2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 31. Birleşim · 3. yasama yılı · 19 Aralık 2008 · 2.223 kelime · yaklaşık 11 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sevahir Bayındır, 19 Aralık 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ (S.S.312) 2007 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİN HESAP KANUNU TASARISI İLE MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇESİ KAPSAMINDAKİ İDARE VE KURUMLARIN 2007 BÜTÇE YILI KESİN HESAP TASARISI (S.S.313)); konuşma 2.223 kelime.
Sevahir Bayındır (Şırnak). “2009 yılı merkezi yönetim bütçesi (s.s.312) 2007 yılı merkezi yönetim kesin hesap kanunu tasarısı ile merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki idare ve kurumların 2007 bütçe yılı kesin hesap tasarısı (s.s.313)”. TBMM Genel Kurulu, 31. Birleşim tutanağı, 19 Aralık 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sevahir-bayindir-23-2008-12-19-2009-yili-merkezi-yonetim-butcesi-s-s-312-2007-yili-merkezi-yonetim (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA SEVAHİR BAYINDIR (Şırnak)Teşekkür ederim.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; ben de Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü, Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü, Özürlüler İdaresi Başkanlığı ve Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğünün bütçesi hakkında grubum adına görüşlerimi belirteceğim. Sözlerime başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tabii 2008 yılı bütçesinde de bütçe görüşmeleri yapılırken biz DTP’li kadınlar olarak kimi görüşlerimizi buradan ifade etmiştik. Bu ifadeleri bir süre sonra tekrar tekrarlayacağım ama ben her şeyden önce görüşlerimize yaklaşım, kadın sorununa yaklaşım, bugünkü durum ve bugünkü duruma bakılarak yarının ne olacağı üzerinde düşüncelerimi ifade edeceğim.
Düşüncelerime geçmeden önce, ben isterdim ki şu an Meclis Başkanımız Sayın Toptan burada olsaydı, geçen hafta kendisi bir açıklama yaptı. DTP’li kadınlar… Mecliste bizden memnun, DTP’li kadınlardan, ama dışarıda yanlış yapıyormuşuz. Bakalım ne yanlış yapıyormuşuz? Biz kadınlar olarak ve DTP’li kadınlar olarak, evrenin neresinde insan evrensel hakları, kadın evrensel hakları ihlal edildiğinde bilinsin ki biz orada olacağız. Düşüncemizle, duygumuzla, pratiğimizle doğrudan ya da dolaylı olarak biz bir şekilde bu dayanışma ağı içinde olacağız. Hak mücadelesinde sınır tanımayacağız. Bir daha da bize bu sınırlar konulmaya çalışılmasın.
Yine, biz DTP’li kadınların bir özelliği daha var, biz kimseden icazet almayız. Biz icazetimizi kadın kurtuluş düşüncesinden, kadın örgütlerinden ve evrensel değerlerden alırız. Bizi kimseyle karıştırmasınlar lütfen. Bir daha da bize bu tür telkinlerde bulunmasınlar.
Biz ne yanlış yapmışız? Irak’ta Kürdistan yerel parlamentosundan çok eşlilik yasası geçti. Biz bu çok eşlilik yasasına karşı çıktık. Peki, ben buradan sormak istiyorum, çok eşlilik yasasına karşı çıkmamız yanlışsa Sayın Meclis Başkanımız çok eşliliği savunuyor mu acaba diye bir soru düşünüyorum yani. Bu yanlışsa, doğruyu çok eşlilik olarak mı düşünüyor?
