Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)
Uşak Milletvekili · CHP
Genel Kurul, 53. Birleşim · 3. yasama yılı · 4 Şubat 2009 · 1.693 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Osman Coşkunoğlu (CHP), 4 Şubat 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİNE YÖNELİK KYOTO PROTOKOLÜNE KATILMAMIZIN UYGUN BULUNDUĞUNA DAİR (S.S.268)); konuşma 1.693 kelime.
Osman Coşkunoğlu (CHP, Uşak). “Birleşmiş milletler iklim değişikliği çerçeve sözleşmesine yönelik kyoto protokolüne katılmamızın uygun bulunduğuna dair (s.s.268)”. TBMM Genel Kurulu, 53. Birleşim tutanağı, 4 Şubat 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/osman-coskunoglu-23-2009-02-04-birlesmis-milletler-iklim-degisikligi-cerceve-sozlesmesine-yonelik-kyo (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
CHP GRUBU ADINA OSMAN COŞKUNOĞLU (Uşak)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolüne Katılmamızın Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısının tümü üzerine Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini sunmak için huzurunuzdayım.
Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Kyoto Protokolü’nün konu aldığı küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda duyarlılığımız yoğundur. Bu konuları sadece çevre sorunu olarak görmüyoruz. Çok kaygı verici sosyoekonomik sonuçları da olan, zamanımızın, 21’inci yüzyılın en büyük, en yoğun, en iddialı meydan okuması olarak ifade edilen küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda çok duyarlıyız Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Ayrıca bunu, bu duyarlılığı insanlık için, değerlerimiz yönünde taşımıyoruz. Küresel ısınma ve iklim değişikliği, bunların getireceği kuraklıklar sonucunda bunlardan etkilenecek, en önde etkilenecek ülkelerden biri de Türkiye’dir. Dolayısıyla, ülkemize, insanımıza, insanlığa, çevre ve doğaya saygımızdan dolayı bu konulara önem veriyoruz, Kyoto Protokolü’nün konu aldığı iklim değişikliği ve küresel ısınma konularına önem veriyoruz.
Bu tasarıya “evet” diyeceğiz fakat değerli arkadaşlarım, bu tasarıya “evet” demek, Kyoto Protokolü’nü imzalamak, bu duyarlılıkları ifade için de gerekli olsa bile yeterli hiç değildir. Önümüzdeki sürece bir bakmamız gerekir, bundan sonrasını öngörebilmek için önümüzde ne gibi bir süreç olduğuna bakmamız gerekir.
Aslında Kyoto Protokolü bitmiştir gözüyle de bakabiliriz. Kyoto Protokolü, son dakikada bizim imza atarak bunun bir parçası olacağımız Protokol 2012 yılından sonrası için yapılacak girişimler, üstlenilecek yükümlülükleri içeriyor. Şu an için Hükûmetin söylediği, bizim de gördüğümüz 2012’ye kadar herhangi bir yükümlülük gelmiyor ama işte bu noktada çok ciddi bir sorunla karşılaşıyoruz.
(x) 268 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Komisyonlarda Hükûmetin bu konudaki yaklaşımını -önünüzdeki sıra sayısında ayrışık oy yazımızda da belirttiğimiz gibi “yeterli bilgi alamadan”- bu tasarıyı, somut birtakım bilgilere, verilere dayanarak tartışma olanağını bulamadık. Neden? “Hiçbir yükümlülüğümüz yok.” gibi kısa bir açıklamayla. Oysa olacak yükümlülüklerimiz, bu sene olmayacak ama üç sene kaldı şuraya, 2012 yılında olacak. Bunlar hakkında herhangi bir fikrimiz var mı? Ha, denebilir ki: “İşte, Poznan’da geçtiğimiz aralık ayında, önümüzdeki aylarda Kopenhag’da olacak toplantılarda bu yükümlülükler daha iyi belirlenecek ve biz bunu beklediğimiz için şu anda hiçbir şey yapmıyoruz.” Ne bir bilgi, ne bir donanım, ne bir veri, hiçbir şey yok elimizde. Hükûmeti bu şekilde görüyorum ve bunu hiç de tatminkâr bulmuyoruz, bunu söylemek isterim.
