilir bir şey.
İkincisi: “Dünya genelinde özel yükseköğretim kurumlarında eğitim gören öğrenci sayısı yüzde 30’lara yaklaşmasına rağmen ülkemizde hâlâ yüzde 6.” Yani, dünya genelinde bir yüzde 30’luk oranı nasıl çıkarıyorsunuz? Yani, Amerika ise tek referans, “Amerika” deyin ama dünya geneli dediğimiz zaman hangi dünya geneli? Buna Asya mı, Afrika mı dâhil? Kim, hangi ülke dâhil? Orta Doğu mu dâhil? Yani, Avrupa’ya bakın, Kıta Avrupası’na bakın, hangi yüzde 30’dan bahsediyorsunuz? Üniversite eğitimi, esas olarak bir kamu hizmeti ve devlet görevi olarak oralarda var. Dolayısıyla bu tür afaki şeylerin bir komisyon raporuna girmesi doğrusu çok şaşırtıcı ve ön yargılı rapor yazma tekniği olarak karşımıza çıkıyor.
Tabii, bir başka şeyi daha burada belirtmek lazım: 33 tane vakıf üniversitesi -127 içinde 33 şimdiki oran- yani yüzde 26’sı vakıf üniversitesi. Peki bunların kontenjanları, öğrenci kontenjanlarına katkısı nedir? Yüzde 6. Yani, ciddi bir oransızlık var. Yani bunların sayısını ne kadar artırırsak o kadar öğrenci başvurularını, yükseköğretime başvuru sorununu çözeriz, talebe uygun bir arz yaratırız meselesi de çok herhangi bir gerekçeye sahip gözükmüyor. Bütün bunların çok daha dikkatli herhâlde kaleme alınması gerektiğini buradan belirtmek isterim.
Bir başka şey de şudur: Kazanç amacına yönelik olmamak şartına bağlı olarak kurulması gerekir. Bugün İstanbul’da 23 tane üniversite olmasının bir nedeni, bunların bir bölümünün –hangileri olduğunu burada söylemeyeyim ama rüştünü ispat etmeden her yıl bölüm sayısını artıranlara bir bakın- sadece kazanç peşinde olmak üzere kurulup çalıştıklarını göreceksiniz. Dolayısıyla, Anayasa’nın bu amir hükmüne aykırı birtakım yapılanmalar olduğunu burada belirtmek isterim.
Tabii, bir başka şey de vakıf üniversiteleri, devlet üniversitelerinin üstüne yeni bilim insanları yetiştirme alanları olarak çalışmıyorlar. Bunlar, esas olarak devlet üniversitelerinden beyin göçünü sağlayarak kendilerine bir yer açıyorlar. Dolayısıyla, bu üniversitelerin devlet üniversitelerinde yetişmiş iş gücünü -bunların içine giderek şimdi doktorasını yapmış genç elemanlar da girmeye başladı- özendirecek bir yapı içinde olmaması gerekir. Vakıf üniversiteleri ki bir bölümünde eleman yetiştirme teşebbüsü ve bir altyapısı vardır, bunları da kutlamak isterim ama önemlice bir bölümü, sadece devlet üniversiteleri üzerinden geçinen, orada belki devlet üniversitelerinin esas maliyetini üstlendiği birtakım elemanları sonuçta çok düşük maliyetlerle, onların yetişme maliyetlerine hiçbir katkı yapmaksızın devşirme durumuna gelebilmektedirler.
Aslında Türkiye’deki yapı da bunu teşvik ediyor. Bir üniversiteden emekli olan bir öğretim üyesi kendi üniversitesinde ders vermeye kalksa, yani gerçekten benzin parasını kurtarmaz bir ücret alabiliyor. Oysa aynı hoca, aynı devlet üniversitesinden emekli olmuş hoca eğer bir özel vakıf üniversitesine giderse hem emekli maaşını alıyor hem oradan ücret alabiliyor, çift maaş alabiliyor. Yani biz ne yapıyoruz bu yapıyla? Devlet üniversitelerinin içini boşaltıp vakıf üniversitelerine eleman aktarılmasını özendirici bir uygulama içinde oluyoruz. Dolayısıyla, bütün bunları dikkate almadan vakıf üniversitelerine övgüler düzen raporlar kaleme almak hiç de doğru, tarafsız bir yaklaşım biçimi değildir.
Değerli arkadaşlarım, bunun dışında şunu söylemek isterim: Vakıf üniversiteleri için bu kadar özeniliyor. Türkiye’de sekiz aydır üniversitelerin, özellikle devlet üniversitelerinin her türlü atama, yükseltme ve kadro tahsisleri açısından mahrum bırakıldığını biliyoruz. Yani bir taraftan devlet üniversitelerini tamamen atıl duruma, tamamen beklentilerini donduran bir duruma itiyorsunuz, öbür taraftan vakıf üniversitesi kuruyoruz. Yani, niçin peki bunu yapıyoruz? Çünkü yeni rektör atamaları... “21 tane rektör bir atansın, yeni üniversiteler kuruldu, o devlet üniversitelerine bir rektör atamalarını yapalım -21’den sonra diğerleri de sıraya gelecek yakında- ve ondan sonra biz kendi kadrolarımızı daha çok gözetecek yapılanmaya gidelim…” Yani kendi yandaşına, kendi ideolojisine alan açmak amaçlı olarak sekiz aydır üniversiteleri kötürüm eden bir anlayışı da buradan kınamak istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu arada YÖK, kendisi, yeni yönetimden sonra YÖK’ün kendi kadrolarını da, eli kalem tutan kadrolarını da biçtiği için, araştırma görevlisi, bilmem, okutman, öğretim görevlisi yönetmeliği bir türlü çıkarılamadığı için üniversiteler alttan beslenme imkânına da bugün aylardır ulaşamaz durumdalar ve özellikle araştırma görevlisi kadrolarını kullanamaz durumdalar.