Yine, bizler DTP’li kadınlar olarak Parlamentonun son bir yıllık çalışma sürecinde, bütçede sunduğumuz görüşlerin pratikte gereklerini yapmaya çalıştık ve yine Sayın Başkana sormak istiyorum: Bizim dışarıda yapacağımız işlerle ilgileneceğine, biz kendisine, Meclis Başkanlığına iki temel konuda yasa değişikliği teklifinde bulunduk. Neydi bunlardan biri? Siyasi Partiler ve Seçim Kanunu’nda değişiklikler yapılarak kotanın uygulanması. Bu, aynı zamanda Türkiye'nin de imzaladığı Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi’ne devletin de imza attığı ve birazdan size göstereceğim Ulusal Program’da bunlar nasıl detaylandırılmış, zamanlara bağlanmış; biz, bunların gereklerini yapmasını isterdik ve beklerdik Sayın Meclis Başkanımızdan.
Yine, Sayın Grup Başkan Vekilimiz Fatma Kurtulan aracılığıyla kadın-erkek eşitliği komisyonunun bir an önce kurulmasına dair bir yasa değişikliği teklifi sunduk. Sayın Başkan bizim dışarıda yaptığımız doğru işlerle uğraşacağına, aynı zamanda Mecliste sunduğumuz doğru düşüncelerle ilgilensinler ve görevlerini lütfen icra etsinler diyorum buradan.
Evet, eskiden bir söz vardı “Lafla peynir gemisi yürümez.” ama artık sadece böyle, kâğıtlara bir şeyler yazarak da işler yürümez. Çok güzel, hani üniversitelerde sadece ödev yapılıp hocalara sunulur ya, Meclisimizde de Avrupa Birliği uyum sürecinde pek çok konuda sözleşmelere imza atıldı, onlara dair plan, projeler yazıldı. Kâğıt üzerinde çok güzel sözlerle, belki benim bile şu anda ifade edemeyeceğim çok temel değerlendirmeler ve hedefler var. Ama bu hedefler belirlenirken bu hedefler karşısında pratik yaklaşımımız nedir, yani pratikte biz ne kadar yol almışız, bir de ona bakmak lazım. Ne yazık ki çok iç açıcı pratiklerimiz yok. Örneğin Başbakanlık şiddete karşı bir genelge yayınlamıştı. Bu şiddete karşı genelge 2006 yılında yayınlandı. Başbakanlık genelgesi, sayfalarca dolu bir genelge, hepsine katılıyoruz.
Peki, şiddetin önlenmesine ilişkin bu genelgeleri yayınlayan Sayın Başbakana buradan sormak istiyoruz ve soru önergeleriyle sorularımızı bir şekilde -kimi zaman bakanlığa kimi zaman Başbakanlığa- sunduk. Örneğin bu geçtiğimiz yıl içinde bu genelgenin gerekleri yapılmadığı için şu anda hayatta olmayan kadınlardan bahsetmek istiyorum ben sizlere ve bu kadınlardan bir tanesi de “barış gelini” olarak yola çıkan Pippa Bacca’ydı. Pippa Bacca İtalya’dan bir sanatçı olarak yola çıktı, Filistin’de barış halayını çekmek istedi. Ama İçişleri Bakanlığı başta sorumlu olmak üzere, bu yolculuğun güvenliğini almak, eylemcinin istediği zamanda, güven içinde hedefine ulaşmak, sayın İçişleri Bakanlığının ve Hükûmetin sorumluluğundaydı. Ne yazık ki duyarsızlıkları sonucu bu barış yürüyüşü Gebze dolaylarında sekteye uğradı. İnsanlık dışı muamele olan kadına cinsel taciz, tecavüz ve yine hunharca bir katliamla sonuçlandı bu yolculuk.
