Dokuzuncu kalkınma planı hakkında (s.s.1214)
Kars Milletvekili ·
Genel Kurul, 121. Birleşim · 4. yasama yılı · 28 Haziran 2006 · 6.233 kelime · yaklaşık 31 dakikalık okuma
Kaynak göster
Selami Yiğit, 28 Haziran 2006 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 121. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DOKUZUNCU KALKINMA PLANI HAKKINDA (S.S.1214)); konuşma 6.233 kelime.
Selami Yiğit (Kars). “Dokuzuncu kalkınma planı hakkında (s.s.1214)”. TBMM Genel Kurulu, 121. Birleşim tutanağı, 28 Haziran 2006. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/selami-yigit-22-2006-06-28-dokuzuncu-kalkinma-plani-hakkinda-s-s-1214 (erişim: 1 Kasım 2026).
Konuşmanın tam metni
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA SELAMİ YİĞİT (Kars) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Dokuzuncu Yedi Yıllık Kalkınma Planı hakkında Anavatan Grubu adına söz almış bulunuyorum; hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, öncelikle şunu belirtmeliyim, Kalkınma Planlarının Yürürlüğe Konması ve Bütünlüğünün Korunması Hakkında Kanunun 2 nci maddesi, kalkınma planlarının komisyonlarda en çok yirmi gün içinde görüşülüp tartışılıp karara bağlanmasını öngörmektedir. Oysa, görüşmekte olduğumuz ve Avrupa Birliği hedeflerine göre dizayn edilen ve yedi yıllık süreyi kapsayan bu doküman, Plan ve Bütçe Komisyonunda sadece iki gün tartışılabilmiştir.
Avrupa Birliği proje kriterlerine uyum sağlamak açısından, beş yıl yerine yedi yıllık bir süreyi kapsayacak bir biçimde hazırlanan Dokuzuncu Kalkınma Planının ana ekseni, 2014 yılında Türkiye'nin Avrupa Birliğine tam üye olacağı beklentisi üzerine oturtulmuştur. Dokuzuncu Kalkınma Planının bir başka dikkat çekici yönü de, çözüm önerileri ve programları getirmek yerine, sadece sorunları ve hedefleri ortaya koymasıdır.
Değerli milletvekilleri, öncelikle, Dokuzuncu Kalkınma Planında ortaya konulan hedefler gerçekçi değildir. Dokuzuncu Kalkınma Planına dayalı olarak hazırlanan orta vadeli programda, 1 Amerikan Doları, 2006 yılında 1,450 YTL, 2009 yılında 1,478 YTL olarak öngörülmüştür. Günümüzde 1,600 YTL'yi aşan doların durumunu göz önünde bulundurursak, Planın hiç de gerçekçi olmadığı görülmektedir. Cari açığın, 2006 sonu için 27,8 milyar dolar, 2009'da 34,4 milyar dolar olacağı öngörülmektedir. Oysa, şimdiden cari açık 28 milyar dolar seviyesindedir. Bu cari açık oranlarıyla, Türkiye'nin kesintisiz ve bir büyüme trendi içinde olması mümkün değildir. Türkiye'yle birlikte, 5 Avrupa Birliği ülkesi, yüzde 5'in üzerinde cari açık vermektedir; ancak, bu ülkeler, büyük ölçekli yardımlar ve yatırımcı yabancı sermayeyi çekerek açıklarını önemli ölçüde kapatmaktadırlar. Oysa, Türkiye, Avrupa Birliği standardını yakalamak istiyorsa, en az beş yıl süreyle istikrarlı bir büyüme süreci geçirmelidir.
Değerli milletvekilleri, Amerikan Dolarını 1,450 YTL olarak hedefleyen Hükümet, büyük ölçekli cari açığın finansmanının düşük kurla finanse edileceği ve sürekli dışborç bulunabileceği varsayımıyla hareket etmektedir. Cari açık açısından Türkiye, Avrupa ülkeleri arasında İzlanda, Bulgaristan, Portekiz, Romanya ve Macaristan'la birlikte en kötü 7 ülke arasında yer almaktadır. Oysa, Avrupa Birliği ülkelerinde cari açığın millî gelire oranının yüzde 3'leri geçmemesi bir kuraldır.
Dokuzuncu Yedi Yıllık Kalkınma Planında önümüzdeki birkaç yıl içinde küresel ekonomide hiçbir dengesizliğin yaşanmayacağı varsayımından hareket edilmiştir. Oysaki, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalar daha şimdiden Planın hedeflerini altüst etmiştir. Cari açığın millî gelire oranının yükseldiği dönemler kriz dönemleridir. 1992 ve 2000 yıllarında cari açık yüksek olmuştur ve ardından ağır ekonomik krizler gelmiştir.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; işsizlik oranları Türkiye'nin sağlıklı büyümediğini ortaya koymaktadır. Bu yılın verilerine göre işsizlik oranı yüzde 11,5'ten yüzde 11,8'e çıkmıştır. Tarım çökmüştür ve kırsal alandan kentlere her yıl 1 000 000 kişi iş bulma umuduyla göç etmektedir. Son bir yılda Türkiye'de kırdan kente 1 028 000 kişi göç etmiştir. Buna ek olarak kentlerdeki iş talebini de dikkate alırsak, her yıl 1,5 milyon kişiye iş bulmak zorundayız. Hükümetler 15-65 yaş arası insanlarımıza iş olanakları sağlamaya dönük zeminleri hazırlamak zorundadır. Türkiye'de üniversite mezunlarının yüzde 30'u işsizdir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da işsizlik oranı yüzde 40'lara çıkmıştır. İstihdam düzeyindeki vergi yükü yüzde 40'ların üzerine çıkmış, kayıtdışılık artmıştır. Tarımdaki çözülme ve eksik istihdamla birlikte Türkiye'de gerçek işsizlik oranı yüzde 15,7 mertebesindedir. Bazı Avrupa Birliği ülkelerindeki işsizlik oranlarının Türkiye'yle benzerlik göstermesi bizi yanıltmamalıdır. Unutmamalıyız ki, Avrupa Birliği ülkelerinde kişi başına düşen millî gelir bizden en az 5 kat fazladır.
İstihdam sorunlarının çözümüne dönük olarak 2009 yılına kadar Planda hiçbir hedefin olmadığı, Planda yer alan Orta Vadeli Program şemasında kendini göstermektedir. Ayrıca, Hükümet, üçbuçuk yılı aşkın icraat döneminde işsizlikle ilgili hiçbir somut çözüm önerisi getirmemiştir.
Değerli milletvekilleri, Devlet Planlama Teşkilatının hazırladığı Plan Taslağında, 2013 yılı için öngörülen kişi başına düşen yıllık gelir 8 000 dolar iken, Yüksek Planlama Kurulundan çıkan taslakta bu rakam 10 100 dolara çıkarılmıştır. Oysa, Dünya Bankası tarafından yayımlanan 2006 yılı ekonomik verileri raporu sonuçlarına göre, yapısal reformları gerçekleştirmek kaydıyla, Türkiye'de 2005-2015 yılında kişi başına düşen yıllık gelir ancak 6 000 dolar seviyesinde olacaktır. Bu hususu Sayın Koçyiğit de ayrıca belirtti.
Değerli milletvekilleri, aynı biçimde, Yüksek Planlama Kurulunda, önümüzdeki yedi yıllık süreye ilişkin ithalat ve ihracat hedefleriyle oynanmıştır. Yine, Dünya Bankasının 2006 ekonomik göstergelerine ilişkin raporuna göre, Türkiye, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından performansı en kötü ülkeler arasında yer almaktadır. Rapora göre ülkemizde nüfusun en zengin yüzde 10'u ile nüfusun en yoksul yüzde 10'u arasında 17 kat fark bulunmaktadır. Günde 2 doların altında bir gelirle yaşayan nüfus oranı yüzde 10,3'ten yüzde 18'e kadar çıkmıştır.
