Dısişleri bakanlıığının kuruluş ve ve görevleri hakkında (s.s.524)
Muş Milletvekili ·
Genel Kurul, 129. Birleşim · 4. yasama yılı · 6 Temmuz 2010 · 1.036 kelime · yaklaşık 5 dakikalık okuma
Kaynak göster
Sırrı Sakik, 6 Temmuz 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 129. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: DISİŞLERİ BAKANLIIĞININ KURULUŞ VE VE GÖREVLERİ HAKKINDA (S.S.524)); konuşma 1.036 kelime.
Sırrı Sakik (Muş). “Dısişleri bakanlıığının kuruluş ve ve görevleri hakkında (s.s.524)”. TBMM Genel Kurulu, 129. Birleşim tutanağı, 6 Temmuz 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sirri-sakik-23-2010-07-06-disisleri-bakanliiginin-kurulus-ve-ve-gorevleri-hakkinda-s-s-524 (erişim: 28 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
SIRRI SAKIK (Muş)Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de grup önerisi lehinde söz almış bulunmaktayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Aslında, bu, uzun yıllardır yaramız. Sorunlarımızı çözmediğimiz için en kolay yol, yöntem ormanları yakmak, köyleri yakmak. Yani sorunlarımızı kökten çözmek yerine, sorunları daha çok kangren bir hâle getirmektir.
Bizim bu Meclis araştırma önergemiz, sadece Kürt coğrafyasında olup bitenlerle ilgili değil, ülkenin batısında da eğer gerçekten Marmaris’te orman yanıyorsa, biz buna seyirci kalıyorsak o zaman biz insanlığımızdan kuşku duyarız. Nerede olursa olsun bunun karşısında durabilmeliyiz ama bir tarafta ülkenin batısında ormanlar yanarken ülkenin bütün imkânları seferber ediliyor ve ormanları söndürmek için çaba sarf ediliyor ama Kürt coğrafyasında olduğunda da hepimiz seyirci kalıyoruz ve bu olayı bilfiil gerçekleştirenlerle ilgili küçük bir soruşturma bile açılmıyor ve hatta teşvik ediliyor.
Ormanların, evet bölgede kimler tarafından yakıldığı çok açık ve nettir. Biz eğer sorunlarımızı çözmezsek bu tür olaylarla sürekli karşılaşacağız çünkü yakın bir tarihte yine bir çatışmada, yine güvenlik güçlerinin iki köyü nasıl ateşe verdiğini biliyoruz. Geçmişte üç bin beş yüz köyün kimler tarafından yakıldığını çok çok iyi biliyoruz. Yani bu olayın faillerini de çok iyi biliyoruz. Onun için, bizim sorunlarımızı çözmemiz gerekir. Eğer sorunlarımızı çözebilirsek orman da yanmaz, köyler de yakılmaz, gencecik bedenler toprağa gömülmez. Bizim feryadımız budur.
Evet, bu sorunun adı Kürt sorunudur. Kürt sorununu çözmek zorundasınız. Kürt sorununu çözdüğünüz zaman bütün bu olayları evet bir daha görmeyiz, bir daha da karşılaşmayız. Sadece yirmi altı yıllık bu çatışmalı süreçte yaşanan olaylar değil, cumhuriyetin kuruluşundan bugüne kadar sürekli Kürt coğrafyası bu tür olaylarla karşı karşıya kaldı.
Şimdi, siyaset dünyası ne yapmalı sorunları çözmek için? Halk niye bize oy veriyor? Niye sizi Parlamentoya gönderiyor? “Gidin, benim sorunlarımı oturarak konuşun, tartışın…” Ama ne yazık ki biz sorunlarımızı oturup konuşarak tartışamıyoruz.
Ne yapıyoruz? Son günlerde, evet, gencecik fidanlar patır patır ölürken, toprağa gömülürken, biz, alanlarda gidip “Mevzilerde çömeldim mi çömelmedim mi?” Çömelsen ne olur, çömelmesen ne olur? Gidip orada kumdan kaleler yaparak, kumdan torbalar oluşturarak, kumdan torbaların arkasına sığınarak felaketlere karşı sigorta oluşturamazsınız, çömelseniz de sigorta oluşturamazsınız. Onun için, yürekli olmalıyız. Onun için, sorunlarımızın adını koyabilmeliyiz.
Geçmişten bugüne kadar birçok aktör gitti, o mevzilerde çömeldi. O mevzilere giderken, üniformalıların yanında, arkalarında duruyorlardı, onların da üzerinde askerî giysiler vardı ama tarih onların hepsini çöplüğe gömdü. Bugün siyaset dünyasına, askerlerin arkasına sığınarak, kum torbalarının arkasına sığınarak sorunun çözülmediğini hayat gösterdi ama ne yazık ki aktörlerimiz hâlen orada.
