İçeriğe atla

23. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 32. BİRLEŞİM · SALI

2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında

Sırrı Sakik

Muş Milletvekili ·

Genel Kurul, 32. Birleşim · 5. yasama yılı · 14 Aralık 2010 · 2.495 kelime · yaklaşık 12 dakikalık okuma

Kaynak göster

Sırrı Sakik, 14 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 2.495 kelime.

Sırrı Sakik (Muş). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 32. Birleşim tutanağı, 14 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/sirri-sakik-23-2010-12-14-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

BDP GRUBU ADINA SIRRI SAKIK (Muş)Sayın Başkan, değerli arkadaşlar; ben de Cumhurbaşkanlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü kalemleri üzerinde Barış ve Demokrasi Partisi Grubunun düşüncelerini aktarmak üzere buradayım. Bu vesileyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Biz grup olarak özellikle kalem kalem bütçeyi değerlendirmektense bu kurumların ne yapması gerektiği konusunda düşüncelerimizi sizlerle paylaşmak istiyoruz. Daha önceki bütçe görüşmelerinde de dile getirdiğimiz ama bugüne kadar gerçekleşmeyen bir konunun hâlen gerçekleşmemesi ve kafalarda soru işaretlerinin olması bizi gerçekten üzüyor. Geçen yıl yoktuk yani Anayasa Mahkemesinin kararından sonra, partimizin kapatılmasından sonra bütçe görüşmelerinde yoktuk ama o bütçe görüşmelerinde de bu dile gelmedi ve tartışılmadı. Konu şu: Üç buçuk yıl önce buradan Parlamentonun iradesiyle seçilen Cumhurbaşkanının ailesinin militer güçlerin baskısıyla Köşk’e giremediği konusunda kuşkularımız, duyumlarımız vardı, bunu sizlerle paylaştık; ama bugüne kadar Türkiye toplumunu aydınlatan bir bilgiye sahip değiliz. Parlamentonun bu konuda bir bilgi sahibi olması gerekir. Bu konuda kim ki etkili ve yetkiliyse… Çünkü, bize söylenen şuydu: “Sayın Cumhurbaşkanının ailesi Köşk’e şu nedenlerle giremiyor” diyorlardı. Nedeni; “Efendim, tadilat ve tamirat.” Şimdi günümüzün çağında üç buçuk yıllık, dört yıllık süre içerisinde yeni ilçeler yaratılıyor bugünkü teknolojiyle. Bugünkü teknolojiyle dört yıla yakın süre içerisinde yeni kentler kuruluyor, ama Çankaya’da küçük bir dairenin onarılması eğer üç buçuk yıl alıyorsa, burada ciddi soru işaretleri vardır. Ama, nitekim son resepsiyonda bir kırılma hattının yaşandığını gördük, bu ülkemiz adına sevindiricidir. Belki militer güçler bu noktada rahatsız oldular, bu hiç bizi ilgilendirmiyor. Evet, Sayın Cumhurbaşkanının eşinin başında türban olması militer güçleri rahatsız ediyorsa bu onların sorunudur, ama biz Türkiye’de yaşayan halklar bundan rahatsız değiliz, bunun kırılması gereklidir. Bir an önce Sayın Cumhurbaşkanı Dışişleri konutunu terk etmek zorundadır. Eğer terk edebilirse halkın iradesine saygı göstermiş olur, ama bunu yapmazsa, devam ederse militer güçlere teslim olduğu anlamında bir sonuç çıkarırız, bu da bizim en doğal hakkımızdır.

Yine Sayın Cumhurbaşkanımızın seçildiği günden bugüne kadar buralarda zaman zaman yaptığı konuşmalar vardır. Bu konuşmalar, ülkenin sorunlarının altını çizerek… Hatta, 1 Ekim 2010, bu kürsüde yaptığı konuşmada, artık Kürt sorununun barışçıl bir şekilde çözülmesi gerektiğini söylüyordu, artık silah ve şiddetin dışında bu Parlamentoyu göreve davet ediyordu. İnanç sorununun da aynı şekilde çözülmesi gerektiğini söylüyordu Sayın Cumhurbaşkanı. Hukukun ve huzurun ülkesini yaratmak bu Parlamentonun göreviydi, Parlamentoyu göreve davet ediyordu. Yargılanma sürecinin bir infaz sürecine dönüştüğünü yine buradan seslenerek, hepimize seslenerek söyledi ve nitekim Ergenekon davasında, KCK davasında yargılama süreci bir infaza dönüşmüştür, Parlamentoyu göreve çağırmıştır. Temsilde adaleti burada vurgulayarak Parlamentoyu göreve çağırmıştır. Ama ne yazık ki bu konuda Parlamento üzerine düşen sorumlulukları yapmamıştır.

