Uyuşmazlık mahkemesinin kuruluş ve işleyişi hakkında kanun ile hakimler ve savcılar yüksek kurulu kanununda değişiklik yapılması hakkında kanun tasarısı (s.s.:225)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 134. Birleşim · 2. yasama yılı · 23 Temmuz 2008 · 979 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sevahir Bayındır, 23 Temmuz 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 134. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: UYUŞMAZLIK MAHKEMESİNİN KURULUŞ VE İŞLEYİŞİ HAKKINDA KANUN İLE HAKİMLER VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN TASARISI (S.S.:225)); konuşma 979 kelime.
Sevahir Bayındır (Şırnak). “Uyuşmazlık mahkemesinin kuruluş ve işleyişi hakkında kanun ile hakimler ve savcılar yüksek kurulu kanununda değişiklik yapılması hakkında kanun tasarısı (s.s.:225)”. TBMM Genel Kurulu, 134. Birleşim tutanağı, 23 Temmuz 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sevahir-bayindir-23-2008-07-23-uyusmazlik-mahkemesinin-kurulus-ve-isleyisi-hakkinda-kanun-ile-hakimle (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
SEVAHİR BAYINDIR (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşülmekte olan yasa değişikliği hakkındaki tasarının 3’üncü maddesine ilişkin Grubum DTP adına söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Yasa tasarısının adı Uyuşmazlık Mahkemesinde kimi değişikliklerin yapılmasıdır yani Mahkemenin işleyişinin uyumlu, ahenkli hâle getirilmesidir. Ben, bu yasanın bu felsefesine dayanarak şu bağlantıları kurmak istiyorum ve düşüncelerimi sizinle paylaşmak istiyorum: İnsanlık tarihi, hep insan ilişkilerini uyumlu hâle getirmek, suçu, cezayı kovuşturmak, soruşturmak, yargılamak, ödüllendirmek üzerine bir arayışla süregelmiştir ve duraksamadan da devam etmektedir. Ama bu devamlılık kimi zaman gerçekten doğa kanunları, insanın yaradılış kanunlarına uyumlu hâlde bir mücadeleyi içerirken, genelde de az gelişmiş ülkelerde, demokrasiden nasibini almamış ülkelerde, çoğulcu bir sistemi oluşturmamış ülkelerde de ne yazık ki bu uyum mahkemeleri de toplum dokusunu uyuşmazlık üzerinden ele almaktadır. Bu da hiçbir yere uymamaktadır ve insan doğasıyla oynamak çeteleri doğurmuştur, doğanın doğasıyla uğraşmak da keneleri açığa çıkarmıştır diyorum.
Neden bunu diyorum? Siz bir kültürü yok etmeye çalışırsanız başka bir kültür açığa çıkar ve bu kültürü yok etmek için de binbir türlü hukuk dışı, işte Ergenekon çetesi diye de tanımlanan çeteler, korucu çeteleri, bilmem ne çeteleri, sauna çeteleri… Artık tanımlanacak kelime kalmamıştır, çete sıfatının önüne konacak ve Türkiye -bu çetelerin- insanlığın değerlerinden, demokrasinin kan emiciliğinden kaynaklı sürekli bir doku uyuşmazlığını gündemleştirmekte ve toplumu derinden etkilemektedir.
Bu toplumsal doku uyuşmazlığının en temel parçalarından biri de Türkiye’de Kürt sorununun demokratik yollarla çözülmemesi, sürekli bir güvenlik ve asayiş sorunu olarak ele alınmasından kaynaklı, sürekli cumhuriyet tarihinin resmî ideolojisiyle çatışma hâlinde ve bir türlü uyumlu hâle getirilemedi. Asimilasyon ve güvenlik yöntemleriyle de bu sorunun uyumlu hâle gelmeyeceği açıktır. Açıktır, açıklığın ötesinde, artık toplumu giderek kirletmekte, umutlarını kırmakta, ekonomik yolsuzlukları derinleştirmekte, iktidarları artık sürekli kılmamakta, iktidarların ömürlerini giderek bir iki yıla indirmektedir. Bütün bunların temel nedeni, Türkiye'nin gerçek bir demokrasiden, sivil bir anayasadan ve o sivil anayasanın tüm toplumsal dokuyu uyumlu hâle getirememesinden kaynaklıdır.
Bununla bağlantılı olarak özellikle güney ve Doğu Anadolu bölgelerinde Kürt kimliğinin inkârı, yok sayılmasına dayalı oluşturulmuş güvenlik kuvveti olarak ele alınan korucuların çeteleşmesinden de biraz bahsetmek istiyorum.
Biliyorsunuz, en son -yani bu haftanın en sıcak gündemlerinden biri olarak kamuoyuna yansıdı- Beytüşşebap’ta bir düğünde farklı farklı korucu aşiretlerinin ağır silahlarla gösteri yapması sorunuyla karşı karşıya kaldık. Bu silahların bu kadar keyfî, toplumun yaşadığı bir yerde gövde gösterisi yaparcasına patlatılması gerçekten tüyler ürpertici bir durumdur.
Bu silahlar sadece düğünlerde sıkılmıyor. Aynı zamanda korucu olan köyler güçsüz olarak hissettiği diğer köylüleri bu silahlara ve devletin ona verdiği güvenceye ya da göreve dayanarak ve bunu suistimal ederek -insan öldürmek, hayvan öldürmek, insan kaçakçılığı, yolsuzluk- pek çok suç şebekesine bulaşmıştır.
