Elektrik piyasası kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:249)
Şırnak Milletvekili ·
Genel Kurul, 126. Birleşim · 2. yasama yılı · 3 Temmuz 2008 · 1.681 kelime · yaklaşık 8 dakikalık okuma
Kaynak göster
Hasip Kaplan, 3 Temmuz 2008 tarihinde TBMM Genel Kurulu, 126. Birleşim oturumunda konuştu (gündem: ELEKTRİK PİYASASI KANUNU VE BAZI KANUNLARDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TASARISI (S.S.:249)); konuşma 1.681 kelime.
Hasip Kaplan (Şırnak). “Elektrik piyasası kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı (s.s.:249)”. TBMM Genel Kurulu, 126. Birleşim tutanağı, 3 Temmuz 2008. Vekilpedia: https://vekilpedia.com/konusma/hasip-kaplan-23-2008-07-03-elektrik-piyasasi-kanunu-ve-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dai (erişim: 29 Ekim 2026).
Konuşmanın tam metni
DTP GRUBU ADINA HASİP KAPLAN (Şırnak)Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; Elektrik Piyasası Kanunu üzerinde Demokratik Toplum Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
“Enerji” deyince, gerçekten, ülkemizde, enerjinin ülke ekonomisinde, ülke ulusal güvenliğinde, ülke geleceğindeki yerini çok iyi sorgulamamız gerektiğini düşünüyoruz ve Demokratik Toplum Partisi olarak enerji politikalarını ve ona bağlı olan bütün yasa tasarılarını da ülkenin güvenliğiyle bire bir bağlantılı olarak görüyoruz.
(x) Açık oylama kesin sonuçlarını gösteren tablo tutanağa eklidir.
(xx) 249 S. Sayılı Basmayazı tutanağa eklidir.
Son zamanlarda demeyeceğim, çünkü, yılın başında elektriğe bir yüzde 20 zam gelmişti. Geçtiğimiz hafta yüzde 24, sanayi elektriğine de yüzde 22 küsur oranında bir zam yapıldı ve esnaf, sanatkâr, sanayi siteleri, hepsi bu konudaki sıkıntılarını her gün dile getiriyorlar. Tabii, sadece bu hafta yapılan zam da değil, bir de otomatiğe bağlanmış bir zam söz konusu elektrik konusunda. Bundan sonra, aboneler, vatandaşımız, her ay, neye bağlı, hangi ölçüte bağlı, nasıl olacağı da belirlenmeden, otomatik olarak zam ödeyecek. Yani, kilovat saatini bilmeden alacak, harcayacak, ama, onun faturasına yansıyacak ve ödeyecek.
Tabii, bu yasa tasarısının geçmişi var, 2001 yılına gidiyor. 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu… Bugüne kadar geçen süre içerisinde önemli değişiklikler yaşadık. Türkiye, Avrupa Birliği müzakere sürecine girdi. Bu müzakere sürecinde, enerji alanındaki özellikle alt başlıklardan iki tanesi Avrupa Birliğiyle ilgili. Avrupa Birliğinin bu konudaki önemli iki direktifi söz konusu. Biliyoruz bunu. Bunlardan birisi, arz ve altyapı yatırımlarının güvenliği; ikincisi, iç pazara ilişkin direktifler, çevre politikaları ve detaylar… Tabii bu Avrupa Birliği direktifleri nedeniyle Avrupa Birliği Komisyonumuz, Enerji Komisyonundan diğer komisyonlara, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığına kadar hepsi bu konuyla ilgili olduğu için bu tasarı da ilginç bir karmalık, ilginç bir eklentik tasarı olarak bir politikasızlık, bir belirsizlik, ülkenin enerji politikası konusunda ortak bir politikasının olmadığının işaretlerini veriyor.
Eğer enerji konusu ortak bir ulusal politika gerektiriyorsa, eğer bu, güvenliğimizi ilgilendiriyorsa bunu yüce Meclisin partilerüstü, gruplarüstü bir anlayışla ele alıp ülkenin çıkarlarına doğru bunu şekillendirmesi de zorunludur. Ülkenin güvenliği konusundaki enerji konusu Türkiye'nin ekonomik krizde en çok çarpacağı konulardan birisidir. Orta Doğu’da değişen dengelerin de su ve enerjinin, ki buna paralel arzın, dağıtımın, takibin altyapısının oluşturulması da bu kadar önemli.