Değerli arkadaşlarım, bir başka konu da: Devlet üniversitelerinin bugün birçoğunun bildirdiği öğrenci kontenjanları YÖK tarafından onlara hiç danışılmadan yüzde 100’e varan artışlara konu edilmekte ve böylece keyfî bir öğrenci kontenjanlarını artırma... İşte, “Bakın, biz öğrenci kontenjanını bu kadar artırdık.” Ne fiziki altyapıya -yani derslik vesaire- ne öğretim elemanı sayısına bakılmadan, üniversitenin, tamamen üniversitenin talebi dışında birtakım uygulamalara gidilmekte.
Değerli arkadaşlarım, bir başka konuya geleyim. Şimdi, biliyorsunuz, 21 üniversitede rektörlerin süresi bitti -ağustos itibarıyla bitiyor- bunların yerine yeni adaylar seçildi, sıralandı, YÖK’ün önüne geldi. YÖK bunlarda çok ilginç birtakım uygulamalar yaptı. 21 tane üniversitenin 3’ünde -Gazi Üniversitesi, Dicle Üniversitesi ve Uludağ Üniversitesinde- en çok oyla seçilen adaya Cumhurbaşkanına yolladığı 6 kişiden 3 kişiye indirilmiş liste içinde yer dâhi vermedi. Bu arada bir üniversitede - Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesinde- ikinci sıradaki adaya da gene listede yer vermedi.
Şimdi, bazıları da şunu diyebilirler: “Eskiden de olmuyor muydu bunlar?” Şimdi, eskiden de bunlar olduğu zaman diyelim, siz burada bunu antidemokratik bulup bu konuda demokrasi çığlıkları atmıyor muydunuz? O hâlde eğer samimiysek bir kere, o zaman bunu yapmayın.
İkincisi, bir başka şey daha söyleyeyim: Eski uygulamalarla her bakımdan tamamen benzerlik de yok. Örneğin, burada Gazi Üniversitesi örneğini vereyim size. Gazi Üniversitesinde evet, bir dönem önce 1’inci sıradaki aday değil 2’nci sıradaki aday atanmıştı, doğru. Ancak bir şey vardı: YÖK, üniversiteden gelen listeyi, sıralamayı hiç değiştirmeden 1, 2, 3 olarak Cumhurbaşkanına sunmuştu, Sayın Sezer, 1’inci sıra yerine 2’nci sırayı atamıştı. Bırakın, bu sorumluluğu, bu Cumhurbaşkanı kendi iradesini kullanarak orada yapsın. Cumhurbaşkanının önüne, Sayın Gül’ün önüne dikensiz gül bahçesi sunmak göreviyle görevli değildir YÖK. Yani Sayın Cumhurbaşkanı hiçbir sorunla karşılaşmasın, önüne gelen liste önceden temizlenmiş ve ayarlanmış olsun. Böylece o, her türlü kuşkunun üzerinde 1’inci sıra adaylarını atayan, eski cumhurbaşkanlarından farklı bir görüntü veren bir Cumhurbaşkanı, tarafsız Cumhurbaşkanı edasıyla çalım atmasın. Eğer bu konuda -ki oradan, yukarıdan gelen telkinlerle bu sıralamalar değiştirildi- bir sorumluluk taşınıyorsa o zaman bu sorumluluğun gereği, Cumhurbaşkanlığı yapacaksa bir değişiklik orada yapmalıdır. YÖK’ün Cumhurbaşkanı ya da YÖK’ün sistem adına böyle bir liste temizleme, ön açma, gül bahçesinin dikenlerini temizleme gibi bir görevi yoktur.
Değerli arkadaşlarım, bakın, size eski uygulamalarla ilgili bir fark daha vereyim: 2000 yılında, Sayın Sezer’in önüne, Kemal Gürüz’ün YÖK Başkanı olduğu dönemde bir liste geldi. Orada, Dokuz Eylül Üniversitesinin en çok oy almış 2 adayı listede yoktu, 1 ve 2’nci sıra. Bu listeyi Sayın Sezer geri çevirdi. YÖK’ün -şunu söyledi- hukuka aykırı davranarak yetkisini kötüye kullandığını söyleyerek geri çevirdi ve YÖK Genel Kurulu yeniden listesini oluşturdu, 1’inci sırada olanı 1’inci sıraya koyarak yolladı. Yani Cumhurbaşkanı “İradeyi ben kullanırım. Sen 1 oy almış kişiyi listeye koyamazsın. Bu listeyi doğru tanzim et, hukuka uygun davran.” dedi ve liste önüne düzgün olarak geldi, atamayı gerçekleştirdi ve kriz önlendi.
Dolayısıyla, ben, bugün, burada, şimdi, Sayın Cumhurbaşkanını davet ediyorum: Buyurun, önünüzde Gazi Üniversitesi örneğiyse, onu verdim; YÖK’e geri çevirin. YÖK, size listeyi olduğu gibi geri yollasın, 1’inci sırada olan Sayın Kadri Yamaç’ı 1’inci sırada yollasın. Siz, eğer kendiniz bir sorumluluk alacaksanız buna cesaret edin, o sorumluluğu alın, listede değişiklik yapacaksanız Cumhurbaşkanı iradesiyle yapın. YÖK’ü bir taşeron olarak kullanmayın.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
60 konuşma daha · 30 Temmuz 2008