Örneğin, daha üç ay önce Şırnak’ın Heştan köyü diye tanımlanan köyünde bir korucu, kafası bozuluyor, aynı köydeki sivil insanı yaralayabiliyor. Ölebilir de, ama hiç yargılanmadan, çok rahatlıkla serbest bırakılabiliyor.
Yine en son Bingöl’ün Genç ilçesine bağlı Yayla -yani Ware Merg- köyü Eskiköy (Dewa Xiraf) mezrasında 4 kişinin ölümüyle sonuçlanan olaya ilişkin… Yine bu, korucuların sorumluluğundadır. Buna ilişkin koruculuk sistemi ya da inkâr sistemi ya da hukuksuzluk, giderek toplumu, aynı köyde aynı akrabaları bile karşı karşıya getirmekte ve çok keyfî bir şekilde insanların hayatlarına mal olabilmektedir.
Bunun için, Hükûmetimiz eğer gerçek anlamda bir uyum istiyorsa, barış, huzur istiyorsa, bu barış ve huzur ancak bu toplumsal uyuşmazlığı ortadan kaldırmaktır, yani Kürt’e uymayan bir kıyafeti uydurmaya çalışırsan burada uyuşma söz konusu olmaz, burada uyuşmazlık olur, burada çeteleşme olur, burada ekonomik kayıp olur, burada duygular kaybolur, burada insanlık kaybolur yani bir insanlık trajedisidir bu uyumsuzluğun sonucu.
O nedenle, Sayın Başbakan da son zamanlarda, işte “Barış için bir adım önde atmak gerekiyorsa biz bunu atarız…” Buyurun, Türkiye'de de Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ortadan kaldırarak, Kürtlerin kendi kimliğiyle uyumlu yaşayacağı, kendi kimliklerini ifade edebileceği demokratik bir Anayasa çerçevesinde bu uyumu geliştirelim, hem çetelerden hem kenelerden kurtaralım. Neden diyorum? Çünkü toplumsal uyumsuzluk kadar doğanın uyumsuzluğu artık dünyanın gündeminde. Küresel ısınma, kuraklık, bazı canlı türlerinin ortadan kaldırılması farklı canlı türlerinin ortaya çıkmasına ve bunların hastalık üretmesine, yaymasına neden olmaktadır.
Köklü, sağlıklı, kalıcı uyum ancak doğanın yasalarına ve insanlık adına çıkarılan kanunlar değil… İnsanın doğal yaradılış hukukuna dair iki temel yasayı birbirine uyumlu hâle getirirsek, Türkiye'de sadece sorunların uyumsuzluğu ortadan kalkmaz, o zaman kutuplaşma da ortadan kalkar ya da adalet, hakikat sadece birileri için aranmak zorunda kalınmaz.
Bugün “Fırat’ın doğusu” diye tanımlanan bölgede bir dünya faili meçhuller var. İşte, en son Ergenekon çetesinin “Şırnak cumhuriyeti” diye tanımladığı bölgede: 1991, 1992 yıllarında Şırnak’ın yandığı dönemde de Levent Ersöz orada görevlidir, en son Silopi kayıplarımız Serdar Tanış ve Ebubekir’in kaybedilmesi de doğrudan onun sorumluluğundadır.
Gelin -hakikati, bu uyuşmazlığı yaratan çeteleri ortadan kaldırmakla ve- onların yeniden üretilmemesi açısından da daha sağlıklı bir uyum oluşturalım. Çünkü, adı değişebilir; Sertaç olur, Bucak olur, kucak olur, bilmem ne olur, Tolun olur, bu adlar değişir. Emekli olur, insanlar ölür de, ama sistem eğer olduğu gibi devam ediyorsa, bu uyumsuzluk, toplumsal doku uyumsuzluğuyla devam ediyorsa, bu çeteler, kişiler de gelir geçer ama yeni kişiler, yeni isimlerle aynı görevi hiç aksatmadan aynı mekanizma içinde beslenerek bu yaptıklarını, bu haksızlıklarını devam ettirirler.
O nedenle bizim talebimiz, yani bu konu kapsamında özellikle son zamanlarda hem Ergenekon çetesi hem de bölgede giderek yaygınlaşan korucuların keyfî insan öldürmesi, keyfî ateş etmeleri, keyfî insan yaralamaları ve benzeri insan sindirmelerine karşı da güçlü bir çaba harcayalım. Bu koruculuk sistemi doku olarak uymuyor topluma, bunu ortadan kaldıralım. Koruculuk sistemini artık lağvedelim. “Çeteleri lağvediyoruz” diyorsak, o zaman buyurun, korucuları lağvedelim. Onu, bölgedeki en uç, en kılcal damarı olarak ve her türlü amaç için de rahatlıkla kullanılabilen bir güç olarak ele alıyorum.
Dolayısıyla savaşı durduralım. Yani, çeteler kandan emiyorsa, savaşı durduralım. Kürt sorununu demokratik yöntemlerle çözelim. Gerçek bir uyumu sağlayalım. Doğayla bu kadar savaşmayalım. Nükleer enerjiler, santraller yapmayalım, operasyonlar yapmayalım, ormanları yakmayalım. Batıda ormanlar yanar herkes avaz avaz bağırır ama Cudi’de, Gabar’da, Dersim’de ormanlar yanar kimsenin aklı duymaz, vicdanı duymaz, kör ve sağırdır. Üç maymunları oynuyoruz.
Gelin, uyum istiyorsak, adalet istiyorsak bütün her yerde her türlü çeteye karşı mücadele edelim ve doğanın yasasını bozmayalım. İnsanlığın da bozduğumuz yasaları düzenleyerek gerçek uyumu sağlayalım diyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. (DTP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
54 konuşma daha · 23 Temmuz 2008