Şunu açıklıkla iddia edebilirim: Enerji politikası, güvenlik konusunda, Türkiye ekonomisinin geleceği konusunda öylesine önemli bir risk taşıyor ki, altı yıllık 59’uncu, 60’ıncı Hükûmet dönemlerinde ne yazık ki geldiğimiz nokta sevindirici değildir. Geldiğimiz nokta sorgulanması gereken, geldiğimiz nokta vatandaşın cebine kadar inen ama diğer taraftan, ülkenin ekonomisini riske sokan, üretimini direkt etkileyen, hayatın her alanına zamlar furyası ve dalgası olarak yayılacak olan bir belirsizliği beraberinde taşımaktadır. “Neden?” diyeceksiniz. Elektriğe zam yaptığınız zaman, elektriğe dayalı olarak hizmet veren bütün sektörler otomatikman bundan etkilenecektir. Hangi evin ocağında elektrik yoktur? Hangi iş yerinde prizsiz, lambasız… Ki lamba partisinin enerji konusunda çok daha hassas olması gereken bir durumda, çoğunluk iktidarına dayanarak, çok daha bilimsel, çok daha mükemmel projeler, çok daha iyi dünya göstergeleri göstererek çok daha güzel bir proje, bir tasarı ortaya koymasını Demokratik Toplum Partisi olarak bekliyorduk.
İnanın, ne kadar ki bir ülkenin hukuk ve demokratik bir toplum olarak işlemesinde çeteler ve darbeler önemliyse enerji de bir o kadar önemlidir, temel taşlardan birisidir. Öyle ki temel taşlardan birisi, Orta Doğu’daki son sınır kaymalarının, taşların oynamalarının; petrole dayalı kavgaların, savaşların, yakında bile Irak müdahalesinden sonra İran’a yapılacak, nükleer tehdit algılaması bahanesiyle yapılacak olası saldırıların hepsinin temelinde Basra Körfezi’nin, Suudi Arabistan başta olmak üzere, Kuveyt, oradaki petrol rezervlerinin… Türkiye'nin çok yakın coğrafyasındaki bu gelişmelerin hiç birisini, öyle, sıradan ele alıp değerlendiremeyiz. Çok basite, çok dara indirgediğimiz zaman da kendimize zarar veririz.
Şimdi, bu tasarıda bakıyorum, ilginç bir şey, Türkiye enerji politikasındaki belirsizlik… Bakıyoruz, Bakanlık da zaman zaman çok güzel haritalar koyuyor önümüze. Enerji Bakanlığı diyor ki: “Biz kaynak coğrafyası olacağız yani üreten coğrafya olacağız.” Neden? Güneşimiz var, Allah vermiş rüzgâr var, termal var, bor madeni var, biyokimya alanında üretim imkânları var, akarsularımız var, hidroelektrik santralleri yapacağız. Ama dönüyoruz, dolaşıyoruz… Daha iki gün önce, Başbakan, ısrarla, enerji politikasında diyor ki: “Ben Ilısu Barajı’nı yaptıracağım, ben Hasankeyf’i sular altında bırakacağım.” diyor. “Binlerce yıllık tarihimizi, mirasımızı, çevremizi, kültürümüzü, geleceğimizi ve onun önümüzdeki uzun yıllar, ömür boyu getireceği getiriyi bir kenara bırakıp otuz yıllık ekonomik getirisi olan, İsviçre, Avusturya, Alman bankalarının desteklediği, kredi kuruluşlarının, bankaların iştahlarını kabartan bu projeyi yapacağım.” diyor, “Hasankeyf’i sular altında bırakacağım…” Sonra diyor ki: “Abu Simbel gibi tarihi kurtaracağım, çıkaracağım tarihi mağaralardan dağların üstüne. Türkiye… Oradan camilerini, minarelerini, kubbelerini, medreselerini, Artukoğulları’nın, gidin geriye Bizans’a kadar, Kürt’ün de, Türk’ün de, her Müslüman devletlerin de orada yaptığı bütün uygarlıkları bir kalemde alacağım, götüreceğim.”
Burada bizim oturup çok ciddi düşünmemiz gerekiyor. Gerçekten bunun bu ülkeye getirisi, faydası varsa beraber karar verelim, inanalım, ikna olalım; ama zararı varsa Hasankeyf’i sular altında bırakmayalım. Bakın, Sezen Aksu, gerçekten çok ilgiyle, diğer sanatçılarımız, Tarkan, bütün aydınlarımız tren seferleri düzenliyor Hasankeyf’e ve bugünlerde de Hasankeyf’te bir çaba var. Salt o değil, ben orayı çok iyi bilirim; benim akrabalarımın köyü var. Sordum: “Ne yapılıyor?” Kadastro girmemiş, tapuları yok, su basacak, su altında kalacak yakın zamanda. ÇED projelerinin hiçbirisi doğru hayata geçirilmemiş. Oradaki insan yerleşimi… Yüz binler göç ettirilecek, yeni yerleşim alanları belirlenmemiş. Bırakın onu, kredi statü ve koşullarının hiçbirisi daha hayata geçirilmemiş.