Yine, tabii, Ulusal Program’da ve Kadının Statüsünü Geliştirme Merkezi tarafından, şiddetin önlenmesine ilişkin bir dünya tedbirlerden bahsetmişlerdir. Bu tedbirlerden biri de, şiddet mağduru kadın ilk etapta en yakın karakola başvuracak ya da kadın danışma evlerine başvuracak ve bu başvurudan hemen sonra bu mağdur olan kadınların güvenliğini sağlamaya dönük sistemin, oradaki yetkililerin, güvenlik güçlerinin bu kadınların güvenliğini alması gerekiyor. Ama ne yazık ki güvenlik güçleri güvenlik almak yerine “Sen ne yaptın da sana şiddet uyguluyor?” sorusunu soruyor kadınlara. Böyle bir mantık olabilir mi? Yani 4320 sayılı Yasa çıkarılmış, bu Yasa’ya göre kolluk kuvvetlerinin görevleri tanımlanmış ve bu konuda Sayın Bakanımız her seferinde sorduğumuz sorulara da verdiği cevaplarda “Şu kadar polis memuru eğitimden geçti.” diyor ama eğitim demek ki yine ezbere bir eğitim -buradan da değerlendirelim- bu eğitim içselleştirilmemiş. Kadının kurtuluşu, kadının hayat, can güvenliğinin korunması sağlanmıyor. Burada o zaman bu eğitim yöntemini, bu eğitimi verenleri ve bu eğitimi uygulamayanları yeniden sorgulamak gerekiyor. Bu, İçişleri Bakanlığının da sorumluluğunda; bu, kadından sorumlu Bakanın da sorumluluğunda ama her şeyden önce şiddete karşı… İşte, şiddet gününde televizyonlara “kadına karşı şiddete hayır” diye popülist ve sloganist bir yaklaşım sergileyen Hükûmetin ve Hükûmetin başı olan Başbakanın sorumluluğudur. Buradan onu ifade etmek istiyorum yine.
Ve Fatma Babatlı Diyarbakır’da Merkez Karakola başvuruyor can güvenliğinin alınması için. Tabii burada 4320 sayılı Yasa değiştirildi ama hâlâ boşlukları var. Örneğin, tedbir kararı anında alınması gerekiyor, o gün içinde alınması gerekiyor, bir ay sonra alıyor. Bir ay içinde kadın nasıl korunsun?
Yine sığınma evleri her yerde yok. Kadın her an, istediği zaman sığınma evlerine ulaşamıyor ve Diyarbakır’da işin şöyle bir garip yanı da var: Kadınlar Kardelen Danışma Evi, yine DİKASUM Kadın Danışma Merkezlerine başvurduğunda, bunların güvenliğini almaya dönük çabalar içinde oluyorlar.
En son bir vaka, yine Diyarbakır Merkez Karakoluna intikal ediyor. Hafta sonu diye ne savcı ne de karakol bununla ilgilenmiyor. Bir de işin trajik yanı, bu kadın belediye ve danışma kuruluna gidiyor. Peşi sıra, güvenliği tehditte olan kadının babası karakola gidiyor ve karakol kadın kurumlarını hedef gösteriyor. Bu nasıl bir mantık? Buna karşı nasıl sessiz durulabilir artık? Bunlar çok ciddi SOS, yani sinyallerdir, hayati sinyallerdir. Yani bu uygulamayı yapan, bu sözleri söyleyen güvenlik güçleri hakkında acil bir şekilde soruşturma başlatılmalı, görevden alınmalı.
Yine özellikle emniyet teşkilatlarında, karakollarda salt kadını, şiddete uğramış kadını karşılayan özel birimler olmalı. Kadın geliyor, zaten kimliğini saklaması gerekiyor, ama onu her yere dolaştırıyorlar. Bazen evden çıkıyor, kimliği de yok elinde. Nasıl tespit edecek? Ya da kadın kurumları bu noktada referans alınmalı. Kadın kurumu ve onun üyesi, yöneticisi tarafından götürülüyor, referans olunuyor, referanslar kabul edilmiyor. Yani bu anlamda da bu Yasa’da bir an önce çok ciddi değişikliklerin yapılması gerekiyor.