Sayın Cumhurbaşkanı da bunları sadece söylem bazında seslendirmemelidir. Yani bu sorunların çözümünde, evet, Sayın Cumhurbaşkanı önemli bir rol üstlenebilir, bu sorunun çözümünde bir yol haritasını bizimle birlikte paylaşabilir ama ne yazık ki görebildiğimiz kadarıyla bu sorunları burada seslendiren Sayın Cumhurbaşkanı ve bu ülkenin yöneticileri bu sorunların çözümünü, özellikle Kürt sorununun çözümünü sadece Türkiye Büyük Millet Meclisinde çözmek değil, Türkiye coğrafyasında değil, Amerika’dan Bağdat’a kadar seferler düzenleyerek -Kürt sorununu- çözmeye çalışıyor. Biz hep söyledik, bu sorunun çözümü Bağdat’ta, Amerika’da değil, bu sorunun çözümü Suriye’de, İran’da, Irak’ta değil, bu sorunun çözümü Türkiye coğrafyasıdır, Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Onun için buralara sefer düzenlemeyin. Sefer düzenlersiniz ama zafer kazanamazsınız. Çünkü burada bu halkın iradesini dikkate almadan uluslararası güçlerle Kürt sorununu çözme şansınız yoktur ve yine aynı şeyi söyledik, buralardan kararlar çıkararak, savaş kararları çıkararak sınır ötesi ve sınır içi operasyonlar yaparak sorunları çözemezsiniz. Oralara da sefer yapabilirsiniz ama zafer kazanamazsınız çünkü otuz yıldır aynı seferler yapıldı, hiçbir zaferi olmayan seferler yapıldı.

Şimdi, tam bu noktada, artık burada, Kürt halkının iradesiyle, kurumlarıyla oturup konuşmanın zamanı geldi. Eğer silahlar susuyorsa biz hepimiz bir bütün olarak bir rehavete kapılıyoruz, -başta Cumhurbaşkanımız, Hükûmetimiz- Kürt sorununu yok sayıyoruz. “Silahlar patlamıyorsa Kürt sorunu yoktur...” Nitekim, 1999’da da tamamen silahlı güçler bu ülkenin sınırlarının dışına çıkınca dört yıl heba edildi. İşte bugün de böyle bir süreç yaşanıyor ve silahlar sustu, Parlamentoya önemli görevler düşüyor, Sayın Cumhurbaşkanımıza da önemli görevler düşüyor. Bu silahların sustuğu dönemde bir projeyle Kürt sorununu çözmeliyiz.

Sayın Cumhurbaşkanımız yakın bir tarihte İsviçre’ye bir seyahatte bulundu. Gittiğinde, orada şöyle bir serzenişte bulunmuştu oradaki yöneticilere. Orada, biliyorsunuz, bir camiyle ilgili, inançlarla ilgili İsviçre’nin bir tavrı vardı ve camiyi seslendirirken, oradaki yöneticiler şunu söylüyordu: “Bizim sorunumuz inançlarla değil. Sorunumuz, imar sorunudur, bir inşaat sorunudur.” Şimdi bunu söylerken Sayın Cumhurbaşkanımız, kendi ülkesinde olup bitenleri görmüyor. Gittiği o ülke, 7,5 milyon nüfusu olan bir ülke. O ülkede üç tane resmî dil var. O ülkede otonom bölgeler var. O ülkede demokrasi, yani bütün halkların İsviçre’si olmuş bir demokrasi var. Ama burada, bizim ülkemizde, kiliselere karşı tutumu bir bütün olarak biliyoruz, buradaki rahiplere, misyonerlere nasıl saldırıların olduğunu biliyoruz -şimdi biz bu kadar kendi ülkemizde sabıkalıyken- ve Hrant Dink’in nasıl öldürüldüğünü biliyoruz, gayrimüslimlere karşı uygulanan politikaları bir bütün olarak biliyoruz. Kendimiz bu kadar hukuksuz, bu kadar halklara, inançlara karşı hoşgörüsüz ama başka yerde ve demokrasinin beşiği olan ülkelerde onlara demokrasi dersi vermek bir miktar çelişiyor. Onun için, Sayın Cumhurbaşkanımız, sizin tespitleriniz doğrudur yani bu ülkedeki, burada yaptığınız konuşmaların hayata geçmesi için derhâl siz Parlamentoyu göreve çağırın; Parlamento bu konuda politikalar üretsin, Parlamento bir barış komisyonu oluştursun, bir hakikatleri araştırma komisyonu oluştursun. Eğer bu komisyonları oluşturabilirse barışa hızlı adımlarla ilerleyebiliriz ama sizin bahsettiğiniz bu Parlamentoda…