Değerli milletvekilleri, ayrıca ülkemiz, 25 Avrupa Birliği ülkesi içinde bölgesel eşitsizliklerin de en fazla olduğu ülke konumundadır. Avrupa Birliği 2007-2013 malî bütçe döneminde aday ülkelere proje bazında destek vermek üzere 15 milyar euroluk bir kaynak ayırmıştır. Bu bütçe üzerinde henüz bir uzlaşma sağlanamamasına karşın, kaynaktan azamî ölçüde pay alabilmek kaygısı, geçmiş dönemlerde zaten hayata geçirilemeyen plan anlayışlarında köklü bir değişikliği zorunlu kılmıştır.
Dokuzuncu Kalkınma Planının 2006 yılı itibariyle ertelenmesi, 2007 yılıyla birlikte yedi yıllık bir sürece dayandırılması da Avrupa Birliğinin proje kriterlerine uyum sağlayabilme kaygılarını önplana çıkarmaktadır.
Anayasamızın 166 ncı maddesi çerçevesinde, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayinin ve tarımın yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde gelişmesini, ülke kaynaklarının döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli bir şekilde kullanılmasını planlama görevini devlet adına üstlenen Devlet Planlama Teşkilatının işlevini yeniden tartışılır hale getirmiştir.
Devlet Planlama Teşkilatının işlevini yeniden tartışılır hale getirmiştir. Devlet Planlama Teşkilatı, bu süreçte kalkınma planlaması yapan bir kuruluş olmaktan çıkarak, Avrupa Birliği standartlarında proje havuzu sistemini devreye sokan bir kuruluş olma sürecine girmiştir. Bölgesel kalkınma ajansları kurulmasına ilişkin yasanın uygulamaya başlamasıyla birlikte Devlet Planlama Teşkilatı, Anayasada belirtilen işlevlerinden daha da uzaklaşacaktır.
Değerli milletvekilleri, Hükümetin uyguladığı maliye ve vergi politikalarıyla, yüzde 66 oranındaki dolaylı vergilerin payı 6 puan artarak yüzde 72'ye çıkmıştır. KDV, Özel Tüketim Vergisi ve Özel İletişim Vergisi gibi dolaylı vergilerin payı da yüzde 72-73 mertebesine çıkmıştır.
Türkiye'de kişi başına düşen millî gelir, Avrupa Birliğinin beşte 1'i ve kişi başına tüketicilerin ödediği reel vergi, Avrupa Birliği ülkelerindeki vergilerin 3-4 katıdır.
Sanayinin gelişmesinde çok önemli bir faktör olan elektrik, akaryakıt, doğalgaz gibi temel girdilerden alınan vergilerin çok yüksek olmasının yanı sıra, istihdam üzerindeki vergi yükü de yüzde 42'ye çıkmıştır.
Daha önce belirttiğim üzere, cari açık açısından Türkiye, Avrupa ülkeleri olan İzlanda, Bulgaristan, Portekiz, Romanya ve Macaristan ile birlikte cari açığın en yüksek olduğu 7 ülke arasında yer almaktadır.
2005 yılı sonu itibariyle ihracatımız 7 milyar doların üzerine çıkmış; ancak, ithalat da 115 milyar dolarla rekor kırmıştır. 2005 yılı sonunda 23 milyar doları geçen cari açık, 2006 yılında 28 milyar dolara yaklaşmıştır. Cari açığın millî gelire oranı yüzde 8'leri bulmuştur. Planda, Avrupa Birliği üyelerinin çok üzerinde seyreden cari açığın önümüzdeki süreçte düşeceği varsayıldığı gibi, finansmanı konusunda da herhangi bir çözüm önerisi getirilmemiştir.
İthalatın ihracata oranının büyümesi, Türkiye'nin uluslararası rekabet gücünün giderek zayıfladığını göstermektedir. Büyüme olduğu dönemlerde, böyle ihracata yönelik dönemlerde bile, ihracata yönelik tekstil, turizm gibi sektörlerde baş gösteren sıkıntı, sanayinin rekabet gücünün artırılması için, ekonomik sistemin bir bütün olarak yeniden tasarlanmasını zorunlu kılmaktadır.
Türkiye, sermaye ve emek kullanımı yanı sıra, teknolojik değişim sonucu verimlilik artışına ayarlı, verimlilik ve istihdam sağlamaya dönük, sürdürülebilir bir büyüme sağlayacak, zengin kuzey ülkelerinin tarım sübvansiyonlarından etkilenen, uluslararası pazar fiyatları, Çin ve Hindistan'ın ucuz emek gücü karşısında rekabet edebilecek küresel bir stratejiyi kurmak zorundadır. Planda, maalesef, bu öğeler muğlak bırakılmıştır.
Değerli milletvekilleri, savunma sanayii, Türkiye için önceliği olan, ülke güvenliğini doğrudan ilgilendiren bir sektördür. Türkiye, ulusal güvenliği sağlamanın yanında, bölgesel bir istikrar unsuru olmak istiyorsa, savunma sanayiini ekonomik olarak güçlendirmeli ve rekabet edilebilir bir yapıya kavuşturmalıdır. Türkiye'nin bölgesel bir güç olma potansiyelinin değerlendirilmesine yönelik olarak planda herhangi bir vizyon ortaya konulmaması düşündürücüdür.
Değerli milletvekilleri, enerji sektörü, Türkiye'nin Orta Asya ve Ortadoğu enerji kaynaklarının kavşak noktasında bulunması nedeniyle stratejik bir öneme sahip bir sektördür. Sanayi sektörünün rekabet gücünü de doğrudan etkileyecek olan enerji alanında alternatif kaynaklara yönelme, ucuz, güvenli ve sürekli kaynaklar yaratma zorunluluğu vardır. Tarım sektörünün verimliliği ve rekabet gücüne kavuşturulması, önümüzdeki Avrupa Birliği sürecinde kritik bir önem taşımaktadır.
Avrupa ülkelerinde tarımsal üretimin yüzde 65'i hayvansal, yüzde 35'i bitkisel üretime dayanmaktadır. Türkiye'de ise bu oran tam tersidir. Avrupa Birliği politikaları çerçevesinde destekleme politikalarından yoksun kalan tarım kesiminde çözülme başlamıştır. Bu çözülme, kentlere göç ve işsizliği etkileyen bir unsurdur. Tarıma yeniden rekabet gücü kazandırmak ve verimliliği sağlamak için teşvik politikaları yeniden gözden geçirilerek gönüllü arazi birleştirmeleri yapılmalı, tarımsal sanayi geliştirilmeli, ürün planlaması yapılmalı, hayvancılığı geliştirecek projelere öncelik verilmeli, teknolojik destek sağlanmalı, doğrudan gelir desteği ürün planlamasıyla birlikte ailesel bazda yeniden değerlendirilmeli, tarımsal ürünlerin ihracatına yönelik tarım, yatırım ve teşvik politikaları hayata geçirilmelidir.
Değerli milletvekilleri, Türkiye'de, eğitim sisteminin, bu yapısıyla sanayinin gereksinmelerine yanıt vermesi mümkün değildir. Avrupa Birliği ülkelerinde eğitim sistemi içerisinde meslekî ve teknikeğitimin oranı yüzde 75'tir. Türkiye'de ise, eğitim sisteminde, Avrupa Birliği ülkelerindeki sistemin tam tersi bir piramit oluşturulmuş, üniversiteye endeksli bir ortaöğretim sistemi kurgulanmıştır. Bu çarpık sistemin sonunda, her yıl, hiçbir meslekî formasyonu olmayan 1,5 milyon genç üniversite kapısında zorlanmakta, bunlardan ancak yüzde 20'si yükseköğrenim şansı elde etmektedir. Eğitim sisteminde Avrupa Birliği standartlarında niteliği yükseltecek, sanayinin ihtiyaç duyduğu eleman ihtiyacını karşılayacak radikal değişikliklere gidilmesi ertelenemeyecek acil bir ihtiyaçtır.
Yüzde 60'lara varan kayıtdışı ekonomi, yıllık 1,5 milyar dolara yaklaşan kaçakçılık, kamu yatırımlarındaki azalma, özelleştirmelerde ortaya çıkan sorunlar ve sağlık sektöründeki yaşananlar köklü değişiklikleri gerekli kılmaktadır.
