İçeriğe atla

22. DÖNEM · 550 SANDALYE

Ara
GENEL KURUL · 90. BİRLEŞİM · ÇARŞAMBA

2006 yılı programının hazırlanmasına dair kan.tas. (ss:872)

Enis Tütüncü

Tekirdağ Milletvekili · CHP

Genel Kurul, 90. Birleşim · 3. yasama yılı · 27 Nisan 2005 · 1.731 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma

Kaynak göster

Enis Tütüncü (CHP), 27 Nisan 2005 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 90. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: 2006 YILI PROGRAMININ HAZIRLANMASINA DAİR KAN.TAS. (SS:872)); konuşma 1.731 kelime.

Enis Tütüncü (CHP, Tekirdağ). “2006 yılı programının hazırlanmasına dair kan.tas. (ss:872)”. TBMM Genel Kurulu, 90. Birleşim tutanağı, 27 Nisan 2005. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/enis-tutuncu-22-2005-04-27-2006-yili-programinin-hazirlanmasina-dair-kan-tas-ss-872 (erişim: 1 Kasım 2026).

Sade metin (Markdown) →

Konuşmanın tam metni

CHP GRUBU ADINA ENİS TÜTÜNCÜ (Tekirdağ)Teşekkür ederim Sayın Başkan.

Değerli milletvekilleri, 2006 Yılı Programının Hazırlanmasına Dair Kanun Tasarısı üzerinde, Cumhuriyet Halk Partisi adına ve şahsım adına söz almış bulunuyorum; sözlerime başlarken, hepinizi, en iyi dileklerimle, sevgilerimle, saygılarımla selamlıyorum.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; bu yasa tasarısının amacı, 2006 yılında yürürlüğe girmesi gereken dokuzuncu beş yıllık kalkınma planının bir yıl ertelenmesini sağlamaktır. Bu amaçla, 2006 yılında, bir ara program, bir geçici program hazırlanması öngörülmektedir bu yasa tasarısıyla.

Bu yasa tasarısında bizi memnun eden bir nokta var; öncelikle, bu noktaya değinmek istiyorum. Hükümet, bu yasa tasarısında, kalkınma planlarının, özellikle yaşadığımız dönemde daha da önem kazandığını, âdeta itiraf etmektedir. Hükümetin bu görüşünde ne kadar ciddî ve ne kadar samimî olduğunu anlamaya çalışıyoruz; çünkü, meşhur acil eylem planının hazırlanış mantığını, yöntemini ve uygulanış biçimini hepimiz biliyoruz. Planlama mantığı açısından, planlama anlayışı açısından, o söz konusu acil eylem planını herhangi bir yere sığdırmak kesinlikle mümkün değildir. İşte bu nedenle, biz, hükümetin planlamanın önem kazandığı açıklamasının sürekli takipçisi olacağız.

Öte yandan, bu yasa tasarında, Türkiye, planlama deneyimi kırk yılı aşan bir ülke olarak sunuluyor. Evet, anayasal bir kurum olarak ve ulusal boyutta planlamaya geçişimiz 1962 yılında oldu; ancak, burada bir gerçeğin unutulmaması gerekiyor; Türkiye'nin planlama deneyimi 1930'lu yıllara kadar uzanmaktadır. Bu yasa tasarısının gerekçesinde, bu 1930'lu yıllar planlaması gerçeği; yani, Mustafa Kemalli yılların planlaması es geçiliyor, o dönemin hakkı sanki verilmek istenmiyor, o dönemin başarısı sanki gözlerden saklanmak isteniyor! Bunu, biz burada tespit ediyoruz ve dikkatlerinize, bilgilerinize sunuyoruz.

Evet, 1930'lu yıllardaki sanayi planları, adı da üstünde, tüm ekonomiyi kapsamıyordu. Bunlarda, sadece devletin kendi yatırımlarının akılcı ve planlı bir şekilde disiplin altına alınması amaçlanıyordu. Ayrıca, bu planlar, doğrudan plan hazırlığıyla görevli kuruluşlarca hazırlanmamıştı, planlama açısından anayasal bir kurumsallaşma da söz konusu değildi; ancak, 1933-1937 dönemi için hazırlanan Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı başarıyla uygulanmıştır. Bunun sayesinde, çimento, şeker, kömür, cam, seramik ve dokuma gibi temel sektörlerde önemli sanayi tesisleri kurulabilmiştir. 1938 yılında ise, İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı kabul edilmiştir. Bu Plan, İkinci Dünya Savaşının başlaması nedeniyle tam olarak uygulanamamıştır; ancak, bu plan içinde yer alan bazı projeler, örneğin demir-çelik sanayii gibi tesisler, başarıyla kurulabilmiştir.

