Tapu kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.: 223) ve 223' e 1 inci ek
Genel Kurul, 116. Birleşim · 2. yasama yılı · 11 Haziran 2008 · 1.740 kelime · yaklaşık 9 dakikalık okuma
Kaynak göster
Faruk Bal (MHP), 11 Haziran 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 116. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TAPU KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S.: 223) VE 223' E 1 İNCİ EK); konuşma 1.740 kelime.
Faruk Bal (MHP, Konya). “Tapu kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.: 223) ve 223' e 1 inci ek”. TBMM Genel Kurulu, 116. Birleşim tutanağı, 11 Haziran 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/faruk-bal-23-2008-06-11-tapu-kanununda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-tasarisi-s-s-223 (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Tapu Kanunu’nun 35’inci maddesiyle ilgili olmak üzere Milliyetçi Hareket Partisinin görüşlerini açıklamak üzere huzurunuzdayım. Hepinizi saygıyla selamlarım.
Değerli arkadaşlarım, bu kanunla ne alakası vardır derseniz, alakasını anlatmaya çalışacağım, Mesele, Ümit Burnu’nun keşfine kadar gitmektedir. Kapitülasyonların temel nedeni, sadece Fransızlara dağıtılmış bir ulufe değildir. Kapitülasyonların başlangıçtaki temel nedeni, Ümit Burnu’nun keşfinden sonra -İpek Yolu’nun- Hindistan’daki, Doğu’daki zenginliklerin Ümit Burnu yoluyla Avrupa’ya gitmesini engellemek. Akdeniz’de deniz yolu trafiğinin ve ticaretinin sağlanmasını temin etmek için kapitülasyonlar sağlanmıştır.
Tabii bu kapitülasyonları, güçlü olduğunuz zaman, istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz ve ilk zamanlarda kapitülasyonlar, Osmanlı ekonomisini ciddi bir şekilde canlandırmıştır. Ne zamana kadar? Osmanlı devleti yavaş yavaş ekonomik olarak, sanayi alanında olmak üzere gerilemeye başladığı yıllarda Türkiye'nin aleyhine dönmeye başlamıştır ve Türkiye’yi bir sömürge aracı olarak kullanmaya başlamıştır kapitülasyon. Arkasından, Fransızlardan sonra İngilizler, Cenevizliler, Hollandalılar ve diğerleri olmak üzere ağır bir şekilde Osmanlıyı sömürür hâle gelmiştir.
Burada çıkarmamız gereken sonuç, devlet güçlü olduğu zaman, ticari ilişkilerde, ekonomik ilişkilerde alacağınız her kural sizin aleyhinize sonuç doğurmayabilir ama devletiniz zayıf olduğu zaman, ekonominiz zayıf olduğu zaman, sizin çıkaracağınız yasalar her zaman aleyhinize dönebilir. O zaman yapmanız gereken nedir? Yapmanız gereken, kural koymaktır. İşte bu kadar tarihe inerek size anlatmak istediğim hadiseyi -daha tarihî olaylarla da pekiştirmeye çalışacağım- anlatmak istememin sebebi budur.
Değerli arkadaşlar, Milliyetçi Hareket Partisi açısından, toprak, doğrudur, vatandır. Toprağı olmayan bir devlet, devlet olamaz. O zaman toprak, devlettir. Devletin hükümranlık alanı ancak toprakla mümkündür. O zaman bu, hükümranlık alanıyla da ilgilidir. Demek ki, görüştüğümüz bu kanun üç önemli değer üzerinde bize bir anlam yüklüyor, devlet, toprak, hâkimiyet ve vatan çerçevesi içerisinde.
Değerli milletvekilleri, bu açıdan baktığımızda ihdas edeceğimiz kuralların, kanunların bizim devletimizi ve vatandaşımızın refahını zedeleyecek noktada engeller ile karşılaşması gerekir ya da birtakım bariyerler koymamız lazım. İşte bu bariyerler: 1) Millî devlet, 2) Üniter yapı, 3) Mütekabiliyet ilkesi ve bunları sağlayabilmek için de yabancılara satılacak eğer gayrimenkulümüz varsa, bu ancak ve ancak iş yeri ve meskenle sınırlı olmalıdır. Aksi takdirde Osmanlının başına gelen bizim de başımıza gelir.
Osmanlı da borçlarını kapatabilmek için kapitülasyonları genişlettikten sonra 1800’lü yılların ikinci yarısına geldiğinde toprak satışı dayatmasıyla karşılaşmıştır. Şimdiki Hükûmetin dayatma ile karşılaştığı husus da iç ve dış borçların çevrilemez boyutta olduğu ve gayrimenkul satışıyla döviz ihtiyacını giderme çerçevesi içerisinde değerlendirilebilir. Bu açıdan incelediğimiz zaman satacağımız toprağımızın devletin ve milletin gelecek yıllarda ihtiyaç duyacağı alanları kapsamaması gerekmektedir. İşte o açıdan baktığımızda, niçin mesken ve iş yeri olarak sınırlamak gerektiğini -daha önce çıkarılmış kanunları da değerlendirdiğimiz zaman- bir kez daha iyi anlayabiliriz.
