2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında
Ankara Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 37. Birleşim · 5. yasama yılı · 20 Aralık 2010 · 1.495 kelime · yaklaşık 7 dakikalık okuma
Kaynak göster
Yıldırım Tuğrul Türkeş (MHP), 20 Aralık 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2011 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNUN TASARISI İLE 2009 YILI MERKEZİ YÖNETİM KESİNHESAP KANUNU TASARISI HAKKINDA); konuşma 1.495 kelime.
Yıldırım Tuğrul Türkeş (MHP, Ankara). “2011 yılı merkezi yönetim bütçe kanunun tasarısı ile 2009 yılı merkezi yönetim kesinhesap kanunu tasarısı hakkında”. TBMM Genel Kurulu, 37. Birleşim tutanağı, 20 Aralık 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/yildirim-tugrul-turkes-23-2010-12-20-2011-yili-merkezi-yonetim-butce-kanunun-tasarisi-ile-2009-yili-merkezi (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA YILDIRIM TUĞRUL TÜRKEŞ (Ankara)Sayın Başkan, sayın milletvekilleri, 2011 yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı, Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü bütçeleri hakkında Milliyetçi Hareket Partisi Grubu adına söz almış bulunuyorum. Sözlerime başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Kültür, yaşadığımız her şeydir. Geleneğimiz, örfümüz, ananemiz, hepsi kültürümüzü oluşturan parçalardır. İdrak ettiğimiz bu yeni yüzyılda çağ değişmiştir. Bunu bugün bazılarımız tam olarak anlayamamış olabilir, ama ileride tarihçiler buna işaret edecekler ve bu çağı belki de “Bilgi çağı” olarak adlandıracaklardır.
Küreselleşme olgusunun yaşandığı bu dönemde milletlerin kültürleri daha da önem kazanmıştır. Bu süreçte tarihin her döneminde olduğu gibi kültürlerini koruyamayan toplumların varlıklarını devam ettirme şansları bulunmamaktadır. Tanzimat’tan bu yana, yani geçen iki yüz yıllık süre içerisinde Batılılaşma veya daha doğru deyimiyle çağdaşlaşma çabaları hep ödünç bilgiyle sağlanmaya çalışıldı. Dolayısıyla da tam bir başarıdan bahis bugün dahi mümkün değil.
Cumhuriyetimizin 90’ıncı yılını geride bıraktığımız bu yeni çağda, artık beynimize kazımamız gereken bir gerçek var: Ödünç bilgiyle kalkınmanız mümkün değildir.
Değerli milletvekilleri, işte, kültürümüz ve takip etmemiz gereken siyaset bu anlamda çok büyük bir önem arz etmektedir. Sekiz yıldır iş başında bulunan AKP İktidarı, bugüne kadar, maalesef tarihî bir perspektif içerisinde kültür politikası oluşturamamıştır. Bu süre ülkemiz açısından çok büyük bir kayıp olmuştur. Eksik bilgi veya daha da kötüsü, bildiğini yeter saymak yanlış tanıya sebep olur. Bu da hâliyle yanlış tedavinin kapısını açar. AKP’nin akıl hocalarından bir akademisyen, bir Türk destanını, Ergenekon’u -herhâlde yaranmak adına- “Uydurmadır, aslında böyle bir destan yoktur.” diyerek sınırlı bilgisiyle yok saymaya çalışıyor. 19’uncu yüzyılın başında Finlandiya’da Doktor Elias Lönnrot isminde bir tıp doktoru, halk bilimcinin yaptıklarından haberdar olsa, sanıyorum bu hatayı yapmazdı. Doktor Lönnrot, halktan derlediği hikâye ve halk şarkılarıyla “Kalevala” diye bir destan ortaya çıkarıyor. Bu destan temel eğitimde zorunlu kılınıyor ve sadece bu destan ile Finlandiya, uzun yıllar sonra, İsveç’in boyunduruğundan kurtuluyor, dilini ihya ediyor ve bağımsızlığında bu derleme destan önemli bir yer tutuyor.