Bakın, bu Parlamento seçime gidiyor. Hangi yasalarla gidiyor? Hangi seçim kanunuyla gidiyor? Şimdi, Sayın Cumhurbaşkanımız, sizin içinize siniyor mu? Bu mevcut Siyasi Partiler Yasası, Seçim Kanunu, bu yüzde 10’luk baraj sizin içinize siniyor mu? Bu partiler arasındaki adaletsizlik sizin içinize siniyor mu?

Sayın milletvekilleri, sizin içinize siniyor mu? Seçime gidiyoruz, dört grubumuz var ve grubu olmayan siyasi partilerimiz var. Şimdi, dört gruptan üçü; siz 186,5 trilyon para alacaksınız, siz 86,5 trilyon, siz 57 trilyon para alacaksınız. Bir tek lira para almayan bir parti ve diğer partiler, bağımsızlar sizinle nasıl yarışacaklar? Bunun adı demokrasi midir? Hani eşitlik ilkesi? İşte, bunların bir an önce gözden geçirilmesi gerekir, adaletin buradan başlaması gerekir. Eğer bu adalet uygulanmazsa siz demokrasiden ve özgürlüklerden bahsedemezsiniz. Allah aşkına şu hâlimize bakın, tek parti dönemi gibi, bakmayın farklı partiler olmamıza. Bu Siyasi Partiler Yasası ve Seçim Kanunu ancak diktatörlüklerde bulunan bir kanundur. Dört siyasi partinin lideri nasıl emrediyorsa Parlamento öyle oluşuyor. Tek parti döneminde de aynı şeyler yapılıyordu çünkü Edirne’den birini Muş’tan milletvekili ediyorlardı, şimdi de aynı şekilde Meclis Başkanımızı İstanbul’dan Antalya’ya gönderen bu zihniyettir. Aynı zihniyet Cumhuriyet Halk Partisinde de var, MHP’de de var, BDP’de de var. Onun için, halkın içinde olmadığı, halkın iradesinin içinde olmadığı bir Siyasi Partiler Yasası, Seçim Kanunu bizi nasıl özgürleştirebilir, biz nasıl düşüncelerimizi ifade edebiliriz? Yani dün burada gördüm, dehşete kapıldım. Aman Allah’ım neydi o, Sayın Başbakan nereyi fethetmişti! Siz bir bütün olarak ayaktaydınız. O ne çığlıklardı, o ne alkışlardı! Çünkü belirleyici olan tek kişi Sayın Başbakan. İşte bu demokrasi bizi bir yere taşımaz. Bu, padişahlar döneminde de yapılıyordu. İşte “Çok yaşa padişahım.” diyenler de vardı ama padişahlar çok yaşamadı! Bu siyasi parti aktörlerinin birçoğu, Özal da öyleydi, Demirel de öyleydi, Mesut Yılmaz da öyleydi. Dönün bakın, hiçbiri kalmadı. Bunlar da gidecek. Demokratik bir rejim oluşmadığı müddetçe, sizin ayakta alkışladığınız, çığlıklar attığınız Sayın Erdoğan da gidecek. Onun için, demokrasi hepimize gerekli. Onun için, tek parti rejiminden nasıl şikâyet ediyorsanız bugün, aslında bugün uygulanan politikalar da tek partinin farklı bir versiyonudur.

Onun için, açık ve net söylüyoruz: Bu adalet duygusu zedelendiği müddetçe bu ülkede iç barışı sağlayamazsınız. Siz bizim oylarımızla burada iktidar oluşturmaya çalışıyorsunuz. Allah aşkına, yani yolsuzlukla hırsızlığın veya oy çalmanın arasında ne fark vardır? Siz niye halkın iradesine ipotek koyuyorsunuz? Niye dünyada olmayan yüzde 10’luk barajı hayatta tutuyorsunuz? Neden, neden bütün farklılıkların Parlamentoya yansımasını engelliyorsunuz? Ne yapmak istiyorsunuz? Tek parti olsanız, 550 milletvekili de sizin olsa ne değişir, ne yaparsınız?