Ülkemiz, Dokuzuncu Kalkınma Planının uygulanacağı yedi yıllık süreçte ciddî bir yol ayrımındadır. Uluslararası piyasalarla rekabet edebilecek istikrarlı bir ekonomik yapının oluşturulması ve Avrupa Birliği standartlarının yakalanabilmesi için yatırım ortamının iyileştirilmesi, sanayi ve tarım sektörlerinin rekabet gücüne kavuşturulması, ihracata dönük bir yatırım programı ile kesintisiz büyümenin gerçekleştirilmesi, vergi adaletinin sağlanması, istihdam sorunun çözümlenmesi, gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi, finans sektörünün üretici kesimleri ve yatırımları destekleyecek niteliğe kavuşturulması, işgücü piyasalarının iyileştirilmesi ve emeğin niteliğinin artırılması, her alanda teknolojik yenilenme sağlanması için gerçekçi ve akılcı bir vizyonla yeni bir programa ihtiyaç vardır.
Değerli milletvekilleri, bu Planın tüm eksikliklerine rağmen ülkemize yararlar getirmesini diliyor, Yüce Meclisin üyelerini saygıyla selamlıyorum. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Yiğit, teşekkür ediyorum.
AK Parti Grubu adına Kocaeli Milletvekili Muzaffer Baştopçu.
Sayın Baştopçu, buyurun. (AK Parti sıralarından alkışlar)
AK PARTİ GRUBU ADINA MUZAFFER BAŞTOPÇU (Kocaeli) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 1214 sıra sayılı 2007-2013 dönemine ait olacak Dokuzuncu Kalkınma Planı görüşmeleri kapsamında, AK Parti Grubumuz adına söz almış bulunuyorum; bu vesileyle de, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; çok genel bir değerlendirme yapıp, eski beş yıllık kalkınma planlarıyla karşılaştırdığımızda, bu Planın, AK Parti Hükümetimiz tarafından, farklı bir anlayış ve yapıda hazırlandığını görüyoruz. Hepimizin bildiği gibi, bundan önceki kalkınma planları, örneğin, tarım, sanayi, sağlık, eğitim hizmetleri gibi anabaşlıklar altında uygulaması ayrıntılı bir şekilde açıklanmış, birkaç yüz sayfalık planlardı. Dokuzuncu Plana baktığımızda ise, ayrıntısı olmayan, ama, kendi içindeki tutarlılığıyla, dinamik bir yapıda, dünya gerçekleriyle örtüşmüş, kısa, öz, 100 sayfalık bir plan görüyoruz.
Bu Hükümet döneminde yapılacak işlerle ilgili olarak, temel felsefe, hep daha çok katılımın sağlandığı, demokratik, gerçekçi, toplumsal talepleri önplanda tutan, ortak akılla çözüm üreten bir yapı olmuştur. Bu nedenledir ki, Dokuzuncu Kalkınma Planı hazırlanırken, bütün kamu kurum ve kuruluşları ile özel kesim, sivil toplum örgütleri, akademisyenler, kısacası, tüm ilgililer çalışmaların içinde olmuşlar, Devlet Planlama Teşkilatımızın eşgüdümünde, 57 ihtisas komisyonunda 2 252 kişi görev yapmıştır. Bütün amaç, ülke kaynaklarını en verimli şekilde kullanarak, kalkınmanın sağlanması ve insanımızın refahının artırılması, sürdürülebilir kalkınma ve gelişmiş ülkeler düzeyine gelinmesidir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu Planın temel niteliği, istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, dünya ölçeğinde rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, Avrupa Birliğine üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye modelidir.
Dünyamızda hemen hemen bütün ülkelerin kalkınma planları vardır. Gazeteci arkadaş Karadeniz yöresinde röportajlar yaparken köyün birinde yaşlı bir nineye şöyle bir soru sormuş: "Nine, diyorlar ki: 'Karadeniz'de her evde bir Temel vardır.' Bu doğru mudur?" Nine cevap veriyor: "Tabiî doğrudur uşağım, hiç temelsiz ev olur mu?!" Evet, bütün ülkelerin bu şekilde kalkınma planları da vardır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Türkiye'deki planlı kalkınma tarihî sürecine kısaca bir göz atacak olursak, 1929 dünya büyük ekonomik krizinden sonra, gerçekçi bir yaklaşımla, genç cumhuriyetimizdeki ekonomik sorunları çözmek için, ülkemizdeki ilk sanayi ve kalkınma planı, 1933 ve 1937 yılları arasında cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk döneminde uygulanmış, çok büyük yeni kuruluşlarla, ortalama yüzde 7, yüzde 8 büyüme oranları sağlanmıştır. Ne tesadüftür ki, aynı, AK Parti Hükümetimizin son üç yılda sağladığı yüzde 7,8'lik büyüme gibi.
1963-1980 yıllarını kapsayan planlar ithal ikameli olup, bir yerde içe kapanık, "kendi tüketimimizi kendimiz üreteceğiz" temel yapısındadır.
1980 sonrası planlarda ihracata yönelik sanayileşme ana hedef olmuş.
Bugüne baktığımızda ise, bu Planda, makro dengeler gözetilerek öncelikleri belirleyen açık, şeffaf, net, sorgulanabilir, hesap sorulabilir, hem kamu hem de toplumun bütün kesimleri için hedef birlikteliğini sağlayan stratejik amaçlar belirlenmiştir.
Bu bağlamdaki gelişme eksenleri de şunlar olmaktadır: Rekabet gücünün artırılması, istihdamın artırılması, beşerî gelişme ve sosyal dayanışmanın güçlendirilmesi, bölgesel gelişmelerin sağlanımı, kamu hizmetlerinde kalitenin ve etkinliğin artırılması.
İletişimin saniyelerle sağlandığı kocaman bir köy olmuş dünyamızda para kazanmak giderek zorlaşmaktadır. Sınırların hemen hemen yok olduğu bir ortamda eğer rakiplerinizle rekabet edecek gücünüz ve üretiminiz yoksa, sizi hep zor günler bekleyecektir. Artık, rakipleriniz kendi ülkenizdekiler değil, sizin için yarışıp rekabet edeceğiniz diğer ülkelerdeki rakiplerinizdir. Kaliteli malı ucuza üretebildiğiniz sürece ayakta kalabilirsiniz. Bu iş, aynen bisiklete binip yol almaya benzer ki, bisiklette devamlı pedal basmak zorundasınızdır, pedal basmazsanız düşersiniz.
Bütün ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de istihdam ve işsizliğe çare aranmaktadır. Nüfusumuz artmaktadır. Her yıl yaklaşık 1 000 000 kişiye iş bulunmakta ve de tarımdan ayrılan nüfus iş beklemektedir. En gerçekçi yaklaşımla şu anda 10,3 olan işsizlik oranı, 2013 yılında yüzde 7,7 olacak şekilde hedeflenmiştir.
Burada hemen belirtmek isterim ki, hiçbir planda hedef yüzde 0 işsizlik olmamıştır; çünkü, bu, hiçbir zaman gerçekçi olamaz.
Eğitim ve öğretimi iyi planlayarak, her alanda ihtiyaç duyulan insangücünü hem nitel hem de nicel olarak oluşturmak zorundayız. Bu planlamalar kamu ve özel sektör işbirliğiyle sağlanacaktır. İşsizlik ve kayıtdışı ekonomi bu ülkede yaşayan hepimizin sorunudur.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; kırsal alanda tarım dışı yeni istihdam alanları oluşturmak için turizm, elsanatları, ambalaj ve paketleme, yöreye özgü ürünlerin marka haline getirilmesi, öncelikler olacaktır. Bu konudan olarak, kırsal kalkınma kurumu kurulması çalışmaları devam etmektedir.
Aktif işçi ve işgücü sağlama politikaları ile özellikle belirli meslek gruplarında nitelikli eleman yetiştirmek kentlerde sağlandığında, büyük metropollere göç ve oralarda oluşan sorunlar en aza indirgenecektir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu Planın bölgesel gelişime yaklaşımı, eskilerden farklı olarak, kalkınmanın aşağıdan yukarıya doğru oluşmasıdır. Ülke coğrafyasının tümünü kapsayacak şekilde yapılan bu değerlendirmeler, hem bölgesel gelişme ve hem de yerel kalkınmada önemli bir adım olan yöredeki halkın ve kurumların liderlik ve inisiyatiflerini ortaya çıkaracaktır.