Yine anımsanacağı üzere, İkinci Dünya Savaşından sonra bir kalkınma planı hazırlanmış, ne yazık ki bu plan, Türkiye'de demokratikleşme sürecinin ağırlık kazanmasından ortaya çıkan sıkıntılar nedeniyle, hepimizin bildiği gibi, uygulama alanına konulamamıştır.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; burada 1960 öncesi planlamaya değinmemin iki nedeni var; birincisi, cumhuriyeti kuranların son derece güç koşullarda elde ettikleri olağanüstü başarılarının altında, büyük ölçüde planlama mantığına, planlama anlayışına sahip çıkmaları yatıyor, bu noktanın asla unutulmaması gerekiyor; ikinci nedeni, Türkiye'nin, her zamankinden daha fazla planlamaya ihtiyaç duyduğu dönemlerde -ki, bunu hükümet de kabul etmektedir- planlama mantığından uzaklaşılmış olmasıdır. Türkiye, ne yazık ki, 1980 yılından bu yana, Türkiye'de ithal ikamesine dayanan kalkınma stratejisinden ihracata yönelik kalkınma stratejisine geçiş tarihinden itibaren, 1980 yılından itibaren planlamaya, planlama mantığına en fazla ihtiyaç duyduğu bir dönemden bu yana, ne yazık ki planlama mantığından uzaklaşmıştır. Bu durum, bizim tecrübemize uymamıştır ve bu tavrın ülkemize maliyeti, alternatif maliyeti, görünmez maliyeti düşünülemeyecek kadar büyük olmuştur. Bu nedenle, Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; Türkiye, planlama alanındaki tüm birikimini kullanmalıdır, ülkenin geleceğini, planlama mantığıyla, planlama vizyonuyla oluşturma yoluna girmelidir.

Küreselleşmenin olumsuz etkilerinin asgarîye indirilmesi yanında, küreselleşmenin yarattığı yeni fırsatlardan Türkiye'nin yeterince yararlanması için başka çaremiz yoktur. Ayrıca, Avrupa Birliğiyle entegrasyon sürecinin hızlı ve sağlıklı şekilde sonuçlandırılması açısından da, planlamaya, giderek daha çok ihtiyaç duyulmaktadır; tabiî ki, yeni bir planlama anlayışına, strateji ve politika planlaması anlayışına. Devlet Planlama Teşkilatı, bu yeni planlama anlayışına göre yeniden yapılandırılmalıdır, etkin ve özerk bir yapıya kavuşturulmalıdır, bunu; yıllardan beri her platformda anlatmaya çalışıyoruz.

Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; strateji ve politika planlamasına geçilmesinin Türkiye açısından yaşamsal önemde olduğunun bir daha altını çizmek istiyorum. Türkiye, ancak böyle bir planlama anlayışı içinde yapacağı tercihlerle, geleceğin dünyasında kazananlar safında yer tutabilir. Bunun için, geleceğin dünyasında talebi artacak olan mal ve hizmet alanları belirlenip -ki, bunlar kilit endüstriler olacaktır- buralarda, daha çok KOBİ'ler ekseninde bir yatırım seferberliğine girişilmelidir.

Bu alanlardan bazıları, biyoteknolojinin, tarım ve hayvancılık başta olmak üzere çok sayıdaki kullanım alanları, elektrik, elektromekanik sanayileri, iletişim teknolojileri, bilgisayar ve yazılım teknolojileri, nükleer fizik ve uzay teknolojileri gibi üretim alanlarıdır. Bu alanlar, önümüzdeki yıllarda güneşi yükselecek olan sektörleri içermektedir.

Ayrıca, Türkiye, şu anda rekabet gücü taşıyan ve ihracatta başarılı olan mevcut sektörlerini, seçici bir teşvik politikasıyla daha da güçlendirmelidir. Teşvik politikasını, gözü kapalı, bilinçsizce değil; söz konusu sektörleri, bunların mallarına halihazırdaki talep durumuna ve gelecek yıllardaki talep durumuna ve sektördeki rekabet gücüne göre tespit etmelidir. Her sektörü, her alanı teşvik etme yanlışına kesinlikle düşülmemelidir; çünkü, her Türk Liralık teşvikin yükünü ekonomide, yükünü toplumda birileri mutlaka ödemektedir, teşviklerin faturası mutlaka belirli toplum kesimlerine çıkmaktadır ve bu toplum kesimleri de, genellikle, dar ve sabit gelirli geniş halk yığınları olmaktadır.

