Yükseköğretim kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.238)
Mersin Milletvekili · MHP
Genel Kurul, 117. Birleşim · 2. yasama yılı · 12 Haziran 2008 · 1.796 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Akif Akkuş (MHP), 12 Haziran 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: YÜKSEKÖĞRETİM KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.238)); konuşma 1.796 kelime.
Akif Akkuş (MHP, Mersin). “Yükseköğretim kanununda değişiklik yapılması hakkında (s.s.238)”. TBMM Genel Kurulu, 117. Birleşim tutanağı, 12 Haziran 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/akif-akkus-23-2008-06-12-yuksekogretim-kanununda-degisiklik-yapilmasi-hakkinda-s-s-238 (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA AKİF AKKUŞ (Mersin)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 238 sıra sayılı Yükseköğretim Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı hakkında, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu ve şahsım adına söz almış bulunuyorum. Yüce Meclisi saygıyla selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, gelişmiş bir ülkede yükseköğretim en önemli vazgeçilmez unsurların başında gelmektedir. Üniversiteler, yeni nesilleri, genç nüfusu, çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı ve seçkin ortakları hâline getirmede en önemli kurumlarımızdandır. Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak refah ve mutluluğunu artırmak amacıyla ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmasına katkıda bulunan ve hızlandıran programlar bu kurumlarda gerçeğe dönüştürülecektir. Üniversitelerimiz, yüksek düzeyde bilimsel çalışma ve araştırmaların yapılması, bilgi ve teknolojinin üretilmesi, evrensel ve çağdaş gelişmeye katkıda bulunması bakımından da büyük bir öneme sahiptir. Elbette, böyle bir kurum dinamik bir yapıda olmalı ve daima değişim ve gelişmelere açık olmalıdır. Bunun bir sonucu olarak da gerek akademik gerek idari ve gerekse özlük hakları bakımından teknolojik ve bilimsel gelişmelere meydan verilmelidir. Bu tasarı ile daha çok, yeni açılmış olan üniversitelerin kadro temini başta olmak üzere birtakım ilave yenilikler getirilmektedir.
Değerli milletvekilleri, 2547 sayılı Kanun hükümlerine göre üniversitelerimize idareciler ve akademik personel atanmaktadır. Kanun’un 13’üncü maddesi (a) fıkrasına göre seçilmesi gereken rektörler bu uygulama ile yeni üniversiteler için değiştirilmekte ve YÖK Yönetim Kuruluna müracaat edenler arasından 3 kişi belirlenip Cumhurbaşkanına takdim edilmekte ve bu 3 adaydan 1’i rektör olarak Cumhurbaşkanı tarafından atanmaktadır.
(x) 238 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Bu tasarı ile o üniversitede çalışmakta olan öğretim üyelerinin inisiyatifi dikkate alınmamaktadır. Buna gerekçe olarak da “yeterli öğretim üyesinin bulunmaması hâlinde” denmektedir. Ancak, yeterli olmayan veya yeterli olan öğretim üyesi sayısı belirtilmemektedir. Yani muğlak bir ifade olarak karşımıza çıkmakta, bu 30 mu olacak, 40 mı olacak, 10 mu olacak, 5 mi olacak, bu belirtilmemektedir. Bu yüzden, bunu belirleyecek makul bir sayının ortaya konması gerekmektedir. Aksi takdirde farklı uygulamalar söz konusu olacaktır.
Aslında bütün üniversitelerde rektör atamasının yeni bir anlayışa ihtiyacı bulunduğu da bir gerçektir. Çünkü rektör seçimleri üniversite öğretim üyeleri arasında bazı tatsızlıklara ve husumetlere sebep olabilmektedir. Tabii, şu denilebilir: Bu ilim, irfan yuvasında niçin insanlar seçimi ele alarak birtakım husumetler ortaya koysunlar, birtakım husumetler çıksın, diye düşünebilirsiniz, ama maalesef bu bir gerçek. Çünkü ben bunları üniversitede defaatle yaşamış olan birisiyim.
Bakıyoruz, şöyle bir, bunu örnekleyecek olursak: Rektör adayı sizden oy istiyor. Farklı bir adaya angaje olduğunu anladığı kişiye, rektör atandıktan sonra despotça tavırlar içerisine girebiliyor. Hatta o kişiye, doktorasını bitirmiş, asistanlarına gerekli şartları sağladığı hâlde, yardımcı doçent kadrosu bile vermiyor. Yani, bırakın kendisine oy vermeyen öğretim üyesini, onun yanında çalışan, yetiştirdiği, doktora yaptırttığı, öğretim üyesi olmaya hak kazanmış, şartları yerine getirmiş kişilere bile bu kadroyu vermekten imtina ediyor. Bunun birçok örnekleri bulunmaktadır.