Bu dönemde yasasını çıkardığımız yeni ve özgün kurumlar olan kalkınma ajansları, Devlet Planlama Teşkilatımız ve yerelle birlikte aktif olarak çalışacak, böylelikle, ülkemizin kalkınmasında öncü kuruluşlar olacaktır. Kalkınma ajanslarının, katılıma ve diyaloğa açık, kapsama alanındaki kamu kesimi, özel kesim ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan, bütün yerel aktörleri bir araya getiren yapısıyla, yerel düzeyde çok önemli ve başaralı bir yönetişim sergileyeceklerini ummaktayız, beklemekteyiz.
Yerel potansiyellere ivme kazandırarak, bütün yerel aktörlerin projelere katılıp sahiplenme ve uygulanma süreçlerinde birlikte olmaları bu ajanslar kanalıyla gerçekleşecektir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bilindiği gibi, geçmişte bölgesel gelişmelerdeki durağanlığın sebebi, her bölgenin kendisine özgü bir kurumsal yapısının ve özel kaynaklarının olmayışıydı. Kalkınma ajanslarıyla, bölgelerdeki kurumsal yapılar devreye girerek, özellikle az gelişmiş yörelerimizdeki uzman teknik personel yetersizliği giderilecek, çok az olan proje üretim kapasiteleri artırılacak ve bölgesel kalkınma için stratejik önceliklerde kullandırılan kaynaklar harekete geçirilecektir.
Burada sizlerle paylaşmak istediğim bir diğer önemli konu da, geçenlerde Genel Kurulumuzda kabul edilen Türkiye Yatırım Destek ve Tanıtım Ajansı Kurulması Kanun Tasarısıdır. Çok yaygın tanımıyla, küreselleşip kocaman bir köy haline gelen dünyamız ekonomisinde, artık, ülke ekonomilerinin ulusal kaynaklarını harekete geçirip özel sektör öncülüğünde sürdürülebilir büyümelerini gerçekleştirmeleri yalnız başına yeterli olmayıp, yabancı sermaye ve yatırım kaynaklarından en çok yarar sağlamayı kesin bir zorunluluk haline getirmiştir. Borç yükünü artırmadan dışkaynak sağlayıp istihdam yaratarak işsizliğe çare oluşturan, dışsatım olanağı ve vergi geliri artışı sağlayan, ileri teknoloji ve modern işletmecilik modelleri getiren yabancı yatırımların gerekli koşulları sağlayarak doğrudan cezbedilmesi, ulusal ekonomi politikalarında artık temel strateji haline gelmiştir.
Bu stratejiyi sağlamanın koşulu, belirli bir kurumsal yapı ve kapasiteyle yürütülmesi gerekli yatırım destek ve tanıtım faaliyetleridir. AK Parti Hükümetimiz, bu tasarıyla -yeni yaklaşımıyla- ülkemizde, yerli ve yabancı yatırımcılara, yatırım süreci ve yatırım sonrası gereksinim duydukları her konuda bilgilendirme, yönlendirme, destek ve yardımcı olmalarına olanak sağlayacaktır.
Ajans, idarî ve malî özerkliği olan bir yapıda hızla karar alıp hizmet sunabilen, değişen koşullara hemen uyum sağlayabilen, özel sektör anlayış ve yaklaşımıyla çalışan, Başbakanlıkla ilgili, ulusal düzeyde yatırım destek ve stratejisi belirleyip uygulayacak olan bir kamu tüzelkişiliğidir. Ajans, kalkınma ajansları ve ilgili diğer kuruluşlarla işbirliği içinde çalışacaktır. Sayın Başbakan tarafından belirlenen ve bakanlar ve özel sektör temsilcilerinden oluşan bir danışma kurulu ajansın omurgası olup, yatırım destek ve tanıtım stratejisi konusunda öneriler geliştirip, gerçekleştirilecek faaliyetlerle ilgili tavsiyeler bu kurul kanalıyla sağlanacaktır. Ülkemizde yatırım destek ve tanıtım faaliyetleri ile rekabet üzerindeki kurumsal kapasite boşluğu bu tasarıyla doldurulmuş olacaktır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 3 Ekim 2005 tarihinde başlayan Avrupa Birliği tam üyelik müzakereleriyle ülkemizde yeni bir dönem başlamıştır. Bu süreç içinde ülkemizin ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal yaşamında yeni gelişim ve dönüşümler yaşanırken; daha çok demokratikleşme, daha çok yerelleşmeyle, çağdaş norm ve standartlara ulaşılarak, halkımızın yaşam kalitesi yükseltilecektir.
Hukuk devleti, demokrasi, insan hakları, sağlık, eğitim, sosyal güvenceler, tüketici hakları, çevrenin korunması ve kurumlarda yeniden yapılanma ve iyileştirmeler, toplam bir kalite anlayışı içinde insanımıza sunulacaktır. Bu süreç, toplumsal bazlı, şeffaf, katılımcı ve mutabakatları sağlanmış bir anlayışla gerçekleştirilecektir.
Bu Plan döneminde, büyüme ve gayri safî yurtiçi hâsılanın, her ikisinin de yüzde 7 oranında artması beklenmektedir. Yine, bu Plan döneminde, sabit sermaye yatırımlarının, kamuda yüzde 9,4, özel sektörde ise, yüzde 8,1 oranında artacağı tahmin edilmektedir.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; bu Planın en önemli enstrümanlarından biri, plan izleme ve yönlendirme komitesidir. Bu komite, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Başkanlığında, ilgili bakanlıkların üst düzey yöneticilerinden oluşacaktır. Yılda en az bir kez toplanacak olan bu komite, Plan uygulamalarını değerlendirip, hedeflere ilişkin gelişmeleri izleyecek, programlama ve bütçelemelere yön verecek ve yıllık ilerleme raporlarını hazırlayarak Bakanlar Kuruluna sunacaktır. Devlet Planlama Müsteşarlığı eşgüdümünde kurumlararası her türlü işbirliği sağlanacaktır.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Değerli Devlet Bakanımızın çok özel bir şekilde açıkladığı ve ayrıntılara girerek açıkladığı Plan konusunda ben bu kadar konuşmak istiyorum ve sizlerle bu konuları anabaşlıklar halinde paylaşmış oldum. Konuşmamı burada tamamlamak isterken; Dokuzuncu Kalkınma Planımızın hazırlanmasında, başta Devlet Bakanlığımız ve Devlet Planlama Teşkilatımız olmak üzere, emeği geçip, katkısı olan herkese teşekkür ediyoruz. Bu Planın, ülkemizin aydınlık yarınlarına bir ışık olarak gerçekleşmesini, ülkemize, insanımıza ve hepimize hayırlı, bereketli olmasını diliyor, hepinize saygılar sunuyorum. (AK Parti sıralarından "Bravo" sesleri, alkışlar)
BAŞKAN - Sayın Baştopçu, teşekkür ediyorum.
HALİL TİRYAKİ (Kırıkkale) - Niye bu kadar çok alkışladınız, ne oldu?!
BAŞKAN - Evet, Sayın Baştopçu az zamanda çok şeyler söylediği için bu kadarla iktifa etti Sayın Tiryaki.
HALİL TİRYAKİ (Kırıkkale) - Yok, bir şey demiyorum Başkan.
BAŞKAN - Şahsı adına, Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan.
Buyurun Sayın Kandoğan.
HALİL TİRYAKİ (Kırıkkale) - Ben de buna alkış yaparım; gel koçum!
BAŞKAN - Sayın Kandoğan, size de eksürenizi orantılı olarak verdim.
Buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Denizli) - Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sizleri, saygıyla selamlıyorum.
Bugün, 2013 yılına kadar hedeflerimizi gösteren, ülkemiz için son derece önemli olan bir planı görüşüyoruz; ancak, sözlerime başlamadan önce, Türkiye için son derece anlamlı ve önemli olan bir planı görüşürken, şöyle, Meclis sıralarına bir bakıyorum. 2013 yılına kadar Türkiye'nin hangi noktalara geleceğini gösterecek olan ve hepimizin heyecan duyması gereken, üzerinde görüşlerimizi açıklamamız gereken, tartışmamız gereken bir planla ilgili görüşmelerde, 30 kişiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisinde bunu görüşüyoruz.