İşte, değerli arkadaşlar, bu örnekten de anlayacağınız gibi, bu çağda dünyayı bilmeli ama ondan daha önemlisi, kendi tarihimize, kendi kültürümüze mutlaka sahip çıkmalıyız. Bunu yapmadığımız takdirde, ödünç bilgiyle ve başkalarının size izin verdiği kadar teknoloji ile çağdaş medeniyeti yakalamanız mümkün değil. Tabii ki dışarıdan teknolojiyi, sanatı, işinize yarayan ne varsa hepsini alabilirsiniz ama bunu kendi kültürünüzle yoğurup içselleştiremezseniz, daha da önemlisi, kendinizden kaynaklı buluş ve gelişmeler sağlamadan gelişme ve kalkınma mümkün olmaz. İşte, kültür, bütün bu yapmanız gerekenlerin arkasındaki büyük felsefedir.
Büyük Türk milliyetçisi rahmetli Atatürk “Bence medeniyeti kültürden ayırmak güçtür ve lüzumsuzdur. Bu noktayı nazarımı izah için kültür ne demek tarif edeyim: Bir insan cemiyetinin devlet hayatında, fikir hayatında yani ilimde, sosyal hayatta, güzel sanatlarda, iktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz, havaya ait ulaştırma işlerinde yapabildiği şeylerin sonucu.” demektedir.
Değerli milletvekilleri, Kültür Bakanlığı bunlardan sadece kültürün önemli bir kolu olan sanat boyutuyla ilgilenmeye çalışmaktadır. Bu nedenle ben de satır başları itibarıyla bu konuya değineceğim. Ama önce geçen sekiz yıldır sürdürülen bir yanlışa dikkatinizi çekmek istiyorum. AKP İktidarının ilk yıllarında Kültür Bakanlığı Turizm Bakanlığıyla birleştirilerek büyük bir yanlış yapılmıştır. Belki bazılarınız hatırlar, o dönemde değişik partilere mensup ve o tarihe kadar Kültür Bakanlığı yapmış birçok değerli şahsiyet müşterek bir bildiri yayınlayarak buna dikkat çekmişlerdi ama maalesef, her zaman olduğu gibi bu haklı ve yapıcı seslenişlere kulak asılmadı ve o yanlış sekiz yıldır devam ediyor. Kültür, bir sanayi dalı olan turizmin ham maddesi veya cephanesi değildir. Konuyu bu şekilde ele almak ve meseleye bu gözlükle bakmak hem milletimize hem de kültürümüze karşı yapılan büyük bir haksızlıktır. Turizm bir sanayidir ve ülkenin ekonomisiyle alakalı önemli girdi sağlamaktadır. Bunu azımsamıyoruz, küçümsemiyoruz ama kültürümüzü bu gelirin malzemesi olarak görmek ve öyle davranmak da temel felsefede çok büyük bir yanlıştır. Bu bakanlıklar ayrılmalı ve kültüre hak ettiği değer verilmeli ve bu konuda daha kapsamlı bir çalışma yapılmalıdır.
Vaktimin darlığı nedeniyle turizm konusunda fazla bir şey söyleme şansına sahip değilim ama sanıyorum geçen aylarda yaşanan Savarona hadisesi başlı başına hem turizmde durduğumuz yeri hem de kültürümüzün turizmin emrinde ne hâle geldiğinin acı bir örneği olmuştur.