Ancak, atanacak rektör adayları mutlaka o üniversiteyle ilintili olmalıdır. Yani, diyoruz ki, burada sayı yeterli değil. Ancak, yeni açılan üniversitelere, mesela Ağrı Üniversitesine Antalya’da çalışan bir kişi müracaat ediyor, Balıkesir’de çalışan birisi, Edirne’de çalışan, İstanbul’da çalışan birileri müracaat ediyor ve bunların içerisinden birisi rektör oluyor. Belki de o güne kadar orayı hiç görmemiş, oraya hiç emek vermemiş birisi olabiliyor. Bu yüzden, diyorum ki, bunun da düzeltilmesi faydalı olacaktır ve o kişinin o üniversiteyle bir şekilde ilintili olması gerekir. Yani, orada daha önce hocalık yapmış olabilir, o bölgenin insanı olabilir, o bölgede yaşamış olabilir. Bunların dikkate alınması gerekir diye düşünüyorum.
Değerli milletvekilleri, üniversiteye giriş imtihanları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi tarafından yapılmaktadır. Bu vesileyle, önümüzdeki pazar günü yapılacak olan üniversite imtihanına girecek olan öğrencilerimize başarılar diliyorum, hepsi inşallah istediklerine kavuşurlar diye düşünüyorum.
Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi bu imtihanlar ve başka kurumlar için verdiği imtihan hizmetleri karşılığı aldığı paraların tamamını kullanamıyor ve yıldan yıla bir miktar para birikmesi söz konusu oluyor. Bu yasa tasarısıyla, önceki yıldan devreden finansman fazlasının yüzde 25’i her yıl şubat ayı sonuna kadar Yükseköğretim Kurulu hesabına aktarılmak isteniyor. Ödenek kaydedilen tutarlar, bilimsel araştırma projeleri ile yurt dışı ve yurt içi öğretim elemanı ve öğrenci değişim programlarının desteklenmesi, öğretim üyesi ve araştırmacı yetiştirilmesiyle, Yükseköğretim Kurulunun fiziki ve beşerî altyapısının güçlendirilmesi amacıyla kullanılır hâle getirilmektedir. Ancak bu gelirin münhasıran yükseköğretim kurumlarının bilimsel araştırma projelerine ayrılması çok daha uygun olacaktır. Çünkü ülkemize binadan çok bilimsel çalışma sonuçları gereklidir. Ülkemizin bu şekilde çağdaş medeniyet içerisinde daha önemli bir yere sahip olması söz konusu olabilecektir diyorum.
Sayın milletvekilleri, üniversitelerimizde yarının doçent kadrosunda çalışmakta olan akademik personel, onların bilimsel aktivitesini düşüren birçok sıkıntıyla karşı karşıyadır. Yardımcı doçentlerin, 2547 sayılı Kanun’un çıkması ve üniversite sayısının birdenbire artmasıyla yeni üniversitelerimizde eğitim ve öğretimin sürdürülmesinde birinci dereceden katkıları olmuş ve olmaktadır.
Şöyle düşünelim: Türkiye’de birkaç tane üniversite varken birdenbire üniversite sayısı on dokuza çıktı, ancak bu üniversitelerde ders verecek öğretim üyesi bulunamadı. Bunun için 2547 sayılı Kanun’un hemen akabinde yardımcı doçentlik kadroları ihdas edildi. O güne kadar yardımcı doçentlik müessesesi bulunmamaktaydı. Doktorasını bitiren dört sene beklerdi ve o dört senenin sonunda doçentlik başvurusunda bulunur idi. Ama bu yükü hafifletebilmek, bu yükün üstesinden gelmek üzere üniversitelerimiz için demek ki böyle bir kadro ihdas edildi ve bu kadro bugün hâlâ varlığını sürdürmekte. Tabii ki yeni üniversiteler açıldıkça bunların sayısı da günbegün artacak ve bunlar hâlâ üniversitelerde bir görev üstlenmekte, bihakkın işlerini yapmaktadır. İnanıyorum ki, yeni açılan üniversitelerimizin akademik kadroları da yardımcı doçentler tarafından karşılanacaktır. Bu yüzden, bu akademik kadrolarda bulunanların sıkıntılarının giderilmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir. Gerçekten çok büyük sıkıntı içerisindeler.