Şimdi, ben, 30 milletvekilinin burada olmasından şunu anlıyorum: Milletvekillerimiz de, bu Plana ciddî manada yaklaşmamışlar, bakmıyorlar. Bu Planı, kâğıt üzerinde kalacak olan, uygulanma imkânı ve şansı olmayan bir plan olarak görüyorlar ki, Meclis salonunda değil, dışarıda, kulislerde vakit geçiriyorlar. Halbuki, bu Planı, burada, Meclis sıralarındaki milletvekillerimizin büyük bir heyecanla, büyük bir mutlulukla, 2013 yılında Türkiye'nin hangi noktalara geleceğini merakla bekleyen bir anlayış içerisinde olmaları gerekirken, şu Meclisin sıraları beni son derece müteessir etmiştir. Herhalde, Sayın Bakanımızın da benimle beraber aynı düşünceler içerisinde olduğunu tahmin ediyorum.
Değerli milletvekilleri, bir kere, bu Planın ciddî olmadığının en önemli işareti, Sayın Başbakanın bu Plana müdahale etmesinden kaynaklanmaktadır. Şimdi, bakıyoruz, hedef, 2013 yılında kişi başına düşen gelirin 8 700 dolar olarak ortaya konulduğu bir plandan Sayın Başbakanın müdahalesiyle, bu rakam 10 099 dolara çıkarılmış! Keşke, Sayın Başbakanımızın talimatı 15 000 dolar olsaydı! Ne kadar da güzel olurdu; kâğıda da, buraya da yazardık, 15 000 dolar 2013 yılı sonundaki hedefimiz, bütün millet de mutlu olurdu, memnun olurdu.
Ancak, ben, bu 8 700 dolardan 10 000 dolara çıkarılırken Sayın Başbakanın hangi gerekçelerle, hangi rakamlarla, hangi verilerle bunu yaptığını merak ediyorum. Ben, Sayın Bakanımızın, Sayın Abdüllatif Şener'in böyle bir yaklaşıma da nasıl anlayışlı davrandığını da merak ediyorum. Sayın Abdüllatif Şener gibi bir bakanımızın, en azından, bu noktada ciddî bir karşı koyma içerisinde olması lazım gelirdi.
Şimdi, son iki aydır, Türkiye'de, özellikle, döviz ve faizdeki yaşanan gelişmelerden sonra bu Planın, bence, hiçbir anlam ve önemi kalmamıştır, hiçbir anlam ve önemi kalmamıştır. Niye; çünkü, bu Plan hazırlanırken, mayıs ve haziran aylarında Türkiye'de olabilecek gelişmeleri dahi değerlendiremeyen, öngöremeyen bir iktidarın 2013 yılı sonuna kadarki hedefleri, planları öngörmesinin mümkün olmadığı inancındayım. O nedenle, benim, özellikle bir tavsiyem var: Ne olur, bu Planının, son bir buçuk aydaki gelişmeler de göz önüne alınarak yeniden değerlendirilmesi lazım geldiği inancındayım. Bunu nereden söylüyorum, bunu şunun için söylüyorum: 2013 yılı sonunda cari fiyatlarla, cari rakamlarla 1 ABD Doları 1,45 seviyesinde, cari fiyatlarla.
Şimdi, değerli milletvekilleri, 2006 yılının haziran ayında, dolar fiyatının bu rakamlarda olduğu bir ülkede, 2013 yılı hedeflerinizi, siz, böyle koyarsanız yanlış yaparsınız. Niçin yanlış yaparsınız, anlatayım.
Şimdi, bu Planın içerisine, bu Planda, enflasyon oranının 2013 yılına kadar yüzde 25'ler seviyesinde olacağı söyleniyor. Yani, 2013 yılı sonuna kadarki ortalama enflasyonu toplarsak yüzde 25'ler seviyesinde olacak.
Bir de 2006 yılındaki, bu seneki enflasyon, gerçekleşecek rakama da bakacak olursak, aşağı yukarı, Türkiye'deki enflasyon, bunlar gerçekleşirse, bu Plandaki gibi olursa yüzde 35. Peki, şimdi, ben buradan soruyorum: 2013 yılı sonuna kadar yüzde 35 oranında enflasyon rakamı ortaya koyan bir plan ve bunun neticesinde, cari fiyatlarla 1,45'ler seviyesindeki bir dolar kurunun gerçekçi olacağını söyleyen bir Allah'ın kulu çıkabilir mi; mümkün değil!.. Yani, o zaman şöyle bir durum ortaya çıkıyor, onu da hemen söyleyeyim: O zaman, çok aşırı bir değerlenmiş bir Türk parası olacak karşımızda yine, çok aşırı değerlenmiş bir YTL olacak.
Peki, çok aşırı değerlenmiş bir YTL'nin Türkiye'deki ekonomiye etkisi nasıl olacak; şimdi onu da tartışalım: Çok aşırı değerlenmiş Türk parasının neticesinde, Türkiye'deki ihracatta ciddî sıkıntılar olacak. Bunun karşılığında da, ithalatta, şimdi olduğu gibi, bu dönemde olduğu gibi, bir ithalat cenneti olan bir ülke konumunda olacağız. Şimdi, Türkiye'deki sıkıntıların, birbuçuk aydan beri ortaya çıkan gelişmelerin altında yatan sebeplerin başında, Türk parasının aşırı değerlenmiş olması yatmıyor muydu; elbette, aşırı değerlenmiş olması yatıyordu. İhracat ile ithalat arasındaki makasın açılmasının altındaki yatan sebep neydi; aşırı değerlenmiş Türk parasından dolayı, ihracatçıların ihracat yapmakta sıkıntı çekmeleri, ithalatçıların da, ithalat ürünlerinin son derece ucuz olmasından dolayı, Türkiye'nin bir ithalat cenneti olmasıydı. Şimdi, ters taraftan ele alacak olursak, böyle bir ortamda hedefiniz, 2013 yılı sonunda, cari açığı da yüzde 3'ler seviyesine indireceğinizi söylüyorsunuz. Şimdi, bu ne yaman bir çelişkidir!.. Bunu, nasıl açıklayabilirsiniz, nasıl izah edebilirsiniz?! Bir tarafta aşırı değerlenmiş YTL, diğer tarafta, cari açığın yüzde 3'ler seviyesine getirilmesi, ihracat ile ithalat arasındaki makasın kapanması!.. Sadece bu noktadan ele alacak olursak, ben iddia ediyorum ki, bu Plan, sadece kâğıt üzerinde kalacak olan bir plandır, uygulanma şansı olmayan bir plandır. Buradaki rakamların hiçbiri gerçekçi rakamlar değildir.
Şimdi, bir rakam daha vereceğim: İşsizlikle ilgili rakamların 2013 yılı sonunda yüzde 7,7'ye düşeceğini söylüyorsunuz. Bu, sizin Planınızdaki rakamlar; 7,7. Şimdi, ben buradan soruyorum; üçbuçuk yıllık AK Parti İktidarı döneminde, ortalama büyüme yüzde 7,5.
MEHMET CEYLAN (Karabük) - Yüzde 7,8.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) - 7,5 ortalamanız. Ortalamanız 7,5; hesaplayın. Üç senenin ortalamasını yapın 7,5.
Plandaki hedefiniz, ortalama büyüme yüzde 7. Şimdi, ben soruyorum: Üçbuçuk yıllık ortalama büyüme yüzde 7,5 olan bir Türkiye'de işsizlik sorununu çözememişken… Çözemediniz. Devraldığınız dönemdeki, 2002'deki işsizlik oranı 10,3. Şimdi gelinen noktadaki işsizlik oranı, üçbuçuk yıllık yüzde 7,5 büyüme oranının olduğu Türkiye'de daha yukarıda. 2006 yılı hedefiniz -bakın, onu da söylüyorum- yüzde 10,4. Yani, bu sene eğer gerçekleştirebilirseniz, devraldığınız 2002'deki, o kriz ortamından sonraki yıldaki işsizlik oranından daha yüksek bir işsizlik rakamını biz gerçekleştireceğiz diyorsunuz, onun altına ineceğinizi söylemiyorsunuz.