Onun için, 2011 yılı önemli bir yıldır. Bu önemli bir yıl, çünkü yeni bir Anayasa. Bu yeni Anayasa’da bütün halkları kucaklayacak yeni tespitler, retçi, inkârcı bölümler, hepsi çıkarılacak. Ama farklı renklerin, kültürlerin buraya yansıması gerekir. Bunun için derhâl bu… Cumhuriyet Halk Partisi zaman zaman seslendiriyor, zaman zaman bu konuda “Biz de bu yüzde 10’luk baraja karşıyız.” diyor. Diğer partileri de, Milliyetçi Hareket Partisini de göreve davet ediyoruz. Nasıl 2007 seçimlerinden önce, seçimlere birkaç ay kala çok alelacele bir şekilde…

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya)Biz seslendirmiyoruz, eylem yapıyoruz, kanun teklifi verdik; seslendirmiyoruz.

SIRRI SAKIK (Devamla)Sadece kanun teklifiyle olmaz.

FERİT MEVLÜT ASLANOĞLU (Malatya)Tamam.

SIRRI SAKIK (Devamla)Gelin, hep birlikte burada Meclisi kilitleyelim, demokrasiye birlikte sahip çıkalım. Nasıl 2007 seçimlerinde BDP’nin gelmemesi için -o dönem Demokratik Toplum Partisi- hiç uzlaşmadığınız siz ve Adalet ve Kalkınma Partisi seçimlere bir iki ay kala çok alelacele bir şekilde Anayasa’da değişiklik yapmadınız mı? “Kürtler nasıl olsa seçimlerde gider sandık başında tercihlerini kullanamaz. Efendim, bağımsızlar gelmesin…” İşte, onların değirmenine su taşıdınız. Zannettiniz ki bölgeden 3-5 milletvekilini de siz kaparsınız. Oysaki hepsini onlar kaptı. Hukuka, Anayasa’ya karşı hile yaptılar, birlikte hile yaptınız.

Onun için, bugün daha hâlen fırsat var. Gelin, hep birlikte bunu seslendirelim. Eğer bunu seslendirebilirsek, bunu hayata geçirebilirsek gerçekten sorunlarımızın çözümüyle ilgili ciddi bir şekilde sorunu çözebiliriz.

Sevgili arkadaşlar, burada Sayın Cumhurbaşkanının seslendirdiği ve sürekli, işte… Yani artık aslında bir cumhuriyetin bir öz eleştirisiydi, yani 1920’lerde kurulan cumhuriyetin bir öz eleştirisiydi Sayın Cumhurbaşkanının burada, ekim ayında, 1 Ekimde yaptığı konuşma.

Şimdi, o tarihte bir öz eleştiri, hâlen burada “Bilinmeyen bir dil.” olarak geçiyor. Sayın Cumhurbaşkanı “Kürt realitesini kabul ediyoruz.” diyor ama burada “Bilinmeyen bir dil.” geçiyor.

