Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)
Genel Kurul, 84. Birleşim · 4. yasama yılı · 8 Nisan 2010 · 2.184 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Oğuz Oyan (CHP), 8 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI TEŞKİLATI KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN (S.S.:487)); konuşma 2.184 kelime.
Oğuz Oyan (CHP, İzmir). “Yükseköğretim kurumları teşkilatı kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun (s.s.:487)”. TBMM Genel Kurulu, 84. Birleşim tutanağı, 8 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/oguz-oyan-23-2010-04-08-yuksekogretim-kurumlari-teskilati-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dai (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OĞUZ OYAN (İzmir)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; efendim, geçen haftalarda bir Türk-Alman Üniversitesi kurduk. Bugün de 4 vakıf üniversitesi kuracağız. Böylece, birkaç haftada 5 üniversite kuran bir Meclis konumundayız.
Bu durumda Meclisin, üniversite kavramını sorgulaması, üniversitenin işlevlerini sorgulaması, genel olarak da üniversite sorununu tartışması gerekir. Esasen, bilindiği gibi, Anayasa bu konuda Meclisi sorumlu ve görevli tutmuştur. Anayasa’ya girmiş kavramlarla üniversite tanımlanmıştır, vakıf üniversiteleri tanımlanmıştır ve bunların ticari amaçlarla kurulamayacağı da söylenmiştir. Yani vakfedilecekse bir üniversite için bir kaynak, bunun eğitim amaçlı olması öngörülmüştür.
Şimdi, işler böyle mi yoksa başka türlü mü cereyan ediyor, ona bakmamız lazım. Ama şimdi, önce bir bilanço çıkaralım: 2002 yılında 76 üniversite söz konusuydu. Yani AKP iktidara gelmeden önceki döneme baktığımızda, 76 üniversite var, bunun 23’ü vakıf olmak üzere. Aradan zaman geçti, AKP dönemini yaşadık. Bugün bu 4 vakıf üniversitesi -şimdi tartıştığımız- eğer kurulacak olursa üniversite sayısı 76’dan 144’e çıkmış olacak, bunun 49’u da vakıf üniversitesi olacak. Aslında 2’ye yakın bir artış var. Vakıf üniversitesinde 2’den fazla artış var, 23’den 49’a. Vakıf üniversitesi sayısı 49 olacak, 2 kattan fazla.
Şimdi, eğer gelişmeyi sadece nicelik olarak görürseniz, sadece sayıların diliyle konuşursanız, yani “Sayılar 2’ye katlanmış. Ee, o zaman her şey iyidir, olumludur.” derseniz bununla övünebilirsiniz ama eğer bu gelişme üniversite eğitiminde bir nitelik aşınmasıyla ortaya çıkmışsa o zaman bu sayısal artışın çok da iyi bir gelişme olup olmadığı konusunu burada sorgulamak gerekir.
Değerli arkadaşlarım, üniversiteler esas itibarıyla düşünce üreten kuruluşlardır ve düşünmeyi öğreten kurumlardır. Üniversite bir meslek yüksekokulundan farklıdır. Meslek yüksekokulu ne yapar? Balık tutmasını öğretir ama üniversite bunun doğru olup olmadığını tartışır, bunun tarihini tartışır, bunun ekosistem üzerindeki etkilerini tartışır, bunun aslında üniversite olarak başka mecralara taşınmasını, yeni düşünce üretme sistemlerine aracılık etmesini sağlar.
Üniversite ile meslek yüksekokulu bu nedenle de çok farklı yapılardır ama bugün Türkiye'de gördüğümüz şey, meslek yüksekokulları seviyesinde üniversiteler kurmaktan öteye gitmemektedir. Ders verme makinesi hâline getirilmiş öğretim üyeleri ve giderek kendi aralarında büyük kalite farklılıkları ortaya çıkan… Hem devlet üniversitelerinin kendi içinde büyük kalite farklılıkları var hem vakıf üniversitelerinin kendi arasında büyük kalite farklılıkları var hem de bu ikisi arasında büyük kalite farklılıkları var.
Sonuç olarak Türkiye'de “üniversite” dediğimiz zaman homojen bir yapıdan bahsetmiyoruz. Türkiye'deki üniversite sistemi çok birbirinden farklı öğretim birimlerini içinde barındırıyor. Hatta aynı üniversite içinde iyi fakülte var, kötü fakülte var, iyi bölüm var, kötü bölüm var ve dolayısıyla bizim her bakımdan iyi diyebileceğimiz üniversite sayısı parmakla sayılacak kadar az. Yani 144 tane üniversite ama “Hadi bakalım, bunun içinden bir 10 tane say.” dediğinizde güçlük çekebiliyorsunuz.
