Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)
Batman Milletvekili ·
Genel Kurul, 95. Birleşim · 4. yasama yılı · 26 Nisan 2010 · 823 kelime · yaklaşık 4 dakikalık okuma
Kaynak göster
Bengi Yıldız, 26 Nisan 2010 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 95. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASININ BAZI MADDELERİNİN DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA (S.S.497)); konuşma 823 kelime.
Bengi Yıldız (Batman). “Türkiye cumhuriyeti anayasasının bazı maddelerinin değişiklik yapılması hakkında (s.s.497)”. TBMM Genel Kurulu, 95. Birleşim tutanağı, 26 Nisan 2010. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/bengi-yildiz-23-2010-04-26-turkiye-cumhuriyeti-anayasasinin-bazi-maddelerinin-degisiklik-yapilmas (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
BDP GRUBU ADINA BENGİ YILDIZ (Batman)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 497 sıra sayılı Kanun Teklifi’nin 20’nci maddesi hakkında BDP Grubunun görüşlerini sunmak üzere söz aldım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Tabii, Siirt’te meydana gelen bu olay ve benzerleri aslında ülkemizde yıllardır biriken sorunların bir yansımasıdır. Televizyondan, televole kültüründen tutalım da eğitim sistemine kadar birçok alanda yıllardır ihmale uğrayan sorunların biriktirdiği bir sonuçtur ve tabii, bir yıl öncesinde gerçekleşmiş olmasına rağmen kamuoyu tarafından bugüne kadar bilinmemesi de ayrı bir tartışma konusudur ve orada aslında çocukların, herkesin hareketinden yirmi dört saatin her dakikasında haberdar olan yetkililerin bu tür vahim olayları görmezden gelen, üstünü örten yaklaşımlarını da yadırgadığımızı belirtmek isteriz. Sorumluların, hâlen hiçbir şey olmamış gibi, özellikle Valinin ve Emniyet Müdürünün, Millî Eğitim Müdürünün, sorunun üstünü örtmeye yönelik yaklaşımlarını da gerçekten yadırgıyoruz.
Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Anayasa Mahkemesinin yapısı, işleyişi ve aldığı kararların sonuçları itibarıyla yargısal olmaktan çok siyasal yönleri ağır basmaktadır. Bu mahkemenin hangi ihtiyaçtan doğduğunu bilmek için siyasal bir geçmiş değerlendirmesi yapmak gerekir.
Türk siyasetindeki temel bölünme çizgisinin merkezî, askerî ve bürokratik elitler ile çevresel güçler arasındaki bir merkez-çevre çatışmasına dayandığı yolunda Türk siyasal bilimcileri arasında büyük ölçüde görüş birliği vardır. Burada çevresel güçlerden kastedilen, yönetici sınıfa, yani askerî, bürokratik elite dâhil olmayan bütün toplum kesimidir.
Askerî, bürokratik elit, Tanzimat reformlarından itibaren Türk siyasal hayatına hâkim olmuş, onu temsil eden İttihat ve Terakki ve CHP, 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar kesintisiz bir biçimde iktidarı elinde bulundurmuştur. 1950 seçimleri, çevresel güçleri etkin şekilde mobilize etmeyi başaran Demokrat Partinin zaferiyle sonuçlanmıştır.
Merkezî, askerî, bürokratik elitin eseri olan 1924 Anayasası, o dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi tek partili CHP rejiminin tam hâkimiyeti altında olduğundan, bütün yetkileri Mecliste toplamış, anayasa yargısına ve yargı bağımsızlığına yer vermemiştir. Temel hak ve hürriyetlere değinmekle birlikte onlara yeterince anayasal güvence sağlayamamıştır. Kısacası, 1924 Anayasası çoğulcu değil, tam anlamıyla çoğunlukçu bir demokrasi anlayışını yansıtmıştır. Tek parti mekanizması yoluyla Türkiye Büyük Millet Meclisi çoğunluğu garanti altında olduğu sürece, Anayasa yargısının ve yargı bağımsızlığının yokluğu askerî, bürokratik elitler bakımından sorun teşkil etmemiştir. Hatta, kendi siyasal tercihlerini kolayca kanunlaştırmak açısından büyük bir avantaj sağlamıştır.
50 seçimleriyle çevresel güçlerin iktidara gelmesi bu durumu kökten değiştirmiştir. 1950 yılından itibaren askerî ve bürokratik elitlerin temsilcisi olan CHP, Anayasa yargısının ve yargı bağımsızlığının kabulü yönünde ısrarla talepte bulunmaya başlamıştır. Anayasa Mahkemesi kurulması talebi, CHP’nin 1957 seçimlerinden önce yayınladığı seçim beyannamesinde belirtilmiştir. Bu talep, CHP’nin 14’üncü büyük kurultayında kabul edilerek, 14 Ocak 1959 tarihinde ilan edilen İlk Hedefler Beyannamesi’nde açıkça yer almıştır. Ancak, bu defa da çoğunlukçu demokrasinin avantajlarından kendisi yararlanmakta olan Demokrat Parti iktidarı bu taleplere soğuk bakmıştır.