Yine sığınma evleri sayısı oldukça yetersiz. Bu yetersizlik… Tabii ki geçen yıl da ifade ettik, yani nüfusu 50 binin üzerinde olan tüm belediyelerin sığınma evi açması yasal olarak güvenceye alındı ama geçen yıl da biz burada Sayın Bakanımıza ilettik, lütfen yönetmelik çıkarın. Mesela şimdi Diyarbakır Büyükşehire bağlı bir sığınma evi oluşturulmuş ve kadından sorumlu bir kadın arkadaş da orada görevli, ama rolü nedir, misyonu nedir? Rol tanımı yok, görev tanımı yok, bütçe ayrılmamış. Yani oradaki kadının örgütlü gücü, belediyenin kendi bakış açısı olmasa orada bir iş yapılamayacak. Yani iş böyle doğal akışına bırakılamaz, kişilerin anlayışının insafına da bırakılamaz çünkü her yerde böyle bir yaklaşım yok.
Yine, tabii, Sığınma Evleri Kurultayı her yıl Türkiye’de gerçekleştiriliyor. Kadın kurumları, SHÇEK temsilcileri, akademisyenlerden oluşan kadın bileşenleri sığınma kurultaylarını yapıyorlar. Bu yıl da Van’da yaptılar 11-12 Ekimde. Bu 11-12 Ekimde kadınlar yine şu çığlığı attılar: “Biz sadece barınmak amaçlı bir sığınma evi zihniyetine karşıyız.” Çünkü bugün SHÇEK bünyesindeki sığınma evleri, sığınma evleri anlamında değildir. Yani, misyon olarak bir barınma evleri pozisyonundadır, çünkü sığınma evlerinin esas amacı, bu sığınma evi kültürünü geliştiren, yasaları geliştiren de 80’li yıllardan beri Türkiye’de kadın özgürlüğünü veren kadın hareketinin oluşturduğu projeler, düşünceler ve bu düşüncelerin hayata geçmesi anlamına geliyor. O zaman, bu düşüncenin savunucuları, bu ihtiyacın ifade edenleri, bu düşüncenin nasıl uygulanması gerektiği konusunda da kulak versinler.
Yine, Sayın Köksal Toptan diyor ki: “Sınır dışına gidip kadınlarla dayanışacağına, Türkiye’de hemcinsleriyle dayanışsınlar.” Siz hiç merak etmeyin, biz hemcinslerimizle dayanışma içindeyiz ve biz burada söylüyoruz. O zaman, buyurun, hemcinslerimizin sözlerine kulak verin. Sığınma Kurultayı’nda çıkan kararlar ortada. Bu anlamda SHÇEK bünyesinde sınırlı olarak oluşturulan barınma, sadece yemek içme ve konaklama misyonuyla sınırlı. Bu sığınma evleri lütfen değiştirilsin ve şu anda, biraz önce, belki konuşmaya yetişseydik, nefes nefese geldik, “Mor Çatı Kadın Sığınma Evi” bir proje sonucu Beyoğlu Kaymakamlığıyla üç yıldan beri hizmet yürütüyorlar. Projenin zamanı bitmiş.
Şimdi, biz burada Sayın Bakanımıza da söylemek istiyoruz: Mor Çatı işte, sadece konaklama evi değildir. Mor Çatı, kadının bundan sonraki yaşamını idare etmesi için, kadın bilincini yakalayabilmesi için ve bu farkındalığı yaratmak, ona istihdam ortamları yaratmak için komple kadının tüm yaşamını… Sadece o gün gecelik otel görevini görmüyor, sonraki yaşamında da yaşamını nasıl idame ettirmesi gerektiğinin de projelerini, düşüncelerini, fikirlerini ve imkânlarını yaratmaya çalışıyor.