Dolayısıyla değerli arkadaşlarım, üniversiteler bir kere,
1) Düşünce üreten kuruluşlardır, düşünmeyi öğreten kurumlardır, kuruluşlardır.
2) Üniversiteler bir toplumun, bir ülkenin aynasıdır, bir ülkenin gelişmişlik düzeyinin göstergesidir. Üniversiteler, dolayısıyla sadece toplumun değil, içinde yer aldıkları bölgenin, ilin ileriye taşıyıcı unsurlarıdırlar, öyle olmalıdırlar.
3) Üniversiteler aydınlanma geleneğinin ışığıdırlar, meşalesidirler. Ancak bu görevi yerine getirdikleri takdirde üniversiteler üniversite olurlar. Bu nedenle biz burada üniversite meselesini, umarım bundan sonraki konuşmacılarla enine boyuna tartışırız.
Değerli arkadaşlarım, Anayasa’mız, kazanç amacına yönelik olmamak şartına bağlı olarak ve devletin gözetimi, denetimi altında çalışacak şekilde vakıf üniversiteleri de kurulmasına imkân verir. Şimdi, gerçekten Türkiye’de bu vakıf üniversiteleri ne kadar vakıf, ne kadar ticari amaçlı? Yani, buna bir bakmak lazım, bir.
İkincisi, vakıf üniversitelerinin dağılımı çok ilginç. Türkiye’de bu sözünü ettiğimiz, şimdi kurulacak olanlarla birlikte 49 vakıf üniversitesinin 28’i İstanbul’da, 8’i Ankara’da, 4’ü İzmir’de yani 49 vakıf üniversitesinden 40’ı üç büyük ilde. Yani, burada bunu söylerken biz demiyoruz ki her ile bir vakıf üniversitesi, devlet üniversitesinde olduğu gibi. Bu yanlış da anlaşılmasın. Fakat ilginç bir şey var. Bu vakıf üniversiteleri niye üç büyük ilde ve niye özellikle İstanbul’da? Yani, yüzde 57’si sadece İstanbul’da. Neden? Çünkü oradaki rekabet vakfedenlerin eğitim sistemi üzerinden bir rekabeti değil, orada, Türkiye'nin en zengin şehri olan İstanbul’da ödeme gücü olan kitlelere seçenek sunmaktan ibaret. Esas itibarıyla bu. Tabii cemaat vakıflarının gelişmesi, artışı falan, bu da ayrı bir mesele olarak var ama esas buradaki kaygımız, bu üniversitelerin, vakıf üniversitelerinin eğitim amacını ön planda tutmuyor olmalarıdır.
Şimdi, burada, yeni üniversiteler var. Bir tane daha bir Anadolu Üniversitesi -bu dört üniversiteden biri- kurulacak, Samsun’da bir Canik Başarı Üniversitesi ama gene kurulan dört üniversiteden şu an üçü İstanbul’da kurulacak olan üniversiteler ve ilginç bir gelişme olarak iki tane de “yarı kamusal” diyebileceğimiz üniversite tipi ortaya çıkıyor vakıflar içinde. Bunlardan bir tanesi, Vakıflar Genel Müdürlüğünün öncülük ettiği bir üniversite olacak, Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi, öbürü de Diyanet Vakfının kuracağı bir üniversite olacak. Yani, bu, tabii, yeni bir gelişme ama bu bizim kaygılarımızı azaltır mı? Yani bu üniversitelerin finansal gücü açısından, belki daha az sıkıntı olur bu ikisi açısından. Peki ama diğer kaygılarımız açısından yani bir cemaat vakıflarına doğru gitme açısından, bir özgür düşünce yuvaları olma işlevi açısından, bir aydınlanma ve cumhuriyet geleneğini sürdürme açısından acaba bunlar bu işlevleri yerine getirecekler mi? Burada kaygılarımız vardır ve devam etmektedir. Dünya çapında üniversite oluşturmak acaba bu Fatih Sultan Üniversitesinin içine konduğu gibi bir “Medeniyetler İttifakı Enstitüsü” kurmakla mı olacak?
Değerli arkadaşlarım, bakınız, bu tür klişeleri, bu tür “medeniyetler ittifakı” gibi daha çok siyasetin alanında olan birtakım klişeleri üniversite bünyesi içine taşımak üniversiteleri geliştirmez. Siyaset bu biçimiyle… Yani bir kere dünyada bir tek medeniyet vardır, tek medeniyet vardır, o da gelişmişliğin medeniyeti. Bugün dünya öncülüğünde hangisi dünyanın ortak medeniyeti, ortak aklıdır? Farklı kültürler olabilir ama “medeniyetler arası ittifak” dediğiniz zaman “medeniyetler arasında çatışma var” tezinden yola çıkıyorsunuz demektir ve bu “medeniyetler arasındaki çatışma” tezi de bizzat Amerika’nın Huntington’a ısmarladığı tezler üzerinden üretilmiş ve Amerika’nın Yeni Dünya sahnesinde kendisine yeni çatışma, yeni birtakım –Sovyetlerin çökmesinden sonra- düşman imgeleri yaratmak için ortaya çıkardığı bir şeydir. Türkiye'nin bunda ne işi var? Türkiye’de bu konuda üniversitede enstitü mü kurulur? Yani değerli arkadaşlarım, böyle birtakım modalar izlenerek, bilim dışı siyaset peşine takılarak üniversite geliştirilmez.
Türkiye’de üniversitede iki zıt eğilim var değerli arkadaşlarım. Bunlardan bir tanesi üniversite sayısının hızlı artışıdır, öbürü de üniversite sayısı artarken yüksek öğretimin kalitesinin aynı hızla düşmesidir. Yani iki zıt eğilim var, bir taraftan nicelik artıyor, öbür taraftan nitelik düşüyor. Yani biz bir yol ayırımındayız, acilen bir tercih yapmak durumundayız Türkiye’de. Nicelik mi, nitelik mi? Yani sayıyı mı daha çok artırarak gelişeceğiz, yoksa niteliği artırarak, kaliteyi artırarak mı gelişeceğiz? Yani Türkiye eğer dünya çapında üniversite üretmek istiyorsa, çağdaş üniversiteler geliştirmek istiyorsa herhâlde sayıdan daha çok niteliğe önem vermek durumunda.
Bugün üniversite eğitimi itibarıyla baktığınızda, yükseköğretim düzeyinin devalüe edilmiş olduğunu görüyorsunuz, değer yitirmiş olduğunu görüyorsunuz. Bugün birçok alanda verilen mezunlar, bundan otuz sene önceki lise mezunlarının ayarından daha düşük oluyorsa orada bir sıkıntı var, üniversite, üniversite fonksiyonunu göremiyor demektir. Bunu da burada büyük çoğunluğu üniversite mezunu olan milletvekilleri herhâlde daha iyi takdir ediyorlardır.
Bu kalite aşınması hızlanarak sürerken YÖK Başkanı daha fazla üniversite açarak üniversite önündeki yığılmaların önlenebileceği gibi bir faraziye peşinde koşuyor. Şimdi, “Böyle bir YÖK’le yani yüksek eğitim planlamasını yapan bir YÖK’le nereye kadar gidebiliriz?” sorusunu sormamız lazım. YÖK Başkanı diyor ki: “Benim dönemimde biz kontenjanları arttırdık, 200 bin kontenjan arttırdık.” Gerçekten, üniversiteler kontenjan bildiriyorlar YÖK’e, YÖK “O yetmez, 100 yerine 200 alın, 300 yerine 450 alın.” diye dayatmalar yapıyor, fiziki kapasitelerinin ötesinde, öğretim üyeleri sayısının ve imkânlarının ötesinde zorlamalar yapıyor. Tabii, ikinci eğitim üzerinden zorlamalar yapılıyor vesaire. Ama üniversite önündeki yığılmaları önlemenin yolu, üniversitelere bu mevcut sistem içinde, orta eğitim sistemini değiştirmeden daha fazla öğrenci almak değildir. Bu, sayıyı artırmak ama niteliği daha da kötüleştirmek demektir. Bunun yolu Cumhuriyet Halk Partisinin Programı’nda var. Ben size iki satırla özetleyeyim: Bunun yolu, öncelikle, orta eğitimi klasik liseden büyük ölçüde çıkarmaktan geçiyor. Orta eğitimdeki öğrencilerin en fazla üçte 1’ini üniversite eğitimine kanalize eden klasik lise eğitimi içinde tutmak, geri kalanını mesleki ve teknik eğitim üzerinde yoğunlaştırmak ve onların üniversiteye geçiş yani yüksek meslek okullarına geçiş kanalını açık tutmakla birlikte bu kanalı daha dar tutarak, esas itibarıyla daha orta eğitimden itibaren lisenin üniversiteye kanalize olmasını sağlamak. Böylece üniversite önündeki yığılmayı önlersiniz ve piyasada lise mezunu olup da iş arayan milyonlarca gence en azından bir meslek sahibi olarak iş arama imkânını verirsiniz ve Türkiye’deki işsizliği de önemli bir sorun yumağı olmaktan çıkarırsınız. Dünya bunu böyle. Yapıyor. Yani bu Almanya’da böyle, başka ülkelerde böyle. Yani Türkiye burada yeni bir şey yapacak değil.
Üniversite önündeki yığılmayı, daha fazla üniversite açarak, daha fazla üniversitelerde kontenjan artırarak çözemezsiniz. Çözmek, burada kaliteyi düşürmek üzerinden olsa bile mümkün değil.
Dolayısıyla, tabii bir şeyi daha hatırlatayım: Bakınız, Türkiye’deki üniversitelerin yaklaşık üçte 1’i vakıf üniversitesi. Peki, vakıf üniversitelerinin toplam öğrenci sayısı içindeki payı nedir? Yüzde 11,7’yle yüzde 9. Yani siz vakıf üniversiteleri açarak bu açığı kapatamazsınız çünkü bunlar paralı okullardır, Türkiye’de insanların ödeme gücü buna yetmemektedir ve büyük bir bölümü kontenjanlarını dolduramamaktadır. Birçoğu yüzde 50’ye ulaşamıyor bu vakıf üniversitelerinin. Bizzat YÖK Başkanı şubat ayında yaptığı bir değerlendirmede bunu kendi belirtti, ama ilginç bir şey daha söylüyor: “Vakıf üniversiteleri modelinde ticarileşme var” diyor, doğru tespit. “Biz bunu önlemek için özel üniversite yolunu açalım, bir tarafta vakıflar olsun, yani devlet üniversitesi, vakıf üniversitesi, bir de özel üniversite yolunu açalım, böylece her şey yerli yerine otursun.”
Değerli arkadaşlarım, bu da tabii Türkiye’de üniversiter sistemi, akademik dünyayı daha da herhalde kalite kaybına götürecek bir paralı eğitim olgusu ortaya çıkaracaktır. Bunun doğru bir yol almadığını buradan şey yapalım.
Tabii, bu arada YÖK Başkanından bahsederken… Kendisini göremiyoruz galiba.
MİLLİ EĞİTİM, KÜLTÜR, GENÇLİK VE SPOR KOMİSYONU BAŞKANI MEHMET SAĞLAM (Kahramanmaraş) – Başkan Vekili burada.
OĞUZ OYAN (Devamla)Yani Başkan Vekili değil, biz tabii burada Sayın Yusuf Özcan’ı görmek isterdik. YÖK Başkanının herhalde kendisiyle ilgili dört tane üniversite kurulan bir konuda burada bizzat olması herhalde kendi sorumluluğu ve kendi yaptığı işe saygısı gereği gerekli olurdu.
Şimdi değerli arkadaşlarım, üniversitelerin gelişmesinin, esas itibarıyla, öğretim üyesi dediğimiz unsurun yaptığı işi özgürce yapabilmesinden geçtiğini, gerek eğitim faaliyeti olarak gerek araştırma faaliyeti olarak geçtiğini bir kere kabul etmeliyiz. Peki ama acaba bu ticari amaçla büyük ölçüde çalışan ve öğrenciyi müşteri olarak kabul eden vakıf üniversitelerinde, vakıf üniversitesi mütevelli heyeti başkanının, yani patronun diğer deyişle karşısında el pençe divan durmaya zorlanmış, zorlanan öğretim üyelerinin hangi eğitim ve araştırma kalitesi düzeyinde olacağını bana birileri söyleyebilir mi? Yani bu, büyük ölçüde, bu vakıf üniversitelerinin büyük çoğunluğunda bu biçimde işlemektedir.
O üniversitenin patronunun, mütevelli heyeti başkanının siyasi eğilimleri de tabii birçok şeyi belirlemektedir ya da o üniversitenin siyasi iktidarla olan bağlantıları ya da siyasi iktidarla iyi geçinme dürtüleri oradaki eğitimi yönlendirebilmektedir. Oysa bir üniversitenin siyasi iktidarla iyi geçinmek, kötü geçinmek diye bir kaygısı olmaz. Üniversiteler, kendi söyleyeceği sözleri, kendi araştırmalarını söyleyebilmek açısından bir yere, bir referans noktasına bakarak konuşmazlar. Bu, bir cemaat de olmaz, iktidar da olmaz, muhalefet de olmaz. Onların bakacağı yer bilimdir, tek kıstasları bilimdir ve bakacakları başka bir yer olamaz. O nedenle, ben, burada da çok ciddi bir değer aşınması olduğunu düşünüyorum.
Üniversite öğretim üyelerini özgürleştirmeliyiz değerli arkadaşlarım. Ama bu özgürleştirmenin de bir yolu da yetişecek yardımcı öğretim elemanlarını özgürleştirmekten geçiyor. Vakıf üniversitelerinin -söyleyiniz bana- kaç tanesi öğretim üyesi yardımcısı yetiştiriyor, kaç tanesi araştırma görevlisi yetiştiriyor, kaç tanesi yatırım yapıyor bu alana? Aslında devlet bu alanlara yatırım yapıyor. Devlet üniversitelerinde yetişiyorlar, doktorasını vesairesini verdikten sonra, belli bir olgunluğa geldikten sonra bunlar kapışılmaya başlanıyor vakıf üniversiteleri tarafından, yani hazıra konuyorlar. Güzel de, biraz da ellerini taşın altına sokup onlar da araştırma görevlisine yatırım yapsalar fena mı olurdu? Bunu zorlayacak hükümleri YÖK Yasası’na koysak kötü mü olurdu? Yani onlara kadro tahsis edemiyoruz ama en azından zorlama yapabiliriz değil mi? Yani bu konular, düşünülmesi gereken konular.
Tabii bir başka şey daha var düşünülmesi gereken. Türkiye’de, bugün, araştırma görevlilerinin üniversiteye girişleri, devlet üniversitesine girişleri iki kanaldan olmaktadır: Bir 33’üncü maddeye göre, 2547 sayılı YÖK Yasası’nın, bir de 50’nci maddesine göre. Yani iki ayrı kanaldan araştırma görevlisi alabiliyor üniversiteler ve ilginç bir şey: Bu 50’nci maddenin (d) fıkrası aslında tali bir yoldur yani yüksek lisans ve doktora yapan öğrencilere geçici olarak tahsis edilen bir burs gibidir, fakat bu ana yol olmuş durumda. Yani tali yol ana yol durumuna getirilmiş, üniversitelere sadece 50’nci maddenin (d) fıkrasından araştırma görevlisi alınıyor. Dolayısıyla ne oluyor? Yüksek lisans, doktora bitince “güle, güle” deniyor kendisine çünkü o maddeye göre bu doktoralı çocukları tutmanın bir anlamı kalmıyor. Belki tıpta bir kısmen geçerli olabilir, her yıl binlerce, on binlerce çocuğun TUS sınavına girdiği şeyde belki olabilir ama orada dahi tartışılır. Ama bu sosyal bilimlerde, fen bilimlerinde, edebiyatta, mühendislikte falan… Yani zar zor öğretim üyesi yardımcısı yetiştirmiş -doktorasını yapmış- ondan sonra onu tutması gerekirken -ki piyasada da müthiş bir talep var muhtemelen, bir kısmına olabilir, bir kısmına olmayabilir, ayrı ama ne diyorsunuz siz- “güle, güle” diyorsunuz, pasaportu eline veriyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım, bu, üniversitenin öğretim elemanı yetiştirme anlayışına tamamen ters bir düzenlemedir. O nedenle benim verilmiş bir kanun teklifim var, ta geçen senenin temmuz ayında verdim, bu 50’nci maddenin (d) fıkrasının kaldırılması, ilga edilmesi… Bu bakımdan onun sadece bir burs olarak düzenlenmesi mümkündür ama üniversite öğretim üyesini o düzgün, kadrolu bir biçimde 33’üncü maddeye göre alacaksınız. Eğreti öğretim elemanı yardımcısı üniversitelerin yapısına, doğasına aykırıdır. Mutlaka araştırma görevlilerini bu biçimde bizim güçlendirmemiz gerekiyor. Bu teklifin burada görüşülmesi hâlinde, mevcut durumda 50’nci maddeye göre görev yapanların da 33’üncü maddeye intibaklarının yapılması gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, tekrar edeyim bitirirken: Üniversiteler -ki Avrupa’da 12’nci yüzyıldan bu yana- aslında özgür düşünce yolunda sürekli ilerlemişlerdir, bir medrese eğitiminden farklı olarak özgür düşünce yolunda ilerlemişlerdir ve bugün Batı’nın farkını ortaya çıkaran, Batı’yı bugün gelişmiş ülkeler bloku hâline getiren ana özellik, üniversitelerin bu özgür gelişmesidir. Ve bugün eğer Batı teknolojik açıdan, yenilikleri, icatları vesaire geliştirme açısından eğer özgün bir noktada bulunuyorsa…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
50 konuşma daha · 8 Nisan 2010