Şimdi, ben, size soruyorum: Yüzde 7,5 kalkınma hızıyla, işsizliği aldığınız noktanın üzerine çıkardığınız bir dönemde, işsizlik rakamları böyleyse, yüzde 7 kalkınma hızının olacağı ülkemizde dönem sonunda işsizlik rakamlarını yüzde 7,7'ye nasıl indiriyorsunuz?! Nasıl inecek bu rakam yüzde 7,7'ye?! Gelin, değerli milletvekilleri, bunu, burada izah edin. Edemezsiniz, edemeyeceğiniz de ortada; çünkü, rakamlar ortada. Siz yazmışsınız "yılda 985 000 kişi iş sahasına katılıyor" diye siz yazmışsınız buraya. Şimdi, yüzde 7 büyümeyle de bunu eritmeniz mümkün değil. Eritmeniz mümkün olmadığına göre, yazmış olduğunuz -sadece iki rakamdan bahsediyorum, daha o kadar çok söylenecek söz var ki, diğer konuşma haklarımda bunu dile getirmeye çalışacağım- bu iki rakamda bile…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Sayın Kandoğan, konuşmanızı tamamlayınız lütfen.
Buyurun.
ÜMMET KANDOĞAN (Devamla) - Sadece bu iki rakamın bile gerçekleşme şansının hiç olmadığı, tamamen afakî rakamlar olduğu ve bunları, uygulayacağınızı söylediğiniz bu ekonomik politikalarla gerçekleştirmenizin mümkün olamayacağını ifade etmek istiyorum.
Şimdi, Sayın Başbakan 10 100 dolara çıkarmış. Bunun hesaplaması son derece kolay. Enflasyonu hesaplarsınız, dolar kurunu hesaplarsınız, millî geliri hesaplarsınız, kişi başına, vatandaşa bölersiniz; ortaya çıkan rakam, sizin 10 100 rakamı olmayacağı, yine çok açık bir şekilde karşımızda duruyor değerli milletvekilleri.
Onun için, önemli olan, değerli milletvekilleri, kâğıt üzerine bir şeyler yazmak, çizmek değil; bunun sağlıklı olması, gerçekleştirilebilmiş olması, doğru olması son derece önemli.
Ben, konuşmamın diğer bölümlerinde Planla ilgili görüşlerimi açıklamaya devam edeceğim.
Hepinize teşekkür ediyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
Şahsı adına, Hatay Milletvekili Mehmet Eraslan.
Buyurun Sayın Eraslan.
MEHMET ERASLAN (Hatay) - Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; öncelikle sizleri saygıyla selamlıyorum.
Gerçekten önemli bir Kalkınma Planını veya kalkınmaya ulaşma çabası içerisinde olan bir Planı görüşmeye başladık. Ben, ülkemize, milletimize hayırlı olsun diyorum, hayırlara vesile olmasını öncelikle temenni ediyorum.
Tabiî ki demokratik ülkeler, gelişmiş ülkeler, liberal serbest ekonomiye sahip ülkeler geleceklerini planlarlar, kalkınmalarını, sağlıklarını, eğitimlerini, ekonomilerini, büyümelerini, yatırımlarını bir plan dahilinde yürütürler ve bu planları yaparken, gerçekten, hem mevcutta var olan sorunları tespit hem de bu sorunların ileriki aşamada çözümüne ilişkin birtakım önerilerle beraber, hangi amaç ve hangi araçlarla, amaca hangi araçlarla gideceğini de belirleyerek planlar hazırlarlar ve biz bugün, 2013 yılına kadar bir kalkınma planı uygulanacak ve bunun görüşmelerini yapıyoruz.
Değerli milletvekilleri, toplumumuzun sektörel sorunlarını biliyoruz. Yani, bu ülkede müreffeh yaşayan insanlar da var, belki sorunu az olan insanlar da var, zengin olan, sermayesi olan insanlar da var, işadamları da var, yatırımcı da var, ihracatçı da var; ama, önemli olan, bu mutlu kesimin, ekonomik sorun yaşamayan veya kaynak sorunu yaşamayan bu kesimin toplam nüfus içerisindeki payının ne olduğudur aslolan, önemli olan; ama, biz, şimdi, kalkıp, bu kesim toplumun yüzde 90'ını oluşturuyor dersek, büyük bir haksızlık yaparız; ama, bu kesim toplumun yüzde 3'ünü veya yüzde 5'ini oluşturuyor; fakat, toplumun yüzde 95'inin kendi alanlarında, kendi bulundukları ortamda, sektörel bazda sorunları vardır ve bu sorunlar çözüm bulamamıştır, çözümle buluşamamıştır dersek, daha ciddî bir siyasî yaklaşım, daha ciddî bir siyasî anlayış sergilemiş oluruz diye düşünüyorum.
Biz, kalkınma planlarımızı yaparken, bir defa, sektörel bazda her bir sorunu reel olarak, ciddî olarak, yani, ayakları yere basık bir yaklaşım tarzı, objektif bir yaklaşım tarzıyla belirleyip, bu çözümlerin, bu sorunların çözümüne ilişkin yolumuzu, kalkınma planımızı yaparken, hedeflerimizi koyarken amaca ulaşmanın parametrelerini, amaca ulaşmanın dikilitaşlarını da objektif yapmak durumundayız. Aksi takdirde, yapacağımız Kalkınma Planı, gerçeği, tabanda, arazide gerçeği yansıtmayacağı gibi, Türkiye'yi ve kendileri için yapmış olduğumuz bu kalkınma planı, millet adına yapmış olduğumuz, ülke adına, Türkiye adına yapmış olduğumuz bu Kalkınma Planı 2013'e kadar hiç kimseyi, aksi takdirde, taşıyamayacaktır.
Şimdi, mevcut ekonomik durum belli. Bakıyoruz -2001 yılı ile 2005 yılı sonunu kıyaslayacağım- 2001 yılı sonunda ekonomimizin dışticaret açığı 10 milyar dolar. Bugün gelmişiz 2005 yılının sonuna. Bu, yazılı soru önergesidir, yazılı soru önergesinin cevabıdır bu. Sayın Bakanımız demiş ki bize: "Şu an, 2005 yılı sonu itibariyle 42,9 milyar dolar ve yüzde 300'lük bir artış, dışticaret açığında, söz konusudur." Evet, ithalat artmış mıdır; ithalat artmıştır; ama, ihracat, ithalatın çok çok üzerinde arttığı için bir dışticaret açığı söz konusudur. Cari açığa bakıyoruz; 2002 yılında, seçim yılında… Hatta, 2001 ekonomik krizi yaşanmıştır. 2000'de bile 9,8 milyar dolar, 2001 ekonomik krizinin yaşandığı yılda 3,4 fazla ve 2002'de ise 1,5 milyar dolar açık söz konusu idi. 2005 yılı sonu itibariyle bakıyoruz; 23 milyar dolar, Türkiye'nin, Türk ekonomisinin cari açık, maalesef, bu rakamlara gelmiştir. Dolayısıyla, mevcut bu dışticaret açığı ve cari açığı, aslında, bizlere ekonomik olarak birçok şeyi göstermektedir. Hem Plan içerisindeki hedeflerin… Yani, bir defa, bunu rehabilite etmek lazım. Yani, dışticaret açığının ve cari açığın makul seviyelere çekilerek rehabilite edilmesi gerekir ki, biz, Planda zikredilen büyüme hızının yüzde 7 küsur olduğunu hedeflemişiz; bunu tutturalım. Kişi başına millî gelirin, işte, 10 000 küsur dolar olduğunu hedeflemişiz; bunu tutturabilelim. İşte, cari açık dengesinin düşeceğini, 3-4 milyar dolar düzeylerine ineceğini ve işsizlik oranının da yüzde 7, yüzde 8'ler dolaylarına ineceğini, hedefini ancak bu şekilde tutturalım.