Ne var ki, strateji ve politika planlaması konusunda ciddî engellerle karşı karşıya olduğumuzu da bilmeliyiz; çünkü, küreselleşme sürecinde, küreselleşen piyasada şirketler ve sermaye, farklı ülkeler arasında yatay bir bütünleşme gerçekleştirmektedir. Bu durum, örneğin Türkiye'nin, kilit endüstrilerini geliştirme çabalarını doğal olarak zorlaştıracaktır; ancak, karşılaşacağımız sıkıntılar, hatta engeller, Türkiye'nin, kendi inisiyatifiyle, kendi iradesiyle, kendi geleceği üzerinde olabildiğince söz sahibi olma azmini, inancını baltalamamalıdır. Türkiye'nin geleceğinin tamamen piyasa güçlerine bırakılması düşüncesini, bu çatı altında, sanırım hiç kimse savunmaz ve savunamaz da.

Bakınız, Türkiye'de, açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan yurttaşlarımızın sayısı hızla artıyor. Bugün, 22 000 000'un üzerinde yurttaşımız, yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi veriyor; işsizlik giderek yaygınlaşıyor; sağlık, sosyal güvenlik çıkmaz sokakta, çalışanların yarısına yakını kayıtdışı istihdamda bulunuyor, eğitimde fırsat eşitliği kâğıt üzerinde kalmış, gençlerimiz arasında yarışma özgürlüğü ise unutulmuş durumda, çiftçi ve işçi çocuklarının yükseköğrenim görme şansı, fırsatı yüzde 1'lere kadar düşmüş; yani, çiftçi ve işçi çocuklarından, ancak ve ancak, 100 kişiden 1 tanesi yüksekeğitim görme fırsatını yakalayabiliyor.

İşte, böyle ve benzeri sorunları piyasa güçlerinin çözmesini beklemek mümkün mü! Aksini düşünmek, bir ham hayal olmaktan öteye geçemez. Geçemez; çünkü, piyasaların refahı artırma, piyasaların işsizliğe çözüm bulma gibi bir derdi yoktur, bir niyeti yoktur.

Tam aksine, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; piyasaların, doğal olarak, eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri artırma gibi sonuçları vardır. Yaşadığımız küreselleşme sürecinde Türkiye, eğer ciddî bir strateji ve politika planlamasına sıkı sıkıya sarılamazsa, kendi insanının, kendi yurttaşlarının çıkarlarını koruyamaz; aksine, uluslararası sermayenin çıkarlarını, hem de her geçen gün daha fazla koruma durumuna düşer.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; buraya kadar değindiklerimden, şunu vurgulamak istiyorum: Küresel kapitalizmin geldiği noktada, ekonominin ve büyümenin insanla ilişkisi kopmuştur. Bugün, dünyada, iş yaratamayan, iş yaratmayan büyüme giderek yaygınlaşıyor. Büyüyen sektörler veya ihracat adacıkları, büyük ölçüde, kendi ülkesine, kendi toplumuna sorumluluk duymaktan çok, bağlı bulunduğu ana şirkete karşı sorumluluk duymaktadır; çünkü, bunlar, ana şirket adına yatırım yapmaktadır, onun hesabına büyümektedir; bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Bu konuda, 2004 yılı ekonomik büyümesi, Türkiye'yi yönetenlere, bize, çok önemli bazı ipuçları veriyor gibi.

Bilindiği üzere, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; 2004 yılı büyümesi, yüzde 9,9 olarak açıklandı. Bunun kaynağına bakıyorsunuz, kaynağında sıcakpara ve dışborç artışının yattığı ortaya çıkıyor. 2002'de Türkiye 1,5 milyar dolar cari açık vermişken, 2004'te bu açık 15 milyar doları aşmış. Yani, cari açıkta, iki yılda 10 kat bir artış gerçekleşmiş ve bunun nedenine bakıyoruz; nedeni, Türk Lirasının aşırı değerlenmesi sonucu gelen sıcakpara ise -ki, bu sıcakparanın 38 milyar dolara yaklaştığı tahmin edilmektedir- bir diğer nedeni de dışborçların artmasıdır. AKP iktidarının ilk iki yılında dışborçlardaki artış yüzde 24,7 olmuştur.

Bu arada, cari açığın bir diğer nedeni de içerideki reel faiz oranlarının yüksek olmasından veya başka nedenlerden dolayı büyük şirketlerimizin dışarıdan kredi kullanmaya yönelmiş olmalarıdır. Bu arada, bazı bankalarımız, sendikasyon kredileriyle, artan miktarda, dışarıdan finansman sağlamaya devam ediyorlar. Hem bankacılık kesiminde hem de özel reel sektörde, böylece, kur riski olasılığı giderek artmış olmaktadır.