1998 yılında çıkan bir af yasasına eklenen maddeyle yardımcı doçentlerin en çok on iki yıla kadar çalışabilecekleri kısıtlaması kaldırılmış ve bugün yirmi yıldan beri yardımcı doçent olarak çalışanlar bulunmaktadır. Tabii, bizim şimdi aklımıza bu on iki yıl içerisinde yardımcı doçent, niçin doçent olamadı diye bir soru gelebilir. Tabii bunun da çeşitli sıkıntıları var. Özellikle bu arkadaşlarımızdan bu şekilde, on iki yılını doldurup yirmi yıla kadar veya daha fazla yıla kadar yardımcı doçent olarak kalan arkadaşlarımızın birçoğu bu kadroya ileri yaşlarda geçti. Yani, bunlar liselerimizde yahut eğitim enstitülerinde hocalık yaptılar, öğretmenlik yaptılar, sonraki dönemde YÖK Yasası’nın çıkmasıyla da bulundukları yerde bunlar öğretim görevlisi oldular. Sonra birtakım kolaylıklar sağlandı. Bu kolaylıklar sonucunda yardımcı doçent kadrosunu aldılar ama bunlar ileri yaşta bu işe başladıkları için gerek yayın yapma -hepsine demiyorum tabii, bunların bir kısmı- gerekse dil açısından büyük sıkıntılarla karşılaştılar ve bunu, bu aşamayı bir türlü aşamadılar.
Ayrıca bu arkadaşlarımız yoğun bir ders yükü altındadırlar. Şimdi, yeni üniversiteler kurduk. Bu üniversitelerimizde, itimat edin, bu yardımcı doçentler yahut orada görev alacak hocalar haftada kırk saate kadar derse gireceklerdir. Çünkü, ben Selçuk Üniversitesine geldiğim zaman yardımcı doçenttim ve haftada otuz dokuz saat derse girerdim. Diyeceksiniz ki, bu çok fazla değil mi, nasıl yapıyordunuz? İşte, büyük gayretlerle bunu yapmaya çalışıyor idik.
CAHİT BAĞCI (Çorum)Elli saat giriyorduk.
AKİF AKKUŞ (Devamla)Mesela, doğrudur.
Dolayısıyla, bu arkadaşlarımız hakikaten yoğun bir ders yükü altında bulunuyorlar.
1998’de çıkan Af Kanunu’yla kaldırılan on iki yıllık süre maalesef bazı üniversitelerde hâlâ uygulanmakta ve on iki yılı dolan yardımcı doçentin görevinin sona erdiği belirtilmektedir. Bu aksaklık ancak mahkemeler tarafından çözülmekte ve hakları iade edilmektedir. Bu yüzden bu on iki yıllık sürenin mutlaka kaldırılması ve buna bağlı olarak da bir diğer sıkıntı olan yardımcı doçentlerin 3’üncü dereceden aşağı inememeleri yeniden düzenlenmelidir. Malumunuz, 657 sayılı Kanun’a tabi memurlar 1’inci derecenin 4’üncü kademesine kadar inebilmekte ve bir hak kaybı, hak gaspı söz konusu olmamaktadır. Ama yardımcı doçente bakıyorsunuz, aşağı yukarı on senedir 3’üncü derecenin 4’üncü kademesinde görev yapıyor. Dolayısıyla, bunun önlenmesi gerekiyor. Bu şekilde, 1’inci derecenin 4’üncü kademesine kadar inebilmelerinin sağlanması bu hak gaspını önleyecektir diye belirtiyorum.
Doçentlik sınavlarının yılda birden ikiye çıkartılması uygun bir karar olacaktır. Ancak doçentliğe başvuru şartları arasında yer alan yabancı dil başarı notunun 5 puan kadar aşağı çekilmesi daha uygun olurdu, daha uygun olabilir diyorum.
Ayrıca 4’üncü maddeyle getirilen doçentlik yabancı dil imtihanına açıklık getiren b/(3) bendinde ”Bu sınavın, adayın bilim dalı ile ilgili olması şartı aranmaz.” denilmektedir. Yani -atıyorum- bir coğrafyacı imtihana girdiğinde karşısına tıptan bir konu çıkabilir. O konuyu bir tıp adamının bile kolayca anlayıp kavraması zor iken bir coğrafyacının bunu anlaması hiç mümkün olmaz. Dolayısıyla, bu bir sıkıntı olarak, dilin başarısızlığında, başarılamamasında bir sıkıntı olarak karşımızda durmaktadır. Zorluk derecesi yüksek olan bu imtihanların imtihanlara gireceklerin tercihine göre fen, sosyal ve sağlık bilimleri alanında ağırlıklı olması daha uygun olacaktır.