Şimdi, biz, ülkemizin doğal zenginliklerini, kaynaklarını niye başkasına verelim? Bakın, ağır bir kelime kullanmak istemiyorum. Ciddi söylüyorum, konuşurken zorlanıyorum. Hasankeyf bu ülkenin onurudur, tarihidir, simgesidir, sembolüdür. Gelin Hasankeyf’ten elde edeceğiniz kilovat saatin 100 katını Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki kullanılmayan atıl nehirlerimizden, akarsularımızdan, dağlardaki rüzgârımızdan, pırıl pırıl güneşimizden, termal kaynaklarımızdan, hepsinden ama hepsinden, gelsinler, yapalım. O kredi kuruluşları da gelsin, onlara da karşı değiliz. Ama tarihimize, doğamıza, çevremize, güzelliklerimize göz atmadan, üç kuruş kârları için bu ülkenin geleceğini batırmadan gelebilme erdemliliğini gösteriyorlarsa, açgözlü davranmıyorlarsa bu ülkenin insanı elbette ki yaratılacak üretimde, bir enerji sektöründe birlikte çalışmayı reddetmez.
Rüzgâr enerjisi konusunda, taslakta bakıyorum, ufak ufak karmaşalar var, kilovat saat üzerinden, ihtiyaca göre üretim… Artık bunu teşvik etmek bu ülkede yenilenebilir enerji kapsamını, kurulanların 200 kilovat saatlik kurulu güçlerinin çerçevesine sıkıştırmamak gerekiyor.
Doğal gaz piyasasında yaşadığımız felaket, önümüzdeki dönem Türkiye'nin ekonomisini vuracak en büyük tehlikelerden birini teşkil ediyor. 48 milyar dolar ithalata, dışarıdan gelen doğal gaz kaynağına verilen ve yeri geldiği zaman -tasarıda da var- İran canı sıkıldığı zaman, Sayın Erdoğan Washington’a gittiği zaman, hava soğuk üşüdük deyip vanaları kapattığı zaman… Böyle bağımlı bir enerji politikasıyla bu ülkenin kalkındırılması kesinlikle mümkün değildir.
Şunu da çok açıklıkla ifade etmek istiyoruz: Yani, Türkiye’de her türlü vergi alma karmaşası sağlama… Bir vergi reformu doğru dürüst yapılamadığı için, TRT gelirlerini elektrikten aldığımız faturada vatandaşa yüklüyoruz. Savunma harcamalarımızı tütün mamullerine, Tekel maddelerinde arıyoruz, dolaylı vergi. Zaten bu ülkede ne zaman ki bakıyoruz, gerçekten 2008 gelir bütçesinin birinci kalemini eğer dolaylı vergiler teşkil ediyorsa ve son bir yılda çıkardığımız bütün yasalarda otomatikman vergi teşvik indirimleri hep özel sektöre yapılıyorsa ve adil bir vergi sistemine geçilemiyorsa, gerçekten, enerji politikasının da sevkini, dağıtımını, denetimini, rekabetini bu yasa tasarısıyla sağlamak mümkün değil.
Burada ilginç bir noktaya değinmek istiyorum: Türkiye, Avrupa Elektrik İletim Birliği UCTE’nin aday üyesi. Bakın, Bulgaristan, Yunanistan buraya üye ve bu ülkeler, zaman zaman Türkiye’ye elektrik de satıyorlar. Biz de, doğu, güneydoğu ve güney komşularımızla, ülkemizin aday üye olması nedeniyle, ithalat, ünite yönlendirme, asenkron bağlantı beslenme yöntemlerinden birinin uygulanması için bir çare arıyoruz bu tasarıyla. Oysa ki daha bir sene önce orada iki üç tane küçük santral vardı, “Irak’a elektrik satıyorsunuz” diye başlarına gelmedik kalmadı, elektriği de kestiler, elektrik de satmıyorlar. Ben, yakın zamanda gittim, geldim, üzülerek ifade edeyim, Kürt yönetimi, Irak’ta kendi elektriğinin altyapısını uzun yıllara dayalı bir hamleyle çözmek üzere. Çok kısa, on ay gibi kısa bir sürede kendi hidroelektrik santralleriyle, petrol kaynaklarıyla -bakın, bunu açık ifade ediyorum- öyle bir sistemi kurmuş durumda ki Türkiye’ye, yakında bize, rahatlıkla elektrik satacak duruma gelecek. Şimdi, bu enerji politikalarında, satacak, göreceksiniz, tıpkı Bulgaristan’dan, Yunanistan’dan alır duruma düştüğümüz gibi… Çünkü, oradaki santraller, hidroelektrik santrallerde ne Hasankeyfler sular altında kalıyor ne de… Oradaki kaynaklar kendi öz kaynakları olarak değerlendiriliyor ve ciddi bir mühendislik olayı olarak olaya bakılıyor.
BOTAŞ’ı ihalelere sokacağız, diyoruz; Kerkük petrollerinin… Sayın Bakan çıksın, açıklasın burada. Dünyanın en zengin petrol rezervi Kerkük’te. Kerkük petrollerinden İngiliz, Amerika, İskoç firmalarının aldığı payları, şirket olarak aldığı ihaleleri, hatta ve hatta diyorum, atık ürününe dahi, petrol atık ürünlerini dahi otuz yıllığına orada alan ihaleleri karşısında Türkiye, bu kadar yakın, dost, Kürt ve Türk kardeşlerinin yaşadığı topraklardaki petrol kaynaklarının yüzde kaçını alabildi? Bakın, çok açık söyleyeyim, üzülerek: Sonuç, nötrdür. Yani, başka şirketler geliyor Kerkük petrollerine el koyuyor. Geriye bize kalıyor… Şu an iyi ilişkilerimiz gelişiyor. MGK’da bu görüşüldü, Kuzey Irak’taki petrol yataklarının araştırılması konusunda inşallah BOTAŞ ve diğer, Türkiye’deki özel petrol arama şirketleri de bu alana girecek ve bu ekonomik kaynak sadece ekonomik bir getiri olarak değil, Türkiye ve Irak arasında tarihe dayanan bin yıllık kardeşlikte, tıpkı Avrupa’da nasıl ki sınırlar öyle mayınlarla döşeli değil, o sınırlarda tanklar, toplar, zırhlı araçlar durmuyorsa, nasıl orada o ülkeye yakın, komşu ülkenin vatandaşları cüzdanını gösterip geçebiliyorsa, umarım, inanıyorum ki, sağduyulu davranırsak, yakın bir süreçte, bu ekonomik iş birliği, güçlü bir sosyal, kültürel kardeşlik projesi dâhilinde gelişir ve biz çok şeyi kazanabiliriz. Bu tasarının sadece bu noktada ele alınması enteresandır.
Burada bir şeyi ifade etmek istiyorum, doğrusu anlamak da istiyorum: “…Doğu, güneydoğu ve güney komşularımızdan ülkemizde oluşturulacak bir izole bölgenin beslenebilmesi suretiyle ithalat imkânının artırılması amaçlanmış ve gerektiğinde bu sürenin uzatılabilmesine ilişkin görev Kurula verilmiştir.” Böyle bir enerji politikası olabilir mi? Türkiye’nin bir bölgeye dayalı bir enerji politikası olabilir mi? Bu kadar dar düşünebilir miyiz? Orman köylülerimizin olduğu alanlarda yenilenebilir enerji gündeme geldiği zaman ne yapacağız?
Anayasa’nın 170’inci maddesi “Orman köylülerinin korunması gerekir.” diyor. Orman köylüsüne, zaten kesme hakkı olan ve halk dilinde “makta” denilen bir miktar odun veriliyordu, şimdi onu da alıyorsunuz. “Gelin, yenilenebilir enerjinizi de kurun.” diyorsunuz, merasını da alıyorsunuz, hayvancılığını da öldürüyorsunuz, aç bırakıyorsunuz, “Hadi terk et.” diyorsunuz. Bu sosyal devlette bunun da önlemi alınmadan… Özel sektörün de ancak yabancı sermaye kadar, onun kadar açgözlü olabileceğini hesaba katmak gerekiyor. Yani “Para bu, sermaye bu, dini, imanı yok.” diye boşuna denilmemiş. Bu durumda vatandaşımızın da korunması için gerçekten bu tasarıda çok ciddi üzerinde durulacak maddeler var.
Bizler, tabii ki Avrupa Birliği direktiflerinin bazı bölümleriyle ilgili teknik olan hususlara “Hayır.” demiyoruz. Arz ve altyapı güvenliğinin sağlanması…
Sormak istiyorum: Elektrik kontağından -İstanbul’da maytap patlayan iş hanını değil- sadece elektrik kontağından ne kadar can ve mal kaybımız var bu ülkede? Sormak istiyorum…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
AYNI GÜN GENEL KURUL’DA
Aynı gün söz alan diğer vekiller
34 konuşma daha · 3 Temmuz 2008