Şimdi, ülkede girdi maliyetlerinin yüksekliği… Bakın, vergi oranlarının yüksekliği, akaryakıt fiyatlarının yüksekliği, dolayısıyla, sevkıyat maliyetlerinin yüksekliği, işverenin işçiye ödemiş olduğu SSK primlerinin aynı zamanda gerçekten yüksekliği… Asgarî ücret 380 000 000; işverenin işçiye ödediği stopajla beraber SSK primi neredeyse asgarî ücret kadar; 300 000 000… Enerji fiyatları Avrupa Birliği ülkelerinde 3 sentken, 4 sentken, Türkiye'de 9 sent, 10 sente sanayicimiz, tarım sektörümüz, maalesef, pahalıya enerji kullanmak durumunda kalıyor. Şimdi, bu girdi maliyetlerinin bu şekilde kalması, peki, KOBİ'lerimizi, sanayicilerimizi, yatırımcılarımızı acaba dünya piyasasına nasıl taşıyacak?. Dünya piyasasında KOBİ'lerimizin, yatırımcılarımızın, sanayicilerimizin kendilerini var etmesi, global piyasalarda rekabet etmesini nasıl sağlayacak ve biz, destekleri, sübvansiyonları, devlet eliyle katkıyı da ciddî manada azaltmış durumdayız; kamu yatırımlarını azalttığımız gibi, tarım sektörüne yapmış olduğumuz sübvansiyonlar, destekler daha önceki yıllara göre çok çok azaldığı gibi. Mesela, 6-7 milyar dolar düzeyindeyken tarım sektörüne verilen destekler 1997 yılında, 54 üncü Hükümet döneminde, bakıyoruz, tarım sektörüne verilen destek, toplam tarım sektörüne verilen destek 2-2,5 milyar dolar düzeyine düşürülmüştür.
Bu teşviklerin, kaynak aktarımlarının her geçen gün düştüğünü ve artık bunun çekilmez bir hal olduğunu göstermektedir. KOBİ'lerimiz, yatırımcımız, ihracatçımız da bu noktada destek görmeyeceği için, bu büyümenin nasıl yakalanacağını anlamak mümkün değil. Yüzde 7,7 büyüme hızını neyle yakalayacağız; yani, hangi sanayiciyle, hangi tekstilciyle, hangi yatırımcıyla, hangi ihracatçıyla, hangi sermayeyle, dünya piyasasıyla yarışabilen ve o performansı gösterebilecek olan kimle yakalayacağız?
Dolayısıyla, yatırım, üretim ve ihracat ekonomisinin güçlenmesi gerekir ki, istihdam sorunu ortadan kalksın. İstihdama bakıyoruz, şimdi, işsizlik, mesela, yüzde 12 dolaylarına gelmiş; fakat, Planda yüzde 7, yüzde 8 seviyesine işsizlik oranının düşürüleceği söz konusu. Peki, bu istihdamı nasıl sağlayacağız; yani, önce bir siyasî irade olarak, iktidar olarak, önce bir teşviklerimizi, kaynak aktarımımızı, sübvansiyonlarımızı bir verelim, ondan sonra girdi maliyetlerini düşürelim, kendi esnaf ve sanatkârımızı, KOBİ'lerimizi, sanayici, yatırımcı, işadamımızı, ihracatçımızı…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN - Lütfen konuşmanızı tamamlayın Sayın Eraslan.
Buyurun.
MEHMET ERASLAN (Devamla) - …dünya piyasasında var edelim, ondan sonra gelelim diyelim ki, bizim almış olduğumuz bu tedbirlerle… Çünkü, amacımız belli, biz amaçlarımızı biliyoruz, o amaçlara doğru yürüyoruz, yürüyeceğiz; ama, bu amaçlara giderken hangi araçları kullanacağımızı bilmiyoruz, hangi kaynakları kullanacağımızı bilmiyoruz ve ne kadar kaynak kullanacağımızı, ne kadar kaynak aktaracağımızı bilmiyoruz. Bir yola çıkmışız, 2013 yılının sonunda işsizlik bu olacak, cari açık bu olacak, istihdam bu olacak, büyüme bu olacak demişiz. Bunun reel olmadığını, reel olmayacağını… Ayrıca, yeniden amaçları belirlerken, araçlarının ve kaynaklarının da beraberinde belirlenmesi gerektiğini ifade ediyorum. Az sonraki konuşmalarımda katkılarıma devam edeceğimi sunuyorum; sizleri saygıyla, muhabbetle selamlıyorum.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN - Teşekkür ederim.
Sayın milletvekilleri, Planın birinci bBölümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Şimdi, ikinci bölümün görüşmelerine başlıyoruz.
Planın ikinci bölümü, Plan Öncesi Dönemde Türkiye'de Ekonomik ve Sosyal Gelişmeler ile Plan Dönemi Hedef ve Tahminleri kısımlarını içermektedir.
Konuşma süreleri birinci bölümde olduğu gibi, siyasî parti grupları, Komisyon ve Hükümet için 30'ar dakika, şahıslar için 10'ar dakikadır. Siyasî parti gruplarının süreleri birden fazla konuşmacı tarafından kullanılabilir.
Planın ikinci bölümü üzerinde, siyasî parti grupları adına söz alan üyeler: Anavatan Grubu adına, Sayın Muzaffer Kurtulmuşoğlu, Sayın Hasan Özyer, Ankara ve Muğla Milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, Tekirdağ Milletvekili Enis Tütüncü; AK Parti Grubu adına, Karabük Milletvekili Mehmet Ceylan. Şahısları adına, Ümmet Kandoğan, Mehmet Eraslan, Faruk Koca ve Cemal Uysal.
İlk söz, Anavatan Grubu adına, Muzaffer Kurtulmuşoğlu, Ankara Milletvekili. (Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
Sayın Kurtulmuşoğlu, süreyi eşit kullanacaksınız?..
MUZAFFER R. KURTULMUŞOĞLU (Ankara) - Evet.
BAŞKAN - Evet, 15'er dakika.
Bir önceki bölümde Sayın Bakan konuşmasını tamamlayamadığı için arkadaşlarımıza peşin uzatma sürelerini vermiştim. Bu bölümde, konuşma sürelerine ilaveten, sadece teşekkür etmek için, 1 dakikalık ek süre verilecektir. Bilgilerinize arz ederim.
Buyurun Sayın Kurtulmuşoğlu.
ANAVATAN PARTİSİ GRUBU ADINA MUZAFFER R. KURTULMUŞOĞLU (Ankara) - Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Dokuzuncu Kalkınma Planının ikinci bölümü üzerine, Anavatan Grubu adına söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlamadan önce Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; Dokuzuncu Kalkınma Planı, önümüze bir yıl gecikmeli olarak gelmiştir. Aynı gecikmeler, geçmişte Dört, Beş ve Yedinci Kalkınma Planlarında da bir yıl gecikmeyle gelmişti. Bu tür gecikmeler, sosyoekonomik istikrarsızlıkların olduğu dönemlerde gerçekleşmiştir. Bugünlerde AB'ye uyum sürecinde belirsizliklerin yaşandığı bir ortam yaşamaktayız. Bu gecikme de bu belirsizliğin kanıtıdır.
Sayın milletvekilleri, Dokuzuncu Kalkınma Planı, birçok yenilik içermektedir. İlk defa bir kalkınma planı beş yıl olarak değil de, yedi yıl olarak hazırlanıyor. Ayrıca, bu Plan, AB'nin 2007-2013 bütçe dönemine denk getirildiği için, müzakereler sürecinde AB tarafından aday ülkelere verilmesi öngörülen fonlardan yararlanılması planlanıyor. Yani, biz bu Planla 2014 yılında AB'ye tam üye olacağız.
Bu yeniliklerin yanında, planda çok büyük hedefler ortaya konmaktadır. Mesela, doların 2009 yılında 1,478 YTL olacağını öngörüyor. Bu plan yazılırken dolar 1,300 YTL civarındaydı, şimdi ise, Merkez Bankasının da müdahalesiyle, 1,650 YTL'ye indirilmiştir. Bu plan, öngörüleni karşılamamaktadır.