Öte yandan “Yardımcı doçent, doçent ve profesörlük atamalarında üniversiteler bilimsel kaliteyi artırmak maksadıyla ek koşullar belirleyebilirler.” diyerek üniversiteler arasında atama farklılıklarının doğmasına ve bu ek koşullar bazı olumsuzlukların meydana gelmesine de sebep olabilecek. Şöyle düşünün şimdi: Bu ek koşulu üniversite koyduğu için (A) üniversitesi farklı birtakım koşullar, (B) üniversitesi farklı birtakım koşullar koyacak, bu da üniversiteler arasında farklılıkların doğmasına sebep olacaktır diye belirtiyorum. Bu yüzden kriterlerin ortak ve uygulanabilir olmasında fayda mülahaza edilmektedir.
Ancak, profesörlük atamaları herhangi bir imtihan içermemektedir, dolayısıyla profesörlük atamasında kişinin uygun olup olmadığı, belirlenen bir jürinin raporuna istinaden tayin edilmektedir. Bu yüzden “Yardımcı doçent ve doçentlerde objektif ve denetlenebilir nitelikte ek koşullar belirleyebilir.” ibaresi askıda kalmaktadır profesörler için.
Bunun yanında, bir üniversitede yıllarca profesörlük kadrosunda bulunmuş birisinin başka bir üniversiteye geçmek istemesi durumunda, madde 6 ile değiştirilen 2547 sayılı Kanun’un 26’ncı maddesi (a) ve (b) bentlerinde belirtilen şartların tekrar istenmesi kırtasiyeciliği artıracaktır diyorum. Çünkü bu (a) ve (b) bentlerindeki şartları yerine getirerek birisi profesör oldu, yıllarca orada çalıştı ama daha sonra şartlar değişti -atıyorum- Konya’dan Ankara’ya gelmek istiyor, aynı şartlar yeniden isteniyor. Bu bakımdan bu bir kırtasiyecilik diye belirtiyorum. Bu yüzden bir profesörün başka bir yere atanmak istenmesi hâlinde “Kadrosu ile ilgili bilim alanında çalışmış olmak ve üniversite yönetim kurulunun alacağı kararla rektör tarafından atanması.” ibaresi daha uygun olur diye düşünüyorum.
Değerli milletvekilleri, bu yasa tasarısıyla, bir üniversiteye bağlı olmaksızın vakıfların meslek yüksekokulu kurabilmesine imkân tanınmaktadır. Bunların kuruluşuna gerekçe olarak da “Meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır.” denilmektedir. Bu ihtiyacı kim belirleyecek? Yani, burada ihtiyaç var… Diyelim ki piyasadan bu insanlara “Burada bir meslek yüksekokulu kurun ve bu meslek yüksekokulunda bize adam yetiştirin.” mi diyecekler? Yani, Türkiye'nin başka yerinde yetişen meslek yüksekokulları mezunlarını beğenmeyerek böyle bir istekte mi bulunacaklar, bunu bilemiyorum tabii. Bugün ihtiyaç olabilir, yarın olmazsa bu okul kapatılacak mı? Yani şöyle düşünelim: Bir yerde bir sanayi bölgesi var, o sanayi bölgesinin bulunduğu yerde böyle bir okul açıldı, birkaç sene mezun verdi, onlar da çalıştı, falan filan. Sonra, çevresel şartlar bakımından o sanayi bölgesi oradan kalktı, okulu götürecekler mi yahut da kapanacak mı? Bu da muallak bir şekildedir.
Yasa tasarısına eklenen geçici maddeyle, altmış yedi olan emeklilik yaş sınırı, yeni üniversitelerde uygulanmak üzere, yetmiş ikiye çıkartılmaktadır. Ömrünün son yıllarını tamamlamakta olan bu akademik kadronun evinden, ailesinden uzaklaşması anlamını da taşıyan bu karar bütün üniversitelerde uygulanmalı, çalışmak isteyen yaşlı hocalarımızın evi ve ailesiyle birlikte yaşaması sağlanmalıdır diyorum. Yani, bunlar buradan uzaklaştırılmasın.
Değerli milletvekilleri, üniversitelerimizde öğretim üye ve yardımcılarının önemli sorunlarından birisi de onların özlük hakları ve ders ücretlerinin artırılmasıdır. Bugün, bir profesörün ders ücreti 10 YTL, bir doçentin 8,5 YTL, bir yardımcı doçentin 7 YTL, bir öğretim görevlisinin de 6 YTL’dir. Bunların acilen en az 4 katına çıkarılması, bir çoğu yoksulluk sınırı altında yaşayan öğretim üye ve yardımcılarını rahatlatacaktır diyorum.
Ayrıca, prof ve doçent maaşlarında 2000 yılında yapılmış olan iyileştirmenin, yardımcı doçent, öğretim görevlisi ve araştırma görevlilerine de uygulanması…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
42 konuşma daha · 12 Haziran 2008