Yabancılarla ilişkili olarak toprak satışını ilgilendiren pek çok kanun çıkarıldı bu Parlamentodan bundan önceki dönemde. Maden Kanunu çıktı, Petrol Kanunu çıktı, Orman Kanunu için bir teşebbüste bulunuldu, olmadı, hazine arazilerinin satılması çıktı, Özelleştirme Kanunu çıktı ve anlı şanlı Vakıflar Kanunu çıktı.
Değerli arkadaşlarım, işte Milliyetçi Hareket Partisinin bütün hassasiyeti -bu dönemde yaşadığımız Vakıflar Kanunu’yla da ilişkilendirdiğimiz zaman- tam bir teslimiyetçilik anlayışı içerisinde topraklarımızın yani vatan parçasının gayrimenkul olarak başkalarına satılır iken hiçbir sınıra tabi tutulmaması, bu sınırlamaların ana ilkeler çerçevesi içerisinde değerlendirilmemesi. Ana ilkeler yerine sınırmış gibi kabul edilen birtakım kurallar bu satışların sınırını çizmeye muktedir olmayacaktır.
Değerli milletvekilleri, tabiidir ki, buradan bu kanun parmak çoğunluğuyla çıkacaktır. Belki parmak demokrasisinin galip geleceğini yarım saat, bir saat sonra hep birlikte göreceğiz. Ama satılacak topraklar, hepimizin evladının gelecekte ”vatan” diyeceği topraklar olacaktır. Dolayısıyla, gelin aklımızı başımıza toplayalım, tarihten ders alalım. Aldığımız derse göre bu toprakların… Elbette ki artık küçülen dünyada insanların ülkeler çerçevesi içerisinde dolaşımına bir engel yoktur, paranın dolaşımına da bir engel yoktur. İnsan ve paranın dolaştığı yerde elbette ki gayrimenkul alım ve satımı da olacaktır. O zaman bunun sınırı, mutlaka ve muhakkak, içinde yaşadığımız çağın gerektirdiği stratejik düşünceler itibarıyla sadece ve sadece mesken ve sadece ve sadece iş yeriyle sınırlı olmalı ve sadece ve sadece mütekabiliyet ilkesine tabi olacak ülkelerin vatandaşlarına veya diğerlerine satılabilir şeklinde olması gerekmektedir.
Aksi hâlde ne olur? 21’inci yüzyılın başında hepimiz biliyoruz ki hem ideolojiler savaşı olmaktadır hem de projeler savaşı olmaktadır. İdeolojiler savaşı projeler savaşını yönlendirmektedir. “Megalo İdea”yı hatırlayamıyor muyuz arkadaşlar? Eğer hatırlamayanlar varsa Yunanlılar hatırlattı. Girmeye heveslendiğimiz Avrupa Birliğinin Dışişleri Bakanlar Toplantısı’nı nerede yaptılar? Meis Adası’nda, Meis… Toprak bu kadar önemlidir demek ki. Türkiye’ye 1.300 metre mesafedeki Meis Adası’nda yapılmıştır. Bir mesaj veriyor Yunanistan size, bir mesaj. Bunu hiç olmazsa bugün anlayalım. İşte o “Megalo İdea” mesajıdır. Arzı mevutu unutan mı var? Hatırlayın, bazı parlamentoların portalındaki haritaları hatırlayın. Fırat, Dicle nerede, nasıl gösteriliyor haritalarda, onu hatırlayın. Şimdi yürütmeye çalıştığımız GAP projesinin ne gibi bir emele alet edilebileceğini hatırlamaya çalışalım eğer bu toprak satışı sınırsız ve süresiz olacak olursa.
Değerli arkadaşlarım, bu ideoloji savaşlarının içerisinde bir de proje savaşı var demiştik. İşte, o proje savaşında ne yazık ki bir Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı da eş başkan, BOP. Nedir BOP?
BOP’a dâhil ülkeleri sayın arkadaşlar, saydığınız bu ülkelerin hepsini haritaya yerleştirin ve bir renge boyayın, karşınıza çıkacak olan Osmanlının 17’nci yüzyıldaki haritasıdır. Burada Amerika Dışişleri Bakanı ilan ediyor, bir süre veriyor “Bu süre içerisinde sınırlar değişecek, rejimler değişecek, haritalar değişecek.” diyor bu proje çerçevesi içerisinde. Türkiye Cumhuriyeti devletinin Başbakanı nasıl buna eş başkanlık yapabilir?