Değerli milletvekilleri, bu vesileyle başka bir önemli konuya da değinmek istiyorum. Hiç düşündünüz mü bilmiyorum ama 12 Eylül darbesi siyasi ve sosyal hayatımızı yaralamakla beraber ve belki de daha fazla kültür hayatımızı hırpaladı. O güne kadar bir yükseliş içinde olan Türk sineması sekteye uğradı, sinema işletmeciliği el değiştirdi, yabancı filmlerin dağıtımı kolaylanarak zaten ekonomik olarak kırılgan yerli sinemamız durma noktasına getirildi. Televizyonlar da bu boşluktan istifade ederek yabancı dizilerle saatlerini doldurdular yani yabancı kültürlerin saldırısına uğradık. Üzerinden otuz yıl geçmesinin ardından, sinemamız ve televizyon dizileri başta olmak üzere, görsel sanatlar kendini yeni yeni toplamaya başladı. Bu hadiseler edebiyatımızda da tiyatrolarımızda da hep yaşandı. Geçtiğimiz aylarda, burada, 12 Eylül 1980 darbesinin yargılanabilmesi konusu tartışıldı. Yapılan Anayasa madde değişikliği referandumunun ardından da sözde bir hesap sorma döneminin yolu açıldı. Bizlerle birlikte o dönemin acılarını yaşamış olan Sayın Bakanın bu konuyu bilim adamları ve sanatçılarla birlikte araştırmasını bekledim ama, maalesef, bugüne kadar bu konu hiç ele alınmadı. Bunu da kültür hayatımızda büyük bir eksik olarak gördüğümü burada ifade etmeliyim.
Değerli milletvekilleri, kültür ve sanat siyasetten ayrı olamaz. Sanatın bütün türleri sanatçılar tarafından kurgulanan hayatın akisleridir. Güzel sanatlar, adından da anlaşılacağı üzere, hayata estetik bakışlı zenginlik kazandırır ve insanları günlük hayat içinde çaresizliklerden uzaklaştırır. Siyaset de hayatı yeniden kurgular ve çaresizliklere çözüm üreterek insanlara umut vermeyi ve daha iyiye ulaşmayı düşündürür. Bu sebeple, tarih boyunca siyaset ve sanat iç içe olmuştur. Milliyetçi Hareket Partisinin önceki Genel Başkanı Merhum Alparslan Türkeş “Sanat, fikirlerin işlenmesinde insana ve Allah’a yönelişte, beşer ufkunun genişlemesinde en önemli faaliyetlerden biridir. Sanat, insanı doğruya, iyiye ve güzele yöneltmektedir. Sanat, ülkülerin kanadıdır.” demektedir. Bugün, siyasetçiler büyük ölçüde sanattan uzaklaşmış, sanatçılar da siyasetten uzaklaşmıştır. Siyaset ve sanatın geçirgen halkalarını canlandırmak için biz siyasetçilerin çaba harcaması gerekir. Günlük parti politikaları ve faaliyetleri arasında mutlaka sanatın çeşitli dallarını yerleştirmek gerekir. Cumhuriyetin ilk politikacı aydınlarının büyük bölümünün edebiyatçı, ressam, müzisyen, mimar olduklarını hatırlamakta yarar var. Bugün, kendilerini “yeni Osmanlıcı” olarak gören veya haklarında böyle yazılar yazılınca mutlu olan milletvekillerine, bakanlara hatırlatmak isterim. Osmanlıdaki sanata muhabbet, müzik aşkı, bu neo Osmanlılarda yok; içlerinde ne bir bestekâr ne iyi bir ressam ne de Sultan Abdülhamid gibi ağaç oyma sanatkârı, mobilya imal edebilen devlet adamı görmek mümkün değildir. Bunu bir yana bırakın, Kültür Bakanı haricinde sekiz yıldır, başta Başbakan olmak üzere mevcut siyasi iktidarın temsilcilerinden birini ne devlet operasında ne bir bale gösterisinde ne de senfoni orkestrasının bir konserinde görmek mümkün değil.
Geçtiğimiz ay bir devlet sanatçımız “Ankaralı olmam nedeniyle sorumluluğumdu.” diyerek Ankara’da bir uluslararası müzik festivali düzenledi, dünyaca ünlü orkestraları getirdi. Hiç olmazsa Ankara milletvekilleri ar belası gelir diye düşündüm. Onca milletvekilinizden biri bile bu etkinliğe katılmadı.