1961 Anayasası’nda yer alan Anayasa Mahkemesi 62 yılında faaliyete başlamıştır. 61 Anayasası’nın temel felsefesi, 24 Anayasası’nın çoğunlukçu demokrasi anlayışının yerine, temel hak ve hürriyetlerin güçlü yargı güvencesi altında olduğu çoğulcu demokrasi anlayışını geçirmiştir. Bunun, 1950-1960 yılları arasında çoğunlukçu demokrasi uygulamalarından çok acı çekmiş olan devlet elitleri açısından bilinçli bir siyasal tercih olduğundan kuşku duyulmamaktadır.
Bayar’a göre, 1961 Anayasası, millî egemenliğin kullanılmasına ordu ve aydınlar gibi yeni ortaklar getirmiştir. Ordu Millî Güvenlik Kuruluyla, aydınlar da Anayasa Mahkemesi, üniversiteler, TRT, Planlama ve hatta Senatonun seçim dışı gelen üyeleriyle devlet ortaklığına girmişlerdir. Böylece, Osmanlı Devleti’nin saray, medrese ve ordusundan oluşan üçlü yönetim sistemine geri dönülmüş olmaktadır. Tümüyle devlet elitlerinin iradesinin ürünü olan 1982 Anayasası’nda da Anayasa Mahkemesinin varlık ve yetkilerine dokunulmamış, aksine mahkeme bu elitlerin temel, siyasal değer ve tercihlerini koruyacak bir araç olarak düşünülmüştür. Anayasa’yı yapan devlet elitlerinin temel ideolojisi olan Atatürkçü düşünce sistemi, Anayasa’nın, Atatürk devrimlerini, laikliği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü koruyan pek çok hükmüne yansıtılmıştır.
1982 Anayasası’nın yirmi beş yıllık uygulamasında Anayasa Mahkemesinin kendisini yaratan ve yetkilendiren devlet elitlerinin değer ve beklentileriyle esas itibarıyla uyumlu bir tavır sergilediği söylenebilir. Bu tavır özellikle siyasi parti kapatma davalarında gözlemlenebilir. Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu hükümlerini oldukça katı bir biçimde yorumlayarak resmî ideolojiye göre İslamcı ve etnik partiler olarak görülen partiler hakkında daima kapatma kararı almıştır. Anayasa Mahkemesinin resmî ideolojinin muhafızlığını liberal bir hak anlayışına tercih ettiğini görüyoruz. Anayasa Mahkemesinin kuruluşundan bu yana kendisini yetkilendirmiş olan devlet elitlerinin beklentilerine uygun hareket etmiş olduğu söylenebilir. Anayasa yargısının kurulması, önemli birtakım devlet yetkilerinin halkça seçilmiş olmayan ve halka hesap verir konumda bulunmayan bir kuruma devri anlamına gelmektedir. Anayasa mahkemelerinin verdikleri kararların büyük çoğunlukla özünde siyasal nitelik taşıdıklarından kuşku duyulmamaktadır. Bu anlamda anayasa mahkemeleri ikinci bir meclis gibi çalışmakta ve bu durum bir yandan yargının siyasallaşmasına, diğer yandan da siyasetin yargısallaşmasına yol açmaktadır.
Anayasa yargısının demokratik meşruluğunu güçlendirici yöntemler üzerinde düşünmekte yarar vardır. Bu yöntemlerin en etkililerinden birisi, anayasa yargıçlarının seçiminde siyasal organlara, özellikle millî iradenin temsilcisi konumunda olan parlamentolara ağırlık vermek ve yargıçlık görevini belli bir süreyle sınırlamak gerekir. Böylece, kamuoyundaki eğilimlerin anayasa mahkemelerine bir ölçüde de olsa yansıması sağlanmış olacaktır.
Başlıca Avrupa ülkelerinde anayasa mahkemelerinin oluşumunda bu ilkeye uyulduğunu görmekteyiz. Fransa Anayasa Konseyinin 9 üyesinden 3’ünü Cumhurbaşkanı, 3’ünü Meclis Başkanı, 3’ünü de Senato seçmektedir. Almanya’da 16 üyeden 8’ini Birinci Meclis, 8’ini İkinci Meclis seçmektedir. İtalya’da 15 üyeden 5’i hükûmetçe, 5’i yargı organlarınca, 5’i de Parlamentonun ortak toplantısıyla seçilmektedir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
100 konuşma daha · 26 Nisan 2010