Bunlar toprak satışıyla nasıl ilişkilendirilebilir? İlişkilendirelim mi arkadaşlar? Tarihten ders alarak ilişkilendirelim, İstanbul’un fethine kadar da gidelim. Ümit Burnu’yla başlamıştık ya. İstanbul’un fethinin Türkler tarafından gerçekleştirileceğini önceden bilen Bizanslı bilgeye Fatih Sultan Mehmet sorar: “İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?” Bizanslı bilge cevap verir: “Sizin aranızda fesat artar ve topraklarınızı satmaya başlar iseniz İstanbul sizin elinizden çıkacaktır.”
Değerli arkadaşlarım, bu, beş yüz yıl önce ortaya konmuş, menşeiyle Bizanslı olan bir düşüncedir. Değerlendireceksiniz tabii ama şu değerlendirmeleri de hep birlikte yapacağız tabii: Ümit Burnu’yla başlamıştım, kapitülasyonla devam etmiştim, Osmanlı devletinin borçlanmasıyla kapitülasyonların aleyhimize sonuç doğurduğunu ifade etmiştim. “Bu borçlanmanın neticesinde toprak satışı dayatma olarak getirilmiştir.” demiştik ve 1800’lü yılların ikinci yarısından itibaren Islahat Fermanı ve arkasından muvakkat kanunlarla birlikte toprak satışları gerçekleştirilmeye başlandı.
İşte, o toprak satışlarıyla ilgili bir tarihî hikâye: Sultan Abdülaziz’le birlikte Paris’te bulunan Keçecizade Fuad Paşa’ya III. Napolyon: “Girit’i satar mısınız? Satarsanız fiyatı kaç liradır?” der. Fuad Paşa’nın cevabı kısa ve nettir: “Aldığımız fiyata satarız. Aldığımız fiyat dedelerimizin alırken akıttığı kandır.”
Değerli arkadaşlarım, toprak satışını böyle bir bakış açısıyla değerlendirmemiz lazım. Tabii ki, bununla bitmiyor. Theodor Herzl Avrupa’daki bir grup bankerin temsilcisi olarak -sizler biliyorsunuz o grup bankeri- 1911 yılında Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han’ın huzuruna çıkar, der ki: “Osmanlının borçları bini aştı, ödemeniz de mümkün değil; gelin biz bütün borçlarınızı kapatalım, siz de bize Filistin topraklarını verin ya da satın.” Ulu Hakan’ın vermiş olduğu cevabı sizler tarih huzurunda elbette bilirsiniz ama bir kez de ben tekrar edeyim. O da aynen Keçecizade Fuad Paşa gibi mealen “Aldığımız fiyata veririz ve aldığımız fiyat da şehitlerimizin kanıdır.” diyor.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu hadiseleri niçin bu kadar teferruatlı bir şekilde anlatıyoruz? Niçin tarihe kadar gidiyoruz? Niçin ciddi bir konu üzerinde görüşme yaptığımızı anlatmaya gayret ediyoruz? Biraz önce anlatmaya çalıştım; eğer devletin toprağı yok ise, o devletin hükümranlık alanı yoktur, hâkimiyet alanı yoktur, egemenliği yoktur. Bakınız, bunu Litvanya’yla ilgili bir örnekle anlatmak istiyorum.
Litvanya’ya bir ziyarete gittiğimizde, o tarihte muhatabımız olan Sayın Bakan bize bir soru sordu, dedi ki: “Avrupa Birliği bizden toprak satışıyla ilgili şu şu kanunları çıkarmamızı istiyor. Size de böyle bir talep var mı?” “Evet, var.” dedim. “Ne yaptınız?” “Biz reddettik.” “Siz ne yaptınız?” diye sorduğumuzda şöyle bir cevap verdi: “Makulü anlattım onlara, şunu anlattım: Bizim ülkemizin insanları komünist rejimden geldikleri için mülkiyet kavramına yabancıdır; dolara, dövize yabancıdır; bunların değerine yabancıdır. Toprak devletin malı olarak bilindiği içindir ki, mülkiyetindeki toprağın değerini anlayamaz. Ancak, gulfstream nedeniyle bizim kıyılarımız daha sıcak. Kuzeydeki İsveç ve Norveç, hem para bakımından zengin hem sermaye terakümü olmuş hem de bize göre soğuk ülke. Eğer biz toprak satışını serbest bırakır isek, o takdirde, oradaki sermaye gelir, bizim ülkemizdeki mülkiyet unsuru beyinlerinde gelişmemiş, kültür olarak yerleşmemiş olan insanlarımızdan topraklarını alır; benim devletim topraksız bir devlet hâline gelir.” Litvanya bakanının son cümlesini lütfen yüreğinizde muhakeme edin. Çünkü, artık uygulanan tarım politikaları ile tarımda bulunan toprağın kıymeti o derecede düşmüştür ki, ben size rakam veriyorum, almak isteyen sermaye sahipleri varsa teşvik edin, buyurun gidin Konya’nın Tuzlukçu ilçesine. Orada bir dönüm 2.500 metrekaredir. 400 liraya bir dönüm toprağı alabilirsiniz, 400 tek lira. Ulusal ve küresel anlamda meseleyi değerlendirdiğimiz zaman, millî olarak bizim toprağımız değersizleştirilmiş, değersizleşmiştir. Bunun sebeplerini tartışmıyorum, şu andaki durum budur. Ancak, küresel sermaye büyümüştür, küresel sermaye o derecede büyümüştür ki değerli arkadaşlarım, bu büyüklük, artık, devletleri yönetme cesametine ulaşmıştır. Küresel sermayenin büyüklüğü, devletlerin haritalarını değiştirme cesametine ulaşmıştır. İşte, bunun adına “Küreselleşme” diyoruz, bunun adına “Küresel risk” diyoruz. İşte, önünüzde bir fırsat var. Bugün bu kanunu Sayın Hükûmet geri çeksin, enine boyuna bir kez daha hep birlikte düşünelim ve bu düşüncenin neticesinde ülkenin çıkarlarına en uygun, ama geleceğimizi garanti altına alabilecek bir sonuca hep birlikte varalım.
Değerli arkadaşlarım, bu, bu şekilde bir çözüme kavuşturulamadığı takdirde tarımdaki fakirleşme bir müddet daha devam edecektir. Kapımızda bekleyen ve hatta içeri girmiş olup da esnafı, imalatçıyı, sanayiciyi artık hayatından bezdiren durgunluk ekonomik bir krize dönüşecektir. Bu ekonomik kriz içerisinde gayrimenkul fiyatları dibe vuracaktır. İşte, dışarıdaki küresel güç o fırsatı beklemektedir. Gayrimenkul fiyatları dibe vurduğu anda içeriye girecek, kapıyı da önünüzdeki Tapu Kanunu açmaktadır. Bu Tapu Kanunu’ndaki kapıyı, değerli arkadaşlarım, ülkenin çıkarına olabilecek bir şekilde gelin düzeltelim. Milliyetçi Hareket Partisi olarak biz tekrar ediyoruz: Devletin üniter yapısını, millî bütünlüğü çerçeve altında bulundurabilecek tedbirleri bunun içerisine monte edelim. Diğer taraftan mütekabiliyet ilkesini kesinlikle ve mutlaka bunun içerisine monte edelim. Diğer iki konuyu ise yabancıların sadece ve sadece mülkiyet tesis edebilecekleri alanları mesken ve iş yeri ile sınırlandıralım.
VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş)35’inci madde zaten öyle Başkanım.
FARUK BAL (Devamla)Bunun örneği var mı? Bunun örneği var arkadaşlarım.
ÜNAL KACIR (İstanbul)İçinde var.
FARUK BAL (Devamla)Dünyanın en demokratik ülkesi, dünyanın en demokrat ülkesi İngiltere’dir.
VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş)Bizde de öyle Başkanım.
FARUK BAL (Devamla)İngiltere’de bırakın milyon dolarları filan 1 trilyon dolarla, sterlinle gidin, 1 santimetrekare toprağın mülkiyetini alamazsınız.
VEYSİ KAYNAK (Kahramanmaraş)Başkanım, 35’inci maddemiz bizim de öyle, birinci fıkra.
FARUK BAL (Devamla)Beni dinlediniz mi? İngiltere demokrat bir ülkedir, bunun demokratlıkla filan alakası yoktur. 1 trilyon dolarla gidin, 1 santimetrekare toprağın mülkiyetini alamazsınız ancak leasing hakkını alabilirsiniz belirli bir süre, o da kullanım hakkıdır, elli yıl, altmış yıl, yüzyıl, her neyse.
Değerli arkadaşlarım, bu ülke hepimizin ülkesidir, bu topraklar da hepimizin toprağıdır. Ben inanmak istiyorum ki, ümit etmek istiyorum ki bugün bu topraklarla ilgili alınacak kararda, hepimizin, elini havaya kaldırdığı zaman vicdanen bir huzur duymamız gerekmektedir. O huzuru duyabilecek bir tasarıyla karşı karşıya değiliz. O huzuru duyamıyoruz. Vicdanımızın muhakemesi sadece mahkeme-i kübrada olmayacaktır. Vicdanımızın muhakemesini her zaman gözümüzü kapattığımızda hepimizin yapması gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
48 konuşma daha · 11 Haziran 2008