Aslında bize bir görev düşüyor sevgili arkadaşlarım; burada, görev, sadece Adalet ve Kalkınma Partisinin Lideri Sayın Başbakan veyahut da Sayın Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı değil, burada bütün partilerin liderlerine bir görev düşüyor. Gidip o dağlara, gidip o toprağa, o mevzilerde toprağa gömülenlere karşı bir özür borcumuz vardır. Niye? Ret ve inkâr ettiniz. Niye? Bu çocukları ölüme gönderen sizin ve bizim politikalarımız oldu. Bizim o ölen çocuklarımıza karşı bir özür borcumuz vardır. O dağda kekik toplayan ve kurşuna hedef olan amcamıza karşı bir özür borcumuz vardır. O dağlarda hayvanlarını otlatırken yaşamını yitiren insanlarımıza karşı bir özür borcumuz vardır. Yine o dağlarda adı asker olur, adı polis olur, adı PKK gerillası olur, o toprağa gömülen bütün çocuklar bizim kardeşlerimizdir. Biz, onların acısını yüreğimizde hissediyoruz. Bunların bir daha ölmemesi için o dağlara karşı hepimizin bir özür borcu vardır. Böyle, birlikteliğimizi sağlayabiliriz, böyle bir birlik oluşturabiliriz. Yoksa, çıkıp buralardan, efendim gidip oralarda mevzilenmek, oralarda, dağda bulunup “Ey vatandaş, gel ben senin ruhuna bir Fatiha okuyayım…” O Fatihalar da sigorta oluşturmuyor felaketlere karşı. İnandığınız şeyleri söyleyeceksiniz. Zavallı insanları orada ölüme gönderip, sadece siyaset dünyasının diliyle “Fatiha okuyalım.”, “Acılarını unutmuyoruz.”, “Kanları yerde kalmayacak.” Bu insanların kanının akmaması için hepimizin, siyaset dünyasının bir miktar bedel ödemesi gerekir diyoruz. Bizim çocuklarımıza ve kardeşlerimize karşı böyle bir sorumluluğumuz vardır. Yani, siyaset dünyası tehdit ederek, şantaj yaparak sorunları çözmez.
Bakın, TÜSİAD bir açıklama yapıyor. Dönüp diyor ki: “Sorunlarımız bu mantıkla çözülmüyor. Hayat hepimize gösterdi, geçmişin argümanlarıyla geleceği birlikte inşa edemeyiz.” Ne yapmalı? Bir üye çıkıp diyor ki: “Kürtler ana diliyle eğitim yapsa kıyamet mi kopar?” Yasalar ve Anayasa düzeyinde siz Kürt kimliğini güvence altına alırsanız kıyamet mi kopar? Kanın durması için Sayın Öcalan’la görüşün dersek kıyamet mi kopar? Şimdi, bunların hepsini bir bütün olarak söyleyince, bakıyorsunuz, muhalefet partisi, ana muhalefet partisinden bir tehdit “Haddinizi aşıyorsunuz.” diyor. Geçmişte biz bu tehditlerle karşılaştık. Geçmişte, rahmetli Sabancı çıkıp sorunun çözümüyle ilgili düşüncelerini söylerken, Türkeş buradan bağırmıştı: “Haddini aşıyorsun ve çizmeyi aşıyorsun.” ve nasıl bedel ödediklerini de biliyoruz.
Şimdi, sizin yapamayacaklarınızı sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları yapıyor, bunu da tehdit ediyorsunuz. Oysaki… Peki, varlık nedeniniz ne?
Bakın, sivil toplum örgütleri dört bir taraftan ne yapmak istiyorlar? Karşılıklı silahların bir an önce susmasını istiyorlar. “Biz çatışma istemiyoruz.” Evet, biz de istemiyoruz. Peki, bizim bu sesi büyütmemiz mi gerekir yoksa tehditlerle bu sesleri yok mu etmemiz gerekir?
İşte onun için, halkın vicdanlarına göre hepimiz bir saf tutmalıyız. Buraya çıkıp “1999 yılında terörü bilmem şu noktaya getirdik, şuraya getirdik.” Bunların hiçbiri doğru değil. 1999’ları hepimiz çok iyi biliyoruz. 1999 yılında Öcalan, İmralı’dan şu çağrıyı yaptı: “PKK’li silahlı güçler bu ülkeyi terk edecek.” Terk ederken 500 tane militan kadro yaşamını yitirdi ve Türkiye, dört yıllık çatışmasızlık süreci yaşadı. Bu, hiçbir siyasal iktidarın bir marifeti değildi ve ben o süreci çok da… Çıkıp burada “Biz terörü şu noktaya getirdik.” diyenlere seslenmek istiyorum: Peki, çok başarılıydınız da niye 1999’dan 2000 seçimlerinde barajın altında kaldınız? Çünkü şiddetten ve kandan beslenenlerin çatışmasızlık ortamında halka söyleyebilecek tek sözleri yoktur. Onun için hepimiz gelip gerçekten bu yaşananlardan bir ders almalıyız.
Şimdi, Genelkurmay Başkanı dün, buraya çıkmış bir siyasal aktör gibi mesajlar veriyor. Kanı durdurun kardeşim, kanı durdurun. 5 bin tane… 5 kez PKK’yı yendiğini söylüyor. Nasıl yendiniz? Hâlen 10 bin gerillasıyla dağlarda bulunan bir silahlı gücü nasıl yendiniz? Açıkça ilan ediyorum: Ne PKK, dünyanın en güçlü ordularından olan Türkiye Cumhuriyeti ordusunu yenme gücüne sahiptir ne de ordu PKK’yi yenememiştir. 30 bin kayıp vardır ama hâlen dağlarda 10 bin insan duruyor ve Orta Doğu’da diline, kültürüne gem vurduğunuz bir halk her zaman içinden 5 bin de 10 bin de silahlı güç yaratır.
Onun için bu insanların panzehiri, demokrasi ve özgürlüktür; Kürtlerin diline ve kimliğine vurulan gemin bir an önce kaldırılmasıdır, bir an önce barış ikliminin yaratılmasıdır. Bunu yaratabilirsek “Biz gerçekten birlikte yaşamak istiyoruz ve mecburuz ve mahkûmuz.” diyoruz.
Şimdi, bizim söylemlerimiz size ters gelebilir. Emin olun ki bizim söylemlerimiz bu ülkenin bölünüp parçalanmasına karşı bir sigortadır.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
62 konuşma daha · 6 Temmuz 2010