Bilinmeyen bir kimlik, efendim, adı konulmamış bir coğrafya. Biz zaman zaman burada söyleyince kıyametler kopuyor. Yani kıyametleri de koparsanız, bilinmeyen dil Kürt dilidir, bilinmeyen kimlik Kürt kimliğidir, ipotek koyduğunuz o coğrafyanın adı Kürt coğrafyasıdır ve Kürdistan’dır. Bunu ben söylemiyorum. Bunu, 1920’lerde Mustafa Kemal söylüyor. 1920’lerden biraz daha öteye gidelim, çok çok öteye gidelim, 1071’lerde Anadolu’da ilk kapıyı size açan Kürtlerdir. O gün de Kürtler vardı, Kürdistan vardı, Osmanlıda da Kürdistan vardı, cumhuriyet kurulurken de Kürdistan vardı ve ben o gün burada “Kürdistan” derken birkaç arkadaşımız neredeyse masalara çıkıyordu, onlara seslendim, dedim ki: “Bakın, iki gün sonra -kıyametleri koparmayın- sizden temsilciler, genel başkan yardımcıları, Kuzey Irak’a gidecekler, Kürdistan bölgesine gidecekler, orada ağırlanacaklar.” Ve nitekim arkadaşlarımız gitti, orada -Genel Başkan Yardımcınız gitti- KDP’nin kongresine katıldı, “Kürdistan’da bulunmaktan onur duyuyorum.” dedi, çok da iyi etti. E, niye tepki gösterdiniz? Demek ki böyle bir yer var. Onun için, birbirimizin değerlerine, inançlarına saygısızlık etmeyelim. Yani, “Kürdistan” derken ülkenin birliğine bir zararı yok. Biz “Kürdistan” derken, “Kürt halkı” derken bir realiteden bahsediyoruz. Rahatsız da olabilirsiniz. Rahatsız da olsanız söyleriz, burayı terk etseniz de söyleriz çünkü bir realitedir. Eğer bu realite olmamış olsaydı Mustafa Kemal bunu demezdi, eğer bu realite olmamış olsaydı 1920’lerde Kürtlere özerkliği Mustafa Kemal seslendirmezdi. 2010’lardayız, hâlâ 1920’lerin Anayasası’nı arıyorsak, bu da bu ülkenin, bu Parlamentonun bir ayıbıdır. Biz nasıl hâlen 1920’lerin Anayasası’nı arayabiliriz? Onun için, bir miktar da bizim oturup kendimize sualler sormamız lazım. Hep adına yemin ettiğimiz o Mustafa Kemal var ya işte, o, 1920’lerde bunu açık bir şekilde… Kürt milletvekillerine “Kürdistan milletvekili” diye hitap eden o, Laz milletvekiline “Lazistan milletvekili” diye hitap eden kendisi. Ama 1924 sonrası red ve inkâr, ondan sonra kavga… Şimdi kavganın ve şeyin zamanı ve miadı doldu. Onun için, daha çok uzlaşı, daha çok demokrasi, daha çok barış.

Türkiye’de çoğunluktaki Sünni Türk kesimin artık o egemen gücü kırılmalıdır. Burada bu ülke sadece bunlara ait değildir. Bu ülke hepimizin ana yurdudur, burada farklı halklar yaşıyor, farklı inançlar yaşıyor yani biz bu ülkeyi herkesin ortak ülkesi yani bütün halkların Türkiye’si yapmaya mecburuz ve mahkûmuz, Parlamentomuzun görevi de budur.

Sevgili arkadaşlar, asıl Parlamentonun görevi bu iken bu Parlamento görevini yapmıyor. Başta da belirttiğim gibi Siyasi Partiler Yasası, Seçim Kanunu, bu baraj sorunu, bu hak, hukuk ve adalet sorunu olan sorunları Parlamento çözmüyor. Parlamento Başkanımızın, Parlamentodaki vekillerimizin böyle bir sorunu yok. Parlamento başkanları, Meclis başkanları ne zaman göreve geliyorlar, sürekli seferdedirler. Bakın, Sayın Köksal Toptan’dan Mehmet Ali Şahin’e kadar, göreve geldikleri günden bugüne kadar kırkın üzerinde, elliye yakın ülkelerde seyahatlerde bulunmuşlar. Kardeşim, sizin göreviniz uluslararası seyahatlerde değil. Burada bu Parlamentoyu çalıştıracaksınız, bu adaletsizliği ortadan kaldıracaksınız. Ne yapıyorsunuz? Bir ülkeye gidiyorlar Sayın Meclis Başkanımız. Yanına alıyor kafasına uygun olan 3-4 tane milletvekillerini. Bunların içerisinde BDP yok. İşte zaman zaman CHP’yi de katıyor, zaman zaman MHP’yi ama AKP’ye biraz daha toleranslı. Giderken 20 kişilik bir orduyla gidiyor. Kim? Polis. Kim? Burada resim çeken fotoğrafçı arkadaşlarımız. Kim? Ceketini taşıyacak. Kim? Valizini taşıyacak. Kaddafi böyle gidiyor, demokratik ülkelerde bu yok. Bizim ülkemize gelen Meclis başkanlarını da görüyoruz, gelen heyetleri de görüyoruz yani bu ülkenin akarlarını böyle keyfî kullanmak… Siz bu ülkede padişah değilsiniz. Biz size teba edecek şeyler değiliz. Yani siz bu ülkeyi özgürleştirmek, demokratikleştirmek, bu Parlamentoyu adil bir hâle getirmek için göreve geldiniz.