2004 yılı büyümesine harcamalar cephesinden bakılırsa, en önemli kaynağın 60 katrilyon lirayı aşan özel yatırım harcamaları olduğu gözüküyor. Özel yatırım kararları verilirken, bunların ülke ekonomisine ne kadar büyüme sağlayacağı ya da işsizlik sorununu ne kadar hafifleteceği gibi açılardan değerlendirilmesini beklemek tabiî ki doğru değildir; yani, reel ekonominin yatırım kararlarında, Türkiye'nin önceliklerinden çok, yatırım yapan şirketlerin seçimleri rol oynamıştır. Böylece, geçen yıl Türkiye'de gerçekleştiği ilan edilen yüksek ekonomik büyüme, sonuçta, işsizlik başta olmak üzere, ülke sorunlarına çözüm getirmekten uzak kalmıştır. İşte, Türkiye'yi yönetenler bu gerçeği görmelidir. Özel sektör yatırımlarını, daha fazla zenginlik ve refah yaratacak, daha çok kişiye iş sağlayacak, Türkiye ekonomisini dış pazarlarda kazananlar safına geçirecek bir strateji ve politikayla yönlendirmeyi zor da olsa denemelidirler. Yıllardan bu yana uygulanan ve faize, haksız kazanca, ranta prim veren neoliberal ekonomi politikalarını terk etmelidir. IMF ile yürümeye, IMF'yi ikna ederek, son vermelidir. Ekonomideki tüm kaynakları reel ekonomiye, üretime, kalkınmaya, verimliliğe ve rekabet gücünü yükseltmeye yönlendirmelidir. Türkiye'deki ekonomik büyümenin ekonomik ve sosyal kalkınmaya, üretime, refaha, aşa ve işe dönüştürülmesinde Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepimizin, hepinizin ortak sorumluluğu vardır ve bu ortak sorumluluk giderek de artmaktadır.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; sözlerimi, 2006 yılı programına ışık tutar düşüncesiyle, ekonominin şu anda karşı karşıya olduğu bazı risklere dikkatinizi çekerek bağlamak istiyorum. Türkiye'nin bir numaralı risk alanı işsizlik ve yoksulluktur. İşsizlik ve yoksulluk Türkiye'de, toplumsal barışı, huzuru, istikrarı tehdit eder noktaya gelmektedir. Devlet İstatistik verileri, Türkiye'deki işsizlik sorununun gerçek ve korkunç boyutunu, ne yazık ki, göstermiyor. Bu nedenle, burada, Devlet İstatistik Enstitüsü verilerini kullanarak bir değerlendirme yapmayı doğru bulmuyorum. Şunu söyleyebilirim: Gerçek işsizlik sayısı, bizim ciddî hesaplarımıza göre, 10 000 000 kişiye yaklaşıyor. Bugün, işsizlik sorunuyla tanışmamış olan ailelerin sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Ailede gelir getiren kişi başına ekonomik açıdan bağımlı olan kişi sayısı artıyor; bu durum, aile reisinin reel gelirinin de esasen gerilemekte olduğu gerçeği dikkate alınırsa, ailede kişi başına düşen somun miktarını daha da küçültüyor. Orta Anadolu deyimiyle, hane halkında kaşık düşmanlarının sayısı hızla artıyor. Böylece, açlık tehlikesi yaygınlaşıyor, yoksulluk derinlik kazanıyor.

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bugün açlık sınırı Türk-İşe göre 528 Yeni Türk Lirası, Kamu-Sene göre 668 Yeni Türk Lirasıdır; asgarî ücret ise, net 350 Yeni Türk Lirasıdır. Buna göre, asgarî ücretle çalışan ne kadar yurttaşımız varsa, bunların tümü açlık sınırının altında yaşıyor.

RASİM ÇAKIR (Edirne)Maliye Bakanı öyle demiyor!

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla)Asgarî ücretin üstünde, ancak aylık geliri 526 Yeni Türk Liranın altındaki çiftçi, işçi, memur, küçük esnaf ve sanatkâr, milyonlarca çalışan yurttaşlarımızın tümü, bugün, açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verir duruma düşmüşlerdir.

Şu işe bakın, Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; bizler, eskiden, işi gücü olmayanları yoksul sayıyorduk; şimdi, çalışan, yani işi gücü olanların yoksulluğundan, hatta açlığından söz ediyoruz. Öte yandan, sosyal güvenlik kuruluşundan emekli, dul ve yetim maaşı alanların durumuna bakıyoruz; Emekli Sandığı emeklileri, Sosyal Sigortalar Kurumu emeklileri, Bağ-Kur emeklileri, bunların milyonlarca emekli dul ve yetimleri, bağlı olanları, bunların ezici çoğunluğunun gelirlerinin, açlık sınırı...

(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)

BAŞKAN Sayın Tütüncü, lütfen, bağlar mısınız.

ENİS TÜTÜNCÜ (Devamla)Kendi adıma da konuşma talebim var...

Metin TBMM tutanağından alındı; ara sözler ve başkanın uyarıları tutanaktaki gibidir. Hata bildir

AYNI GÜN GENEL KURUL’DA

Aynı gün söz alan diğer vekiller

54 konuşma daha · 27 Nisan 2005

54 konuşmanın tamamı →

Bu sayfayı paylaş

X WhatsApp Telegram Facebook