Sayın Bakanın çabaları var. İşte, Avrupa fonları gerçekten acil hizmet gibi, ilk yardım gibi AKP’nin imdadına yetişti. Ee, şimdi fonlar bitti ne yapacağız? O zaman biz de diyoruz: Bu sınırlı bütçeyle siz kadın sığınma evlerini oluşturamazsınız. Siz bu sınırlı bütçeyle kadını şiddetten koruyamazsınız. Siz bu sınırlı bütçeyle toplumu bilinçlendiremezsiniz. Siz bu sınırlı bütçeyle yeniden bu şiddetin devamına objektif zemin hazırlamış oluyorsunuz.
O zaman gelin, Ulusal Program’da da belirttiğiniz gibi, her konu ele alınırken, işte kadın kurumları, bütün bakanlıklar falan diye ifade edilir, o zaman buyurun bu Ulusal Program’ın çerçevesini yeniden ele alalım. Kısa vadeli hedefler, orta vadeli hedefler sona eriyor.
Zaman olarak 2007-2010 arasını belirliyorsunuz. Şimdi, bu zaman aralığı daralıyor ve çok fazla da yol alınmış değildir. Yani sadece kapalı konferans salonlarında bir konuyu ifade etmek, orada güzel düşünceleri belirlemek, orada kararı almak o sorunun bittiği anlamına hiç gelmiyor.
O zaman gelin, yüzlerce kadın kurumu var, bu kadın kurumlarının desteğiyle oluşturacağımız bütçeyle biz bu hizmeti kolektif vermeye çalışalım. Yani AKP Hükûmeti değil miydi ilk iktidara geldiğinde “Biz, katılımcı demokrasiyi esas alacağız ve bütün sorunları sivil toplum örgütleriyle paylaşarak gidereceğiz.” diyordu. O zaman buyurun, kadın kurumları konferanslar yapıyorlar, kadın kurumları toplantılar yapıyorlar, kadın kurumları sığınma evleri açıyorlar, danışma merkezleri açıyorlar. Tabii ki bu dezavantajlı pozisyondaki kadınların bu işleri yapabilmesi için devlet sorumluluğunda, devletin bütçe ayırmasıyla ancak bu işlevler olabilir ve kadını barındıracak, sınırlı bir süreçte istasyon görevi görecek mekanizmalar değil, mutlaka bir an önce, ama yarından geç olmadan şu anda bütçede düzenlemeler yapılarak gerekli bütçe ayrılmalı. Savaşa ayırmayın, operasyonlara ayırmayın, gelin de bütçeyi hayata, var etmeye ayıralım; sorunun hepsini daha doğru temelde ele almış oluruz ve çözüm şartlarını da oluşturmuş oluruz. Devlet bu konuda sorumluluk altındadır, imzaladığı sözleşmelerle, çıkardığı programlarla ve programların gereklerini yerine getirmesini istiyoruz.
Tabii, zamanımız dar, çok şey ifade etmek istiyor insan buradan, ne yazık ki sınırlı zamanda biz öncelikle acil gördüğümüz konuları ifade etmek istiyoruz.
Yine, bu yıl, biz DTP’li kadınlar olarak da ve yine Demokratik Özgür Kadın Hareketi olarak bütün bileşenlerimizle birlikte, 2009 yılında “Kadına karşı katliamlara hayır. Biz kimsenin namusu değiliz.” sloganıyla mücadele edeceğiz. Çünkü kadın kendi sorumluluğunu taşıyabilecek, namusunu koruyabilecek güçtedir, birinin bakmasına ihtiyacı yoktur, ama sosyal devlet, kadının “namus” adı altında… Töre cinayeti dedikleri de yine namus cinayetleridir. Adını “töre” koyup, bir millete, bir coğrafyaya, Kürtlere havale etmenin hiçbir anlamı yoktur ve gelin, bu havaleye, yine TCK’nın ilgili yasalarında değişiklik yaparak biz bunları giderelim. TCK’da “namus” ya da “töre saikiyle” diye ibareler var. Çıkaralım bu ibareleri. Ya da ağır tahrik. Nedir? Tayt giymiş kadın, tahrik etmiş. Ee, gelin erkeğin zihniyetini sorgulayalım. Nasıl kendinde hak bulabiliyor her koşulda kadına cinsel şiddette bulunmaya? Yani bu hakkı, bu düşünceyi, bu gözleri değiştirelim, bu yürekleri değiştirelim, bu bilinci değiştirelim. Suçu kadınlara havale etmeyelim. Kadınlar erkekler tarafından korunması gereken varlıklar değil. Kadınlar erkekler tarafından sömürülen ve ezilen varlıklar hâline getirilmiştir.