Şimdi bakıyorum, dünya kadar, 1 trilyona yakın Meclisin harcamaları var, iki Meclis Başkanımızın harcamalarıdır. Yanlarında sürekli Meclisten 15-20 kişi seyahatlerdedirler ama götürdüğü, 15’e yakın polis ve diğer birimlerden. Milletvekillerini katıyor ama BDP’den bir milletvekili burada resim çeken arkadaşımız kadar, halkın iradesi olan, o hakka sahip değil çünkü bu ülke, bu Sünni Türklerin babasının çiftliği. Bize böyle bakıyorlar, halkın iradesini yok sayıyorlar. Böyle bir uygulama olur mu? Siz bu Parlamentonun iradesiyseniz, biz zaman zaman haksızlığa, zulme uğradık ve hep de uğruyoruz; milletvekili saldırıya uğruyor, milletvekili yaralanıyor, ilgilenmiyorsunuz. O saldırıyı gerçekleştirenlerle ilgili soruşturma bile açtırtmıyorsunuz, takip etmiyorsunuz ama bu keyfiyetlerinizden de asla geri kalmıyorsunuz.

Son, bir iki… Zaman açısından bir miktar sıkıntımız var.

Ben Sayın Bakanıma sormak istiyorum: Genelde hep sizi vicdan sahibi bilirim, öyle de biliyorum. Benim de vicdanım, yol haritam gözyaşlarımdır. Benim de gözyaşlarım artık anayasamdır, yasamdır. Sizin de gözleriniz hep yaşlıdır. Biraz önce bu saydıklarım ve TRT’nin BDP ile ilgili tutumu, RTÜK’ün bizimle ilgili tutumu, bu Parlamentonun bizimle ilgili tutumu, bu Meclis Başkanının BDP ile ilgili tutumu vicdani midir Sayın Bakanım, ahlaki midir? Halkın iradesine bu kadar haksızlık yapılır mı? Ben inanıyorum ki, sizin de vicdanınızda mahkûm olmuştur çünkü biz soru önergesi veriyoruz, TRT’den soruyoruz, diyoruz ki: TRT, tarafsız olmalısın, Anayasa’nın şu hükmünü yerine getirmelisin, diğer siyasi partilere ne kadar süre tanıdıysan BDP’ye de tanımalısınız. Gelen cevapta diyor ki: “Haber değeri olursa…” Demek ki, bugüne kadar BDP haber değeri olan hiçbir eylem yapmamıştır. Oysaki herkes, eli vicdanında olan herkes bilir ki, BDP her gün gündem oluşturacak noktada halkıyla beraberdir ve Türkiye demokrasi güçleriyle Kürt halkının sesidir ve her yerde zulme karşı direnen bir harekettir ama bu TRT tarafından görülmez ve edilmez.

Diğer bir konu: RTÜK, evet biliyoruz sizin arka bahçeniz ama el vicdan, bu RTÜK neyi denetler, görevi nedir? Şimdi soruyoruz… Bakın, birçok kanalda, birçok dizilerde sadece Kürtler değil diğer halklara da haksızlık var. Aşağılanıyor, inançlar aşağılanıyor, halklar aşağılanıyor, halklar arası çatışma körükleniyor ve biz başvuruda bulunuyoruz, dönüp bize cevap, parti olarak: “Efendim, biz bir suça rastlamadık.” Oysaki akşam Kurtlar Vadisi’ni izleyen gençler, sabahleyin elinde silahla, elinde çakılarla, bıçakla, ne ise, üniversitede saldırıya geçiyor. O yiğit, babayiğit bir tane Alemdar var ya, ona özenerek ve bu biliniyor. Halklar arasındaki kin, nefreti nasıl tetiklediğini hepimiz de biliyoruz.

SUAT KILIÇ (Samsun)İzlemeyin Kurtlar Vadisi’ni. Biz izlemiyoruz Kurtlar Vadisi’ni.

SIRRI SAKIK (Devamla)Nasıl, anlamadım?

SUAT KILIÇ (Samsun)“İzlemeyin Kurtlar Vadisi’ni.” diyorum. Biz de izlemiyoruz Kurtlar Vadisi’ni.

SIRRI SAKIK (Devamla)Biz de izlemiyoruz ama bakın, izleyenler var diyoruz. Buradan etkilenip üniversitede bunu saldırıya ve saldırı nedeni olarak görenler var. Bizi onlarca üniversiteli öğrenciler arıyor yani biz ezbere konuşmuyoruz.

Ne yapıyor bu Alemdar? Sanal bir Alemdar.

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

89 konuşma daha · 14 Aralık 2010

89 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook