Türk borçlar kanunu tasarısı hakkında (s.s.321)
Genel Kurul, 16. Birleşim · 4. yasama yılı · 11 Kasım 2009 · 1.297 kelime · yaklaşık 6 dakikalık okuma
Kaynak göster
Faruk Bal (MHP), 11 Kasım 2009 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: TÜRK BORÇLAR KANUNU TASARISI HAKKINDA (S.S.321)); konuşma 1.297 kelime.
Faruk Bal (MHP, Konya). “Türk borçlar kanunu tasarısı hakkında (s.s.321)”. TBMM Genel Kurulu, 16. Birleşim tutanağı, 11 Kasım 2009. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/faruk-bal-23-2009-11-11-turk-borclar-kanunu-tasarisi-hakkinda-s-s-321-2 (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
MHP GRUBU ADINA FARUK BAL (Konya)Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekili arkadaşlarım, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu ve şahsım adına yüce heyeti saygıyla selamlıyorum.
Görüşmekte olduğumuz Türk Borçlar Yasası Tasarısı’nın iki bölümünü tamamladık. Değerli arkadaşlarım, üçüncü bölümde daha çetrefilli, daha karmaşık, daha fazla ıslaha ihtiyaç duyan bir tasarıyla karşı karşıyayız. Bu bölümde bizim yasa tasarısının esasına ilişkin eleştirilerimiz daha bir önem kazanmakta, bir kat daha dikkatle değerlendirilmeye tabi tutulması gerekmektedir.
Hatırlanacağı üzere, Milliyetçi Hareket Partisi Grubu olarak Borçlar Kanunu’nun özel borç ilişkilerini düzenleyen anayasası niteliğindeki bu tasarının aynen anayasaların yapılışı gibi toplumsal bir mutabakat temin edilerek özel hukuk borç ilişkilerinin sosyal bir sözleşmesi hâline gelmesi temennimizdi. Ancak, bütün gayretlerimize rağmen, bütün çabamıza rağmen böyle bir özel borç ilişkilerini düzenleyen temel yasanın sosyal bir sözleşme hâline gelmesini temin edebilmek için bir adım atamadık ya da bir adımlık mesafe kazanamadık.
Değerli arkadaşlarım, bunun için Sayın Bakan ve Sayın Komisyon Başkanı, bürokrat arkadaşlarımızla birlikte yaptığımız toplantıda, zaman kaybedileceği için buna imkân olmadığı, yoksa özellikle terim, terminoloji ve bazı temel maddelerde söylediklerimizin doğru olduğu kabul edildi, “Bu zamanı kaybedemeyeceğimiz için sizinle uzlaşamayız.” denildi. Şimdi, Borçlar Kanunu’nun görüşülmesine başlayalı kaç gün oldu, kaç celse idrak edildi? Bunca kaybedilen zamanda kaç maddelik bir görüşme yapılabildi ve kaybedilen zamanın hesabını burada birilerinin vermesi gerekmez mi?
Değerli arkadaşlarım, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir günlük oturumunun -ben hesaplamadım ama- çok büyük bir paraya mal olması gerekir. Bunu bulmanın hesabını da ben size söyleyeyim: 550 milletvekili, çalışanların maaşlarını çarpın, 365 güne bölün. Bir günlük çalışmanın maliyeti sanıyorum çok büyük bir rakam olsa gerektir. Dolayısıyla biz toplumsal uzlaşmayı sağlayarak bu tasarıyı hem mükemmel hale getirebilirdik hem de böyle masraflı ve zaman kaybını ortadan kaldıran bir anlayışın içerisinde bulunabilirdik. Bu olmamıştır. Bu olmadığı için bu tasarıyı hazırlayan hukuk hocalarının içerisinde de bulunan bazı çok kıymetli hukukçuların ifade ettiği gibi “cinayet” şeklinde anlaşılabilecek hukuk hatalarının yapılmasına biz ortak mı olacağız? Hukuk cinayetinin işlenmesine biz ortak mı olacağız? Hayır, olmayacağız. Bu cinayetin engellenmesi için İç Tüzük’ün verdiği tüm imkânları kullanarak sonuna kadar direneceğiz.
Değerli arkadaşlarım, altmış madde geçtik. Altmış madde içerisinde makul, kabul edilebilir, değişik grupların da vermiş olduğu önergeler olmuştur. Bir tek tanesi kabul edildi, görme özürlü kardeşlerimiz için, diğerlerinin tümü anlaşılmaz bir nedenle reddedildi. Özellikle AKP Grubuna mensup milletvekili arkadaşlarım için söyledim. Bugün burada yaptığımız iş çok önemlidir, çok hassastır çünkü bizim burada çıkardığımız kanun yarın kul hakkı tartacaktır. Kul hakkı tartarken kuyumcu terazisi gibi hassas olması gerekir ancak parmak demokrasisinin ortaya koyduğu sonuç, buradaki vicdan muhasebesinin kuyumcu terazisiyle değil, pancar kantarıyla dahi tartılamayacak değerde olduğunu gösterdi bize.
Onun için, şimdi Borçlar Kanunu üzerinde yaptığım eleştirinin yine Borçlar Kanunu’yla ilgili olmak üzere iki ayrı bölümüne zamanı ayırarak sözlerime devam etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlarım, bu kanunun adı “Türk Borçlar Kanunu.” Hakikaten, yedi yıllık AKP İktidarı tarafından Türk vatandaşlarının borçlandırılmamış hiçbir kesimini bırakmayacak şeklinde borçlu olan bir topluma uygulanacak bir kanun çıkarıyoruz. Memur borçlu, işçi borçlu, işsiz borçlu, esnaf borçlu, besici borçlu, çiftçi borçlu, tüccar borçlu, sanayici borçlu… Borçlu olmayan kesim yok, Türkiye borçlu. 221 milyar dolarlık iç ve dış borçlar 2,5 katına çıktı, 500 milyar dolara yaklaştı. Türkiye'nin borcu bu kadar, 2,5 kat civarında bir artış ortaya koyarken, vatandaş bundan bir nimet sağlaması gerekirken hiçbir kesimde bir iyileşme yok. Esnafta iyileşme var mı? Esnaf siftah yapmadan kepenk kapatırken şimdi kapattığı kepengi açamıyor, boşalttığı rafları dolduramıyor, sattığı malın karşılığını alamıyor çünkü müşterisi borçlu, tüccar borçlu. Tüccar çekle, senetle işini döndürürken verdiği çekin karşılıksız çıkması neticesinde müşterilerinin tamamı mapushanede. Ortaklık kapkaççıyla doldu. Hileli müflislerden tutun normal olarak iflas edip ticarethanesini kapatan insanların sayısının artışı toplumda mal aleyhine cürümleri de artırdı, yepyeni suç tipleri ortaya çıktı ve cezaevleri cumhuriyet tarihinin görmediği bir oranda doluluk oranına ulaştı. İki gün önce bana bir hemşehrim rica ediyor “Niğde Cezaevinde sırtüstü 2 kişi yatıyoruz. Tek yataklı bir yer yok mu?” diye Sayın Bakanım.
Evet, bunlar tabii önemli bir özelliği ortaya koyuyor değerli arkadaşlarım. O önemli özellik de Türkiye ekonomik olarak kuşatılıyor, siyasi olarak kuşatıldığı gibi, dış politika meselelerinde kuşatıldığı gibi, Türkiye ekonomik olarak kuşatılıyor. Bu kuşatma içerisinde Türkiye borçlandırılıyor. Türkiye ödeyemeyeceği bir borç yükünün altına girerken aynen Berlin Anlaşması’nda hedeflenen “Osmanlı İmparatorluğu bir Avrupa ülkesi olsun.” hedefine ulaşabilmek için Osmanlının sarf ettiği gayret onu Düyunu Umumiye sonucuna götürmüş gibi Türkiye aynı yol içerisinde Avrupa Birliğine gidiş hayal yolculuğunda bir borçlanma süreci içerisine girmiştir. Bu borçlanmanın sonucu Türkiye’yi bir 21’inci yüzyılın Düyunu Umumiyesi olarak karşımıza çıkaracak ciddi bir mesele olarak görülmektedir.
Değerli arkadaşlarım, Hükûmete düşen görev bu borçlu kesime çare bulmaktır. Hükümete düşen görev, yedi yıllık iktidarında 2,5 kat artırmış olduğu iç ve dış borcun karşılığında borçlanmış kesime kaynak aktarmaktır. Nereye harcadınız 250 milyar dolarlık borçlanmayla ortaya çıkan kaynağı, hangi kesime harcadınız, Türkiye'nin hangi sorununu çözdünüz? Cari açıktaki bu açık, Türkiye’ye ne gibi zararlara, ne gibi sıkıntılara yol açacaktır? Bunun bir hesabını vermeniz gerekmektedir. Ama asıl hesap tabii ki millet huzurunda olacağı gibi, günü geldiğinde yargı huzurunda da olacaktır.
Bu Borçlar Kanunu’nu -değerli arkadaşlarım ayrı bir konuya giriyorum- kim uygulayacak? Bu Borçlar Kanunu’nu, kitaba göre, bağımsız yargı uygulayacak. Bu Borçlar Kanunu’nu, kitaba göre, teminat altındaki hâkim uygulayacak.
Şimdi, Sayın Bakanım, burada olmadığınız için tekrar o konuya gireceğim. Umarım Sayın İçişleri Bakanımız da buradadır. İkisi birbiriyle ilişkili olduğu için size iki ayrı konuyu özellikle anlatarak bu iki konunun Türkiye’nin iktidar-muhalefet atışması noktasından çıkıp parlamenter demokratik sistemi tehdit eder hâle geldiğini anlatmaya çalışacağım.
“Bağımsız yargı” ve “hâkim teminatı” dediğimiz kavramlar ikişer kelimelik kavramlar değildir. Bunlar, parlamenter demokratik sistemde kuvvetler ayrılığı ilkesinin denetleyici ve dengeleyici unsurlarıdır. Yasama, çoğunluğu elde eden kişilerin ya da partilerin parmaklarını kaldırarak her dediğini yapacağı bir merci değildir. Yasama, burada çıkan kanunların Anayasa’nın özüne ve sözüne uygun olması gerekir düşüncesinin hayata geçirildiği yargı marifetiyle denetlenir. Denetleyen merci Anayasa Mahkemesidir yani yargıdır. Yürütme “Benim gücüm var, halktan oy aldım, istediğimi yaparım.” denilecek bir merci değildir çünkü yürütmenin bütün iş ve işlemleri idari yargı makamları tarafından denetlenir yani hâkim denetler. Yargı da kendi içerisinde kendisini denetler.
Değerli arkadaşlarım, şimdi, bu sistem içerisinde Adalet Bakanlığının yeri nedir? Bu sistem içerisinde Adalet Bakanlığının yeri, yargının işleyişinden siyasi sorumluluk noktasında hesap vermektir, yargıya müdahale etmemektir, yargıyı siyasallaştırmamaktır, yandaş yargıç yaratmamaktır, yargıyı korku ve baskı altına almamaktır. Ancak, Sayın Bakan, bugün gazetelere düşen bir soruşturma emrinizi, oradan fotokopisini aldım ve muhtemelen size arz edilmiştir ama bir kez de ben okuyarak bunu bilginize ve takdirinize ve bundan sonra ortaya çıkan durumu birlikte değerlendirmeye davet ediyorum.
Dilim varmıyor söylemeye ama o mukaddes kelime ki “Ergenekon” kelimesi adıyla anılan bu soruşturmanın savcıları size bir müracaatta bulunmuş. Size derken, şahsınıza değil, Bakanlığa. Bunun üzerine, son kısmını okuyorum: “Bu bakımdan, Ergenekon adıyla bilinen soruşturma sırasında mahkeme kararlarına dayalı teknik takiplerde, gizli tanık ifade tutanaklarında Osman Akyıldız adıyla gönderilen elektronik posta mesajında Veli Küçük’ün ajandasından elde edilen notlarda ve CD’lerde adı geçen…” ilave ediyor “…ve 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu’na tabi bulunan Cumhuriyet Başsavcısı, cumhuriyet savcısı ve hâkimler hakkında ihbar yazıları ve ekinde belirtilen konularda inceleme sırasında ortaya çıkabilecek hususlarla ilgili olmak üzere soruşturma açılmasına…”
Sayın Bakanım, bu dişi bir cümle, bu dişi bir ifade. Bu ifadeyi iki şekilde anlarsınız: Bir, efendim, bu soruşturma izni sadece o işlerle ilgili olan kişilerle alakalıdır. Peki, öyleyse niçin “ve” kelimesinden sonra “2802 sayılı Kanun’a tabi hâkim, savcı ve başsavcıları” yazıyorsunuz? Bu kadar, ifade etme noktasında, bir soruşturma izninde kendisini ifade etme noktasında Bakanlık bürokrasisinin yetersiz olduğunu kabul edemiyorum. Bakanlık bürokrasisinde çalışan değerli arkadaşlarımız mutlaka kendisini ifade edebilecek ya da bir soruşturma iznini ifade edebilecek bilgi, beceri ve Türkçeyi kullanma becerisine, kabiliyetine sahiptir.
O zaman ikinci ihtimal ortaya çıkıyor. İkinci ihtimal ise hakikaten bu vesile edilerek bütün hâkim ve savcıları soruşturma altına alıyorsunuz. Biraz önce anlatmaya çalıştığım anayasal düzende cumhuriyetin bunca tecrübesini kazanmış bir Adalet Bakanı olarak, zatıalinizin kişisel olarak böyle bir büyük gafın içerisinde olabileceğini de tahmin etmiyorum. Böyle bir ithamda da bulunmuyorum zatıaliniz hakkında. Ama ortaya bir üçüncü ihtimal çıkıyor. Bu üçüncü ihtimal de şu: Şimdi, soruşturma izni dediğimiz belgede kim soruşturulacaksa isim olur...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
59 konuşma daha · 11 Kasım 2009