Kadın kimliğinin sadece engellilerle, çocuklarla anılmasını da biz doğru bulmuyoruz. Kadın toplumun yarısını oluşturuyor ve diğer yarısını oluşturan erkeklerin tahakkümü altındadır; sosyal güvencesiz, ekonomiden yoksun, eğitimden yoksun, kendini koruyamıyor. Buyur sen koru. O zaman devlete gerek yok ki, aşiret usullerine göre zaten… Ya da evin içinde vermişsen erkek insafına zaten, o, koruma yöntemini bildik şekilde yürütüyor. O zaman gelin, madem bu kadar övünüyoruz: “Biz, yüz yıl önce kanunlar değiştirildi, kadına seçme ve seçilme hakkı tanıdık.” Ama kâğıt üzerinde kalıyor uygulamazsanız. “Bir zamanlar” deyip hikâye gibi okumanın bir anlamı yok. Bu zamanın gereklerini yapalım o zaman. Eğer geçmiş zamanın ruhuna saygılıysak, atılan adımların, o zaman, o zamandan bugüne, cumhuriyetin kuruluşundan bu yana, Mustafa Kemal Atatürk’ün diyelim, Avrupa’dan aldığı Medeni Kanun’a göre kadınlara tanıdığı hakları bugüne nasıl taşıdık? Avrupa bugün nerededir? Biz daha yüz yılın başına çakılı mı kalacağız? Bu zihniyetimizi sorgulayalım. Yani bu üretemeyen, bu geliştirmeyen, bu dönüştürmeyen, bu korumayan, tam tersine, negatif anlamda, işte olumsuz şartlarla baş başa bırakan zihniyetimizi sorgulayalım diyorum.
Ve yine tabii ki, Hükûmet CEDAW’ın gereklerini yapmak zorundadır. Ama ne yazık ki, pozitif ayrımcılıktan anladığımız negatif ayrımcılıktır yine. Yani negatifizmde grafik bayağı yüksek. Pozitif ayrımcılık yapıp bütçe ayırması gerekiyor. Var mı? Yok. Sembolik bütçeler. Yine negatif durum devam ediyor.
Şiddeti önlemek gerekiyor. Eğitim ve istihdam hakkı vermek gerekiyor. Pozitif yaklaşım var mı? Yok. İl istihdam kurulları oluşturuluyordu “İllerde kadınlar da yer alsın.” demişti kadın kurumları. Çünkü bu tür şiddete uğrayan, sığınma evlerine başvuran kadınlar istihdamda öncelik almalı. Ne yapıldı? Hayır, kadın kurumunu almayacağız. Ee, siz kural oluşturun. Şunu yapacağız deyin, içinde kadın olmasın. Zaten o iş olmaz demektir. Yani, peşinen, “Bu iş olmaz” imzasını taşıyor yani. O yüzden, bu anlamda, hem ev içi kadının yaşadığı şiddet, ev içi emeğin görünür kılınması gerekiyor.
Şimdi çok övünürüz işte, engellilerle ilgili evde korunma hakkını veriyoruz. Doğru, ama o zaman o korunmayı yine kadına vermiş oluyorsunuz. Kreşleri kaldırdık, ne yaptık? Kadını eve yeniden hapsettik. Yani kadının sosyalleşmesinin, hayata katılmasının önündeki engel…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
80 konuşma daha · 19 Aralık 2008