Değerli milletvekilleri, parasızlıktan daha vahim ne olabilir, hiç düşündünüz mü? Parasızlıktan daha vahimi borçlu olmak ve onun sıkıntısı içinde kıvranmaktır. Bugün milletimizin büyük çoğunluğu, başta hamdolsun TOKİ sayesinde ve yine yanlış ekonomi politikaları nedeniyle parasızlıktan çok daha sıkıntılı şartlarda, borç sarmalında yaşamaya çalışmaktadır. Bu da hâliyle kültür ve sanat etkinliklerine ilgiyi büyük ölçüde sekteye uğratmaktadır. Malumunuz olduğu üzere, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine göre, birey, bir kategorideki ihtiyaçları tam olarak gideremeden bir üst düzeydeki ihtiyaç kategorisine dolayısıyla kişilik gelişimi düzeyine geçemez. Toplumumuzun büyük bir kısmını bu borç ödemeye odaklı ve sadece temel ihtiyaçları temin noktasında hayat şartlarında tuttuğumuz sürece gerçek manada bir kalkınmadan veya çağdaş bir ülke olma vasatından söz etmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Toplumumuzun, günlük kaygılarını bir yana koyup kişisel gelişimi için kültürel faaliyetlerde bulunabilmelidir; bu, bir siyasi iktidarın temel görevleri arasındadır.
Değerli milletvekilleri, bugün, ülkemizi kötüleyerek uluslararası ödül alan namlı yazarlarımız var, belli yayınevlerinin promosyonlarıyla çok satan yazarlarımız var ama hiç birinin bir cümlesi, bir sözünü hatırlıyor musunuz veya herhangi birinin bir önerisi toplum hayatımızı etkiliyor mu? Zamanımızın bu sözde şöhretlerinin herhangi birinin, merhum Sait Faik’in “İnsanı sevmekle başlar her şey” gibi sade ama anlam dolu bir cümlesini veya toplum hayatımızla ilgili yararlı bir önerisini hatırlayıp şurada söyleyiverecek biriniz var mı? Yoktur, çünkü bu şöhretlerin o manada akılda kalacak söyledikleri bir şey bulunmamaktadır. Onları yitirdiğimiz tarihler itibarıyla, 58’den beri bir Yahya Kemal, 63’ten beri bir Nazım Hikmet veya 83’den beri bir Necip Fazıl’ın yerine yenileri yetişemediyse, bu durumu ciddiyetle düşünmemiz gerektiğini ifade etmek isterim. İşte, değerli arkadaşlar, kültürümüzün içinde bulunduğu durum bu basit örnekle bile çok iyi anlatılmaktadır.
Değerli milletvekilleri, opera ve bale, cumhuriyetin ilk zamanlarında bir modernleşme girişimi ve o dönemin aktif sanatları olarak Batı’dan kopyalanmış ve ülkemize getirilmiştir. Bugün, gerek tiyatro ve gerekse opera ve bale, çağın değişmesi ve kitle iletişim araçlarının farklılaşmasıyla bütün dünyada belli bir oranda 18-19’uncu yüzyıllara nispeten önemini yitirmiştir ancak yine de sosyal yapıda önemli bir biçimlendirme aracı olarak ve önemli bir kültür faaliyeti olarak bütün dünyada sürdürülegelmektedir.
Cumhuriyetimizin kuruluşunun 89’uncu yıldönümünde, hâlâ kopyalanmış, içselleşmemiş, benimsenmemiş bir operayla karşı karşıyayız, bunun sorumluluğu iktidardadır. Çocuklara ve gençlere yeterince tanıtılamamış ve dolayısıyla sevdirilememiş bir tiyatro veya baleyle bir yere varmak mümkün değildir.
Sekiz yıldır iş başında bulunan bir siyasi iktidarı sadece bina onarımları ve yeni inşaat işleriyle uğraşıyor diye bu konuya eğildiğini söylemesini kabul etmemiz mümkün değil.
İstanbul Atatürk Kültür Merkezi meselesinde 21’inci yüzyıla yakışan bir bina isteyen iktidar, sanatçılarını ve sanat eserlerini 21’inci yüzyıla yakışmayacak şekilde cezalandırmış durumdadır.
Bu duygu ve düşüncelerle yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum. (MHP sıralarından alkışlar)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
77 konuşma daha · 20 Aralık 2010