Değerli arkadaşlar, Hükûmetimizin bu konuya nasıl yaklaştığı konusunda size biraz olsun fikir vermek için 2005 yılına gideceğim. 2005 yılında, dönemin Çevre ve Orman Bakanı aynen şu cümleyi söylemiştir. 18 Şubat 2005 tarihli Hürriyet gazetesinde de Yalçın Doğan’ın köşesinde bunu görebilirsiniz. AKP Hükûmetinin Sayın Bakanı o zaman şunu demiştir: “Türkiye kaldıracak durumda değil.” Kyoto Anlaşmasını, onun bize yükleyeceği yükümlülükleri… “Türkiye bunları kaldıracak durumda değil, bu anlaşmayı imzalayamaz, en az 30-35 milyar euro yatırım gerek, zaten bize, fabrika yapmayın diyor Avrupalılar.” Şimdi, Sayın Bakan o zaman böyle söylemiş. Ondan sonra ne olmuş? Ondan sonra, hadi diyelim bakan değişti, Hükûmetin fikri değişti. Hükûmet o günden bu güne, bu konuda herhangi bir hazırlık yapmış mı? Bunu da göremediğimiz gibi, yasama süreci içerisinde de doğrusu konunun ciddiyetini âdeta hazmedememiş bir anlayış gördük. Bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Bunları bir uyarı olarak söylüyorum. Son derece ciddi bir konuya bu kadar gayriciddi bir yaklaşım doğrusu üzücü.
Şimdi, herhangi bir hazırlık, donanım, birikim, bilgi birikimi, -tartışılacak birçok konu var onlara değineceğim- bu konularda herhangi bir fikir geliştirmesi, sivil toplum örgütleriyle, bilim insanlarımızla herhangi bir tartışma… “Herhangi bir tartışma” demeyeyim, bazı tartışmalar yapılmış fakat geniş çapta ve arzu edilen düzeyde tartışmalar, bilgi birikimi, bunların hiçbirisi yok. Tasarı geliyor. Ne zaman geliyor? 2008 Kasım ayında. Neden o zaman geliyor? Çünkü aralık başında Polonya’nın Poznan ilinde bir toplantı var. O toplantıya katılmak amacıyla geliyor, derken Mecliste görüşülemiyor, tekrar arka sıraya atılıyor ve şimdi önümüze geliyor.
Peki, bu tasarıda gerekçe olarak neler söyleniyor? Değerli arkadaşlarım, önünüzdeki sıra sayısının ikinci sayfasına bakarsanız gerekçeler arasında, uluslararası toplumun güvenilir bir ülkesi olmak, prestij sahibi olmak, Avrupa Birliği bunu zaten bizden istediği için ve daha da ilginci -tabii çok eskiden hazırlanmış olduğu için- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için yapılacak seçimlerde önemli bir avantaj elde etmek… O seçimler ekim ayında oldu bitti bile. Şimdi, bu bir.
İkincisi, dikkatinizi şu konuya çekerim: (Bu Hükûmetin bu çok önemli konuya yaklaşımını ifade etmek bakımından düşündürücü bulduğum için bunları paylaşıyorum.) Bu tasarının geldiği ana komisyon hangi komisyondur? Çevre mi? Değil. Enerji mi? Değil. Dışişleri Komisyonu. Yani bu tasarı bir diplomatik olay gibi ele alınmış. Elbette, tabii, uluslararası bir anlaşma olduğu için o yönü var fakat esas komisyon Dışişleri Komisyonu, tali komisyonlar Çevre Komisyonu ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonu. Burada da bir yanlışlık görüyorum ve Avrupa Birliği Uyum Komisyonunda da karşımıza gönderdikleri birkaç bürokrat, kendilerini küçümsemek için bu şekilde söylemiyorum fakat donanımsız, bilgi birikimi olmadan, sorularımıza cevap veremeyen birkaç bürokrat, komisyonların da ciddiye alınmadığı izlenimini, maalesef, vermiştir.
Şimdi, hazırlık ve ön çalışma yok. Komisyonlarda somut bir tartışma yok. Rakamlar uçuşuyor. Daha önceki Sayın Bakan 30-35 milyar demiş. Bir söylenti olarak, dedikodu olarak Devlet Planlama Teşkilatının daha yüksek rakamları var. Derken, bir sivil toplum örgütü, iş dünyasını temsil eden bir sivil toplum örgütü bambaşka rakamlar açıklıyor. Bu manzara nedir biliyor musunuz? Bu manzara, ortada somut bilgi ve veri olmadan, karanlıkta, sloganlarla konuşmaktır. Bu, konuya ciddi bir yaklaşımı olduğunu göstermiyor. Oysa konu çok ciddi, Türkiye açısından ciddi, dünya açısından ciddi. Türkiye açısından birkaç ciddiyeti var:
1) İklim değişikliğinden ve küresel ısınmadan en fazla olumsuz etkiyi alacak ülkelerden birisi olduğumuz nedeniyle.
2) Yüzde 70’e yakını dışa bağımlı olan bir enerji sistemimiz olduğu için.
3) Kalkınmışlık konusunda birçok ülkenin gerisinde olduğumuz hâlde benzer yükümlülükler içerisine girme durumu var.
Bütün bu nedenlerle, eğer biz, ileride müzakereler yapacaksak -ki bu tasarının şimdi önümüze gelmesinin nedeni bu- protokolü imzalayalım da, müzakerelerde bizim de sesimiz olsun. Peki, herhangi bir birikim, herhangi bir donanım, veri ve bilgi birikimi olmadan, bir etki analizi bile yapılmadan hangi müzakerede hangi güçlü sesi çıkarabileceğiz? Yine böyle genel sloganlarla mı olacak bu iş? Haa, imzalayalım da ondan sonra yaparız... Bu da, tabii, bir yaklaşım ve son derece yanlış, eksik, gayriciddi bir yaklaşım, önce bir imzalayalım, taahhüt altına girelim, ondan sonra bir şeyler yaparız anlayışı.
Değerli arkadaşlar, bizim, burada şu anda bambaşka konuları tartışıyor olmamız gerekir, Komisyonda bambaşka konuları tartışıyor olmamız gerekir. Bunları, ben, şimdiden bazı önerilerimiz olarak sunayım.
Birincisi: Etki analizi. Her sektöre… Etki analizi deyince, yükümlülüğümüz belli değil daha, nasıl etki analizi yapalım? Hayır, yapılabilir. Çeşitli senaryolar… Çeşitli ülkeler bunları yaptı. Farklı senaryolara göre ne gibi etkilerin oluşacağını bileceğiz ki, bu müzakerelerde ileride anlamlı bir tartışma, anlamlı bazı iddialarınız olabilsin. Önce etki verilecek, ondan sonra etki analizini yapmak pasif bir tutumdur, kabul edilemez.
İkincisi: Şu anda Kyoto Protokolü içerisinde uygulanan yöntemlerin bir tanesi ve en tartışmalı olanı piyasaya işi bırakmaktır. Nedir piyasa? Bir karbon ticaret piyasası oluşturulmuştur: işte, emisyonu veya -Türkçe olarak- salımı yüksek olan ülkeler, salım kontenjanını doldurmayan ülkeler arasında bir ticaret. Ben, salım kontenjanını doldurmamışım, dolayısıyla bu kontenjanın bir kısmını salımı yüksek olan bir ülkeye satıyorum; ticaret. Bir kere olay bir teknoloji, bir enerji politikasının ötesinde bir ticaret hâline hâlihazırda gelmiş durumda. Buna dikkat etmek gerekir.
Şimdi, buna piyasa mı karar verecek? Bunun yanlışları ve eksikleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda Türkiye pasif bir şekilde “bizim aklımız ermez, büyük ülkeler karar versin, biz arkadan geliriz” mi diyecek, bu konuda bir görüş var mıdır?
Bu arada şunu da söyleyeyim size: Bu Poznan’daki toplantıdaki Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 14’üncü Taraflar Konferansı ve Kyoto Protokolü 4’üncü taraflar buluşmasının tutanaklarından bir uluslararası büyük ilaç firması üst düzey yöneticisinin lafı: “Bay Piyasa’nın her şeyi çözeceğini söylediler ama Bay Piyasa çöktü.” Bunu bir şirketin, uluslararası bir şirketin üst düzey yöneticisi söylüyor. Bu gerçeği belirleyerek bu karbon ticareti yerine uygulanabilecek yöntemlerin araştırılması ve bu konularda ciddi bir tavrımızın olması gerekir. Var mı böyle bir şey? Hiç yok. Yani bunu, “hiç yok”u vurgulayarak söylüyorum, çok önemli bir konu ve bu konuda herhangi bir çalışma olmadığını gözlemliyorum maalesef.
Üçüncüsü: Enerji politikamız. Enerji politikası diye bir şey yok zaten. Günü kurtarmaya yönelik birtakım ihaleler açılıyor, birtakım girişimlerde bulunuluyor. En son açılan nükleer santral ihalesi de gülünç denilecek, âdeta hakaret denilecek bir birim fiyatla, kilovat saatine aynı firmanın Hindistan’da yaptığından zannedersem 3 katına miktarda bir fiyatı Türkiye’ye verdiler. Bakanlar Kurulu görüşecek deniyor, üstünden iki hafta geçti, daha çıt yok. Bilmiyorum el atından bir şeyin pazarlığı mı yapılıyor? Fakat fiyaskoyla sonuçlanmış bir ihaledir. Zaten ciddi bir enerji sorunumuz vardı, ihaleye bir firma girdi, o da gülünç bir fiyat verdi ve Bakanlar Kurulunda çıt yok. Bir enerji politikamız yok. Oysa bizim bir enerji politikamız olacak ki bu tartışmalarda, önümüzdeki müzakerelerde bu enerji politikasının gereklerini biz savunacağız kendi açımızdan.
Dördüncüsü: Veri ve bilgi tabanını oluşturmak bu konuda. Böyle bir şey yok. Onun için, zaten dedikodu şeklinde birtakım rakamlar etrafta uçuşuyor, Hükûmet sözcüleri de “Bunlar hayalî rakam, bunlar dedikodu.” diyor. Peki, hayalî rakam, dedikodu; siz verin bir rakam, bir tahmin; yok. Ciddi çalışma sonucu tahminî bir rakam olmayınca, işte, etkilerinin ne olacağı gibi, o zaman hayalî rakamlara itiraz etme hakkı da olmuyor. Dolayısıyla, ciddi bir veri ve bilgi tabanı oluşturulması gerekir.
Beş: Bu olay için çok ciddi bir bürokratik yapılanmaya ihtiyaç var. Kadrolar ve belli bir bürokratik yapılanmanın derhâl kurulması gerekir. Bu da şu ana kadar yapılmış değildir.
Altıncısı ve çok önemli konulardan birisi de teknoloji politikamızla ilgili. Değerli arkadaşlar, Türkiye doğal kaynak zengini bir ülke olsa bile ha bire cebine davranıp dışarıdan teknoloji satın almayı sürdüremez. Bu sürdürülebilir bir durum değildir. Bazı konularda kendi teknolojimizi kendimizin üretmesi bir zorunluluktur. Bunun için birtakım öncelikler ve birtakım somut hedefler olması gerekir. Var mı bu? Yok. Bir teknoloji politikası var mı? Yok. ARGE destekleme yasası çıkarıyoruz. Ne diyoruz: “Kim gelirse gelsin veririz. Hangi sektör, hangi teknoloji için olursa olsun, elimizde para olursa veririz.” Böyle, stratejisi, hedefi, amacı olmayan, yol haritası olmayan… Bunun adına “başıboşluk” denir, bunun adına “Piyasa karar versin.” denmez. Dolayısıyla, çok ciddi bir teknoloji politikasına olan ihtiyacımız burada kendini tekrar gösteriyor. Özellikle zengin kömür kaynakları olan bir ülke olarak, temiz kömür enerjisi üretme teknolojisi konusunda veya yenilenebilir enerji konusunda Türkiye’nin kendi teknolojisini üretmek için somut hedef ve somut bir yol haritasıyla hareket etme gerekliliği ve ihtiyacı vardır. Bu da maalesef ortalıkta yok. Bütün bu kaygılarla, bütün bu endişelerle bir süreç başlatıyoruz, bu Kyoto Protokolü’nü imzalama kararını alırken burada. Biz de Cumhuriyet Halk Partisi olarak olumlu oy vereceğiz Kyoto Protokolü’nün imzalanmasına ama tekrar vurgulamak istiyorum: Biz, bunu, insanlığa, doğaya, çevreye ve kendimize, ülkemize olan saygımızdan, birileri bize dayattı, istiyor diye değil, işte, kurnazlıkla yarın müzakerelerde pozisyon kapalım diye değil…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
35 konuşma daha · 4 Şubat 2009