Bunun yanında, plana göre, 2015 yılında kişi başına düşen gelirin 10 000 doların üzerinde olacağı vurgulanmıştır. Hükümet, şu anda bu miktarın 5 040 dolar olduğunu söylüyor. Bu hesap, dolar kuru 1,300 YTL'den hesaplandığında doğrudur. Doların bugünkü fiyatıyla, kişi başına düşen gelir 3 900 dolar civarındadır. Bu Planın nasıl tutacağını merak ediyorum. Üstelik, Dünya Bankası, 2006 yılında açıkladığı bir raporda, Türkiye tüm reformları yerine getirdiğinde bu miktarın 6 000 dolar olabileceğini belirtmiştir.
Sayın milletvekilleri, bu Plan, tarımsal işletmelerde ölçek büyüklüğünün artırılması ile modern tarım işletmeciliğinin yaygınlaştırılmasını amaçlıyor. Bunun için gerekli desteklemelerin, çevre ve kırsal alanda gelir getirici faaliyetlerin yapılacağı belirtiliyor. Bu amaç çok güzel; fakat, yaptıklarınız, yapacaklarınızın teminatıdır. Bir tarım ülkesi olan Türkiye'de, ne yazık ki, tarımın durumu içler acısıdır. Tarımda istihdam gün geçtikçe azalmaktadır. Üretim kalitesi düşmekte; destekler hem eşit hem de etkili biçimde dağıtılamıyor. Milletin efendisi olan çiftçiye yeterince değer verilmedi, onlar kovuldu, hor görüldü. Umarım, bu Planda geçen sözler tutulur ve tarım sahip olduğu gerçek yere ulaşır.
Sayın milletvekilleri, bu Planın sözde güzel yanlarından biri de, demiryollarının önplana çıkarılması amacıdır; fakat, özel sektörün demiryolu sektörüne girmesinin sağlanmasının ayrıntılarından şüphelerim vardır. Büyük stratejik önem içeren demiryollarının hangi şartlarla özelleştirileceğinin şartlara bağlanması çok önemlidir. Kamu kesiminin yetkilerini sadece hat yapımıyla sınırlandırmak, demiryollarımızı çok ileriye götürecek bir düzenleme değildir. Ayrıca, özellikle demiryollarının karayollarıyla rekabet edebilecek hale getirilmesi için verilecek teşviklerin ve yatırımların çok yerinde kullanılması gerekmektedir. Bu Planı yapan Hükümet, iktidara gelir gelmez ülkemizin her yanında duble yol yapacaklarını söyledi, buna da başladı. Bu 15 000 kilometre duble yol için kullanılmakta olan kaynakla, 33 000 kilometre çift hatlı demiryolu yapabilme alternatifini elimizden kaçırdık. Şimdi de diyorsunuz ki: "Biz demiryolu yapacağız." Yaptıklarınızla planladıklarınız hiç de uyuşmuyor. Bu Planı iktidara geldiğiniz zaman akıl etseydiniz, kazanacaklarınız çok daha fazla olacaktı.
Sayın milletvekilleri, cumhuriyet tarihinden bu yana demiryolları yeterince rehabilite edilememiştir. Avrupa'yla ve diğer taşımacılık modelleriyle rekabet edecek düzeyde değildir. Demiryollarının raya bağlı olması ve iklim koşullarından -kar, don, sis, yağmur vesaire- karayoluna göre daha az etkilenmesi, güvenliği, konfor ve rahatlığı artırmaktadır. Ulaştırma sistemlerinde ölüm riski 1 milyar yolcu/kilometre başına demiryollarında 17 iken, karayollarında 140; yaralanma riski demiryollarında 41 iken, karayollarında 8 500'le 10 000 kişidir. Durum böyleyken, kazaların topluma maliyetini dikkate almayan bir ulaşım sistemi tercihi nedeniyle ülkemizde hâlâ karayollarında ısrar edilip demiryollarının ihmal edilmesi eğiliminden vazgeçilmelidir. Çift hatlı, elektrikli ve sinyalli 1 kilometrelik demiryolunun maliyeti düz arazide 1,4, engebeli arazide 3 ve çok engebeli arazide ise 4,2 milyon dolardır. Buna karşın, 1 kilometrelik otoyolun maliyeti düz arazide 6 000 000, engebeli arazide 12 000 000 doları buluyor. Buradan çıkan sonuç, karayolu demiryoluna göre 4 kat daha pahalı olmaktadır.
1980'lerden bu yana Türkiye karayollarına yaklaşık 30 katrilyon lira para harcandı. Bu parayla 12 500 kilometre demiryolu yapılabilirdi.
Petrol bağımlı bir ülke olarak her yıl milyonlarca doları karayollarında heba ederken, enerji tüketimi karayolunun dörtte 1'i olan demiryollarını ihmal ediyoruz. Karayolları, ulaşım yatırımları için ayrılan payın yüzde 72'sini alırken, buna karşın demiryolunun payı sadece yüzde 7'dir. Çoğu cumhuriyet döneminden kalma 10 900 kilometre demiryolu uzunluğuyla dünyada 23 üncü sıradayız. Amerika 195 000 kilometreyle 1 inci sırada yer alıyor; bu ülkeyi 87 000 kilometreyle Rusya, 71 000 kilometreyle Çin, 63 000 kilometreyle Hindistan, 49 000 kilometreyle Kanada, 46 000 kilometreyle Fransa ve 45 000 kilometreyle de Türkiye'nin yarısından az yüzölçümüne sahip olan Almanya takip ediyor.
Türkiye'nin, boyutlarına ve koşullarına yakın gelişmiş ülkeler olan Fransa ve Almanya'yı yakalaması için demiryolu uzunluğunun 5 katına çıkarılması gerekiyor.
Sonuç olarak, Türkiye'nin demiryolu uzunluğu AB ülkelerinin ortalama 5-6 kat altında kalıyor. AB ülkelerinde 10 000 kişiye düşen demiryolu uzunluğu ortalama 5,1 kilometre iken, bu oran Türkiye'de sadece 1,4 kilometrede kalıyor. Bu yüzden demiryollarının ülkemizin ilerlemesi için daha modern ve daha kapsamlı bir hale getirilmesi şarttır. Bunu yapan her kim olursa olsun, o hükümete teşekkür edeceğim, yeter ki demiryoluna önem versin. Bunu istiyorum.
Sevgili arkadaşlarım, demiryoluyla karayolu arasındaki farkımıza bir bakalım. Ülkemizde şu anda 3 500 ton üzerinde ticarî kamyon sayısı 677 000, 3 500 tonun altındaki; yani, 3 500 tonun altındaki ticarî kamyon sayısı yaklaşık olarak 1 200 000, otobüs sayısı ise yaklaşık olarak 158 000, otomobil sayısı ise 5 518 000'dir.
Sevgili arkadaşlarım, bunları topladığınızda Avrupa Birliği ülkelerinde bulunan kamyon sayısı kadar Türkiye'de kamyon var. Türkiye'de petrole harcanan para yılda 8 milyar dolar. Şimdi, dışa bağımlı olan bir ülkemiz göz önünde tutulursa, eğer demiryollarına -cumhuriyet devrinden beri, Atatürk zamanından beri 4 000 kilometre filan yol yapılmış- harcasaydık bu enerjimizin çoğunu, bugün bu kadar dışa bağımlı olan ülkemizde petrol harcaması olmayacaktı. Bunun yanı sıra, sadece petrol harcaması değil, karayollarındaki o kamyonların, otobüslerin yollarda yaptığı tahribat, onun yanı sıra orada ölen insanların can, mal kaybını bir hesapladığınızda Türkiye çok şey kaybetmiş durumdadır.
Sevgili arkadaşlarım, bu programın öyle veya böyle yapılması… Tabiî ki lazımdı plan; ama, planı yaparken… Sadece bugünkü İktidarı suçlamakla da geçirmiyorum bu demiryollarında, geçmiş iktidarlar da bu demiryollarına neden önem vermedi hiç bunu anlamış değilim. Hadi onlar yapmadı, siz olsun niye yapmadınız üçbuçuk senedir?
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
38 konuşma daha · 